Ana Sayfa     Haberler     Firmalar, Mekanlar     Harita     Hava Durumu    

Ankaralılar için özel derlenmiş haberler. Çeşitli kaynaklardan (hürriyet, milliyet...) Ankara'yla ilgili haberler tek bir yerde toplanıyor.


Ankara Kültür Sanat Haberleri


Ülkemizdeki festivaller arasında en aykırı yeri hak eden Fantasturka İstanbul’un ardından Ankara’ya taşındı.Ankara Kısa Filmciler Derneği tarafından düzenlenen 3. Fantasturka ‘Türk İşi Fantastik Filmler Festivali’ dün akşam Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde sinemaseverlerle buluştu. Fantastik ve avantür sinemamıza saygı duruşu niteliğindeki festival, bu türün ilgilisi sinemasever için bulunmaz bir fırsat.Sinemamızın 100. yılının son film festivali olan Fantasturka, 12-14 Aralık arasındaki İstanbul ayağına, Yavuz Yalınkılıç’ın yönettiği 1970 yapımı Ölüler Konuşmaz Ki filminin gösterimiyle başlamıştı. Festivalin Ankara ayağı ise dün akşam başladı. Mesut Kara’nın yönettiği 2006 yapımı Fantastiğin Sineması adlı belgesel ile açılışı yapılan Ankara ayağı 21 Aralık Pazar günü sona erecek. Fantastiğin Sineması’nda, fantastik sinemanın yönetmenleri ve oyuncularla yapılan söyleşiler üzerinden Türk Sineması’nın fantastik tarihi ortaya konuyor.Film gösterimlerinin yanı sıra ‘Türk İşi Robot Yapım Atölyesi’, ‘Kahramanlar Aramızda’ adı ile orijinal film afişleri ve lobi kartları sergisi gerçekleştirilecek. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki tüm festival etkinlikleri ücretsiz olacak. Festivalin danışma kurulunda sinema yazarı Ege Görgün, Utku Uluer, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Kaya Özkaracalar ile Fanatik Film ve Horizontal Yayınları’nın kurucusu Nejdet Arkın yer alıyor. Danışma kurulu üyeleri, film gösterimlerinden önce festival katılımcılarına filmler ile ilgili detaylı bilgi verecek ve o dönem ile ilgili merak edilen tüm soruları yanıtlayacak.
19 Aralık 2014 02:00 | kültür sanat
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, edebiyatımıza unutulmayacak bir roman kahramanı kazandırdı: Mevlut Karataş. Pamuk, 6 yıl aradan sonra yayımlanan yeni romanı ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ta bozacı Mevlut’un hikâyesi üzerinden Türkiye’nin, özelde İstanbul’un 40 yıllık siyasî ve sosyal değişimini anlatıyor. Romanda bütün toplumsal kesim ve görüşler kendisine yer buluyor. Yazar onları anlatırken eşit mesafede duruyor ve yargılamak yerine anlamayı tercih ediyor. Orhan Pamuk, Mevlut’u o kadar benimsemiş ki, “Kitabımı sevmesinler ama Mevlut’u sevsinler.” diyor.Bugüne dek çoğunlukla İstanbul’daki yüksek orta sınıf ailelerin hikâyelerini yazmıştınız ama bu kez yoksul kesimden insanları anlatıyorsunuz. Hep uzaktan baktığınız insanlara temas ettiniz. Bu temasın zorluklarını yaşadınız mı?Ben Nişantaşılı Orhan olarak bu insanlara uzağım ama bütün bu hayatı dışarıdan da olsa gördüm. Beş yaşımdayken, yoğurtçu kapıya gelirdi, bozacı hep etrafta olurdu. Ya da gecekondu mahallesi denen, tamamen Mars’tan gelen insanlar gibi davranılan kişiler de vardı. Onlar benim hayatımın dışındaydı. Türkiye zenginleşti, değişti, dünya demokratikleşti ve bizlerin bakış açısı da değişti. Romancılık yalnızca kendini anlatma hüneri değil, kendi gibi olmayanları da kendini anlatır gibi içeriden anlatma hüneridir. Bu zor bir iş. Bu yüzden de belki bu kadar uzun sürdü.Peki, 62 yıldır bu şehirde yaşayan biri olarak, İstanbul’un bu hızlı değişimi sizi ürkütüyor mu?Ürkütüyor ama birazcık Mevlut’un yaşadığı telaşı da yaşıyorum. Yani en sonunda, insan görüyor ki, binalar ve kuşaklar var. Ben doğduğumda, ahşap konaklarla doluydu Nişantaşı ya da çürüyen ahşap konaklarla… O ahşap konaklar o insanlarla birlikte gittiler. Bir şehirde uzun süre yaşarsanız, binalar kuşaklara ait oluyor. O kuşaklar çekip giderken o binalar da gidiyor. En sonunda Mevlut dışarıdan olduğunu hissetmeye başlıyor. O yüksek kulelere ait olamadığını, oraya gelen yeni insanlardan olmadığını...Bir şehre ait hissetmeme korkusu… Ait hissettiğiniz zamanlara özlem duyuyor musunuz?Böyle bir özlem duyup bu özlemi kendime yasaklıyor olabilirim. 62 yıldır İstanbul’dayım. Bu son 15 yılda İstanbul’un geçirdiği değişim ilk 47 yıldakinden daha çok. İlk 47 yıl boyunca değişse de biz de Batı’daki gibi zenginleşsek diye düşündükten sonra, ilk 47 yıldaki İstanbul’a özlem değil, onun rahatlığına bir heves duyuyorum. Bir de şimdi İstanbul o kadar hızlı değişiyor ki, bilmediğim mahalleler, gitmediğim yerler... Yahu burası neresi, Asya tarafı mı, Avrupa’da mı?İlk kez gittiğiniz yerler oldu mu? Sultanbeyli, Bağcılar?Sultanbeyli’ye gittim, romanıma koymadım. 1 Mayıs Mahallesi’ne, Gazi Mahallesi’ne gittim. Ve romanda en çok bahsedilen semtler olan, Mecidiyeköy arkalarında bir sürü küçük tepeler vardır. Okmeydanı’na doğru, oralarda gezdim. Çok yakın olan gazetecilik mahallesinde oturan arkadaşım vardı, gecekondu mahallesine oradan da geçit vardı, merdivenle inilen. Zaten biliyordum ama romancı gibi bakmıyordum. Ama oralar hakkında da görsel tecrübem var. Şimdi konuşurken aklıma geldi, 1970 yılında Kâğıthane’deki Cizlavet ayakkabı fabrikasının gecekondusuna, onlara destek olarak, okuldaki abilerimizle greve de gitmiştim. Bir kahraman icat edeyim, o yerlerde yaşasın ve ona göre oralar İstanbul’un merkezi olsun. Bu düşünce bende o zamanlar tabii ki yoktu. Zaten okuduğunuz her türlü gazete, kitap, haberde, şehre eklenen bu yeni nüfusa, şehri bozan dışardaki insanlar gibi davranılıyor.Mevlut, Konya’dan 12 yaşında geldi ve hâlâ var olma mücadelesi veriyor. Mevlut’un şahsında azgın yağmaya karşı kanaati mi öne çıkarıyorsunuz?Mevlut, 40 yıl süren bu savaşta amcaoğulları gibi zengin olamıyor ama sonunda da çok da fakir değil. Fakat onda daha derin bir insanlık, bir maneviyat var. Öte yandan da herkese Mevlut gibi olun, örnek insan gibi anlatmadım. O bakımdan, Mevlut sevilecek bir insan ama örnek insan değil. Zaten örnek insan da yazmak istemezdim. O çok kolay: En kahraman, en akıllı, en nişancı… Ama asıl güzel olan gerçek insanı anlatmak. Mevlut bence gerçek bir insan."Kitabım satmasın, okunmasın ama Mevlut sevilsin isterim!"Köpek korkusundan da iyi bir insan olmaya çalışarak kurtuluyor. Buradan Mevlut’a değer verdiğinizi anlıyoruz...Evet, benim kitabım satmasın, okunmasın ama Mevlut sevilsin isterim. Bundan önceki romanlarımda orta sınıf karakterleri kendime daha yakın bulduğum için, sevmediğim yanlarımı da koydum. Mevlut ise ortalama vatandaşın maddi şartlarıyla yaşadı ama asla ortalama bir insan değildi. Bir ikincisi, Batı’da da Türkiye’de de olan önyargı şudur: orta sınıf karakterlerin bireyliği, hayatının ayrıntıları saygındır ve anlatmak zordur; çok yukarı zenginler ve fakir fukara da, ya sevimli ya da kötü olabilirler. Burada ise birey olan ekonomik olarak en aşağı sınıftaki Mevlut’tur.Mevlut, Çarşamba’da bir medreseye gidiyor, o nereden çıktı?Onun bir yaşanmışlığı var. 1973’te ben teknik üniversiteyi bıraktım. Eniştem Şevket Rado, Türkiye’nin en iyi hat koleksiyonuna sahipti. Şimdi Sabancı Müzesi’nde sergileniyor. Kafamın karıştığını, mimarlık okumayı bıraktığımı, eski şeylere merak saldığımı görünce, ‘sana biraz Osmanlıca öğretelim’ dedi. Teyzemin aracılığıyla Vezneciler’de ünlü bir hattatın derslerini almaya başladım. Oraya İstanbul Üniversitesi’nden muhafazakâr öğrenciler de gelirdi, ayakkabılarımızı çıkararak içeri girerdik. Bir ders iki ders, sonra onlar benden sıkıldı, ben onlardan... Ve aslında hattat olmak istemediğimi de anladım ama kamışlar yonttuk, mürekkebe bandık, hocamız gelince saygılı davrandık…Orada bir cümle vardı, Risale-i Nur’lardan…Evet, ben romancı Orhan’ım artık, biraz da çalışayım di mi dersime (gülüyor)! Romacılık budur ama biraz oradan, biraz buradan, biraz da onların bir yere oturtulması.Otoriter bir Türk olduğumu Amerika’da öğrendimTürkiye’de eğitim sıkça tartışılan konulardan biri. Şimdi de Osmanlıca, dinî eğitim konuşuluyor. Fakat bir türlü asıl meseleye gelinemiyor. Okulla sorunlar yaşamış biri olarak Türkiye’deki eğitimin temel sorunu nedir sizce?Eğitim sisteminin en önemli, en sert özelliği otoriterlik. Öğretmenin öğrenciyle arkadaş olamaması. Otoriteye dayanan ezber kültürü, ezber alışkanlığı. Bir de şu var. Ben de Mevlut’un gittiği gibi bir ilkokula, Ankara’da gittim. Bir sınıfta 45 kişi, bir sırada 3 kişi otururduk. Aynen kitaptaki gibi, aşağı kattaki pis kokulu mutfaktan iri yarı bir arkadaşımız UNESCO sütlü güğümü getirirdi, sınıfın sobasının üstüne lannnk diye koyar, balık yağlarını tak tak tak diye önümüze atardı. Tıpkı benim hayatımda olduğu gibi. Eğitim sistemimiz de, bütün genel sistemimiz gibi, otoriterdir, serttir ve ezbere yani ‘biliyorsun-bilmiyorsun’a dayanır. Ben böyle olduğumu 54 yaşında, Columbia Üniversitesi’nde öğretmen olduğum zaman anladım. Sınıfta ‘öyle değil, böyle!’ derken, arkadaşlarım dedi ki, ‘Bak oğlum derste profesörün işi gerçeği söylemek değil, onlara düşünmeyi öğretmek, onların seninle tartışmaları önemli.’ Ben de bir otoriter Türk olduğumu, bir anlamda Amerika’da, profesörlük yapmaya başlayınca öğrendim.Eziliyordum, kendimi dışarı zor attımToplumda çok sertlik var ve bu uzun süredir devam ediyor. Türkiye bunu nasıl aşacak?Aşmak istiyor muyuz bir defa. Bir örnek vereyim, ben sol sempatileri olan bir insanım, 1970’lerde ortaya çıkan şairler, sol içindeki en parlak ya da en yetenekliler değil, en keskin laf edenler olurdu. Bilmem anlatabiliyor muyum? Düşmana en kötü şeylerle saldıranlar öne çıkar. Her şeyi anlamak lazım diyenler biraz arkada kalır. Bu Türkiye’deki bir özellik değil, her yerde böyle bir şey var. Ama sekter, fanatik iki âlem çatışıyor. Biliyorsunuz, bir ara az daha bu iki âlemin ortasına düşüp eziliyordum da zor attım kendimi dışarı. Şimdi biraz dışarda olduğum için de memnunum. Bu sorunun tam cevabını bilmiyorum ama bir zamanlar cevabım şuydu: Toplum zenginleşirse, insanlar biraz rahat hayat şartlarına kavuşursa fanatizm azalır. Ama benim anahtarlarımın da yeterli olmadığını söyleyebilirim. Ben de anlayamıyorum, bu kadar sertliğe gerek var mı? Teselli olarak sokaktaki insanda bu kadar sertlik yok diyorum.Türkiye, düşünce özgürlüğü ve insan hakları ödevini yapmadıSiz AB politikalarına destek verdiniz, çaba gösterdiniz... Peki, bugün neredeyiz? O defter kapandı mı?Kapanmadıysa bile o defter arkalara gitti. İki taraf da bunun suçlusu. Türkiye azınlıklara saygıyı yavaş yavaş geliştiriyor ama düşünce özgürlüğü ve insan hakları ödevini yapmadı. Hem Kıbrıs sorunu, hem de Kürt sorununu çözememiş, insan hakları ya da düşünce özgürlüğü de ha şöyle ha böyle birini AB’ye almazlar kolay kolay. ‘Teşvik olsun diye bunları alalım diyelim, onlar da bizi dinleyerek düzeltsinler’ en iyi yoldu. Bu yolda gidiyorduk ve bazı reformlar yapılıyordu. Ama Türkiye’nin ve AB’nin muhafazakârları sayesinde o yolda gitmeye bile izin verilmedi. Şimdi gidiyor gibi yapıyoruz. Ama unutmayın, AB de kendi Euro sorunlarıyla bölündü. Orada da AB’ye tepkiler var. Şimdilik konu arkalara itilmiş durumda.Edebiyatın ele aldığı insan yelpazesi zenginleşiyorMevlut, bugünkü cumhurbaşkanına 1994’te İstanbul belediye başkanı olması için oy vermiş. Mevlut’un dindarlığında masum bir taraf da var. Peki, bu yirmi yılda romanda tasvir ettiğiniz dindarlık anlayışı ve algısı nasıl değişti?Bir defa 20 yılda Türkiye’nin muhafazakârları daha görünür oldu. Ben ta başlarda, siyasi açıdan da olsa o âlemi, en azından siyasi kısmını anlamak gerektiğini hissettim. Türkiye’de muhafazakâr kesim güçlendi, ortaya çıktı. Ve bütün ülke de o kesimi de anlamak istedi. Ama şunu da söyleyebilirim, bu ülkenin Batılılaşmış orta sınıf enteli de anlaşılmıyordu. Oğuz Atay hakkında zamanında bir yazı yazmıştım, Türkiye’de Atay’ın yaptığı ilk iş, Batılılaşmış sevimli aydını insan gibi görmektir. O bile yapılmıyordu. Aynı şekilde muhafazakârlığa daha dar, daha kalıplarla bakılıyordu ama yavaş yavaş toplumun çeşitli tarafları birbirini tanıyor. Edebiyatın ele aldığı insan yelpazesi de zenginleşiyor. Zenginleşmek zorunda. Bunları karikatür yapmadan, bütün iyiliği-kötülüğüyle, toplumun bütün insanlarına gösterebildiğimiz kadar romancı olarak başarılı olacağız.
12 Aralık 2014 17:59 | kültür sanat
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, edebiyatımıza unutulmayacak bir roman kahramanı kazandırdı: Mevlut Karataş. Pamuk, 6 yıl aradan sonra yayımlanan yeni romanı ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ta bozacı Mevlut’un hikâyesi üzerinden Türkiye’nin, özelde İstanbul’un 40 yıllık siyasî ve sosyal değişimini anlatıyor. Romanda bütün toplumsal kesim ve görüşler kendisine yer buluyor. Yazar onları anlatırken eşit mesafede duruyor ve yargılamak yerine anlamayı tercih ediyor. Orhan Pamuk, Mevlut’u o kadar benimsemiş ki, “Kitabımı sevmesinler ama Mevlut’u sevsinler.” diyor.Bugüne dek çoğunlukla İstanbul’daki yüksek orta sınıf ailelerin hikâyelerini yazmıştınız ama bu kez yoksul kesimden insanları anlatıyorsunuz. Hep uzaktan baktığınız insanlara temas ettiniz. Bu temasın zorluklarını yaşadınız mı?Ben Nişantaşılı Orhan olarak bu insanlara uzağım ama bütün bu hayatı dışarıdan da olsa gördüm. Beş yaşımdayken, yoğurtçu kapıya gelirdi, bozacı hep etrafta olurdu. Ya da gecekondu mahallesi denen, tamamen Mars’tan gelen insanlar gibi davranılan kişiler de vardı. Onlar benim hayatımın dışındaydı. Türkiye zenginleşti, değişti, dünya demokratikleşti ve bizlerin bakış açısı da değişti. Romancılık yalnızca kendini anlatma hüneri değil, kendi gibi olmayanları da kendini anlatır gibi içeriden anlatma hüneridir. Bu zor bir iş. Bu yüzden de belki bu kadar uzun sürdü.Peki, 62 yıldır bu şehirde yaşayan biri olarak, İstanbul’un bu hızlı değişimi sizi ürkütüyor mu?Ürkütüyor ama birazcık Mevlut’un yaşadığı telaşı da yaşıyorum. Yani en sonunda, insan görüyor ki, binalar ve kuşaklar var. Ben doğduğumda, ahşap konaklarla doluydu Nişantaşı ya da çürüyen ahşap konaklarla… O ahşap konaklar o insanlarla birlikte gittiler. Bir şehirde uzun süre yaşarsanız, binalar kuşaklara ait oluyor. O kuşaklar çekip giderken o binalar da gidiyor. En sonunda Mevlut dışarıdan olduğunu hissetmeye başlıyor. O yüksek kulelere ait olamadığını, oraya gelen yeni insanlardan olmadığını...Bir şehre ait hissetmeme korkusu… Ait hissettiğiniz zamanlara özlem duyuyor musunuz?Böyle bir özlem duyup bu özlemi kendime yasaklıyor olabilirim. 62 yıldır İstanbul’dayım. Bu son 15 yılda İstanbul’un geçirdiği değişim ilk 47 yıldakinden daha çok. İlk 47 yıl boyunca değişse de biz de Batı’daki gibi zenginleşsek diye düşündükten sonra, ilk 47 yıldaki İstanbul’a özlem değil, onun rahatlığına bir heves duyuyorum. Bir de şimdi İstanbul o kadar hızlı değişiyor ki, bilmediğim mahalleler, gitmediğim yerler... Yahu burası neresi, Asya tarafı mı, Avrupa’da mı?İlk kez gittiğiniz yerler oldu mu? Sultanbeyli, Bağcılar?Sultanbeyli’ye gittim, romanıma koymadım. 1 Mayıs Mahallesi’ne, Gazi Mahallesi’ne gittim. Ve romanda en çok bahsedilen semtler olan, Mecidiyeköy arkalarında bir sürü küçük tepeler vardır. Okmeydanı’na doğru, oralarda gezdim. Çok yakın olan gazetecilik mahallesinde oturan arkadaşım vardı, gecekondu mahallesine oradan da geçit vardı, merdivenle inilen. Zaten biliyordum ama romancı gibi bakmıyordum. Ama oralar hakkında da görsel tecrübem var. Şimdi konuşurken aklıma geldi, 1970 yılında Kâğıthane’deki Cizlavet ayakkabı fabrikasının gecekondusuna, onlara destek olarak, okuldaki abilerimizle greve de gitmiştim. Bir kahraman icat edeyim, o yerlerde yaşasın ve ona göre oralar İstanbul’un merkezi olsun. Bu düşünce bende o zamanlar tabii ki yoktu. Zaten okuduğunuz her türlü gazete, kitap, haberde, şehre eklenen bu yeni nüfusa, şehri bozan dışardaki insanlar gibi davranılıyor.Mevlut, Konya’dan 12 yaşında geldi ve hâlâ var olma mücadelesi veriyor. Mevlut’un şahsında azgın yağmaya karşı kanaati mi öne çıkarıyorsunuz?Mevlut, 40 yıl süren bu savaşta amcaoğulları gibi zengin olamıyor ama sonunda da çok da fakir değil. Fakat onda daha derin bir insanlık, bir maneviyat var. Öte yandan da herkese Mevlut gibi olun, örnek insan gibi anlatmadım. O bakımdan, Mevlut sevilecek bir insan ama örnek insan değil. Zaten örnek insan da yazmak istemezdim. O çok kolay: En kahraman, en akıllı, en nişancı… Ama asıl güzel olan gerçek insanı anlatmak. Mevlut bence gerçek bir insan.Köpek korkusundan da iyi bir insan olmaya çalışarak kurtuluyor. Buradan Mevlut’a değer verdiğinizi anlıyoruz...Evet, benim kitabım satmasın, okunmasın ama Mevlut sevilsin isterim. Bundan önceki romanlarımda orta sınıf karakterleri kendime daha yakın bulduğum için, sevmediğim yanlarımı da koydum. Mevlut ise ortalama vatandaşın maddi şartlarıyla yaşadı ama asla ortalama bir insan değildi. Bir ikincisi, Batı’da da Türkiye’de de olan önyargı şudur: orta sınıf karakterlerin bireyliği, hayatının ayrıntıları saygındır ve anlatmak zordur; çok yukarı zenginler ve fakir fukara da, ya sevimli ya da kötü olabilirler. Burada ise birey olan ekonomik olarak en aşağı sınıftaki Mevlut’tur.Mevlut, Çarşamba’da bir medreseye gidiyor, o nereden çıktı?Onun bir yaşanmışlığı var. 1973’te ben teknik üniversiteyi bıraktım. Eniştem Şevket Rado, Türkiye’nin en iyi hat koleksiyonuna sahipti. Şimdi Sabancı Müzesi’nde sergileniyor. Kafamın karıştığını, mimarlık okumayı bıraktığımı, eski şeylere merak saldığımı görünce, ‘sana biraz Osmanlıca öğretelim’ dedi. Teyzemin aracılığıyla Vezneciler’de ünlü bir hattatın derslerini almaya başladım. Oraya İstanbul Üniversitesi’nden muhafazakâr öğrenciler de gelirdi, ayakkabılarımızı çıkararak içeri girerdik. Bir ders iki ders, sonra onlar benden sıkıldı, ben onlardan... Ve aslında hattat olmak istemediğimi de anladım ama kamışlar yonttuk, mürekkebe bandık, hocamız gelince saygılı davrandık…Orada bir cümle vardı, Risale-i Nur’lardan…Evet, ben romancı Orhan’ım artık, biraz da çalışayım di mi dersime (gülüyor)! Romacılık budur ama biraz oradan, biraz buradan, biraz da onların bir yere oturtulması.Otoriter bir Türk olduğumu Amerika’da öğrendimTürkiye’de eğitim sıkça tartışılan konulardan biri. Şimdi de Osmanlıca, dinî eğitim konuşuluyor. Fakat bir türlü asıl meseleye gelinemiyor. Okulla sorunlar yaşamış biri olarak Türkiye’deki eğitimin temel sorunu nedir sizce?Eğitim sisteminin en önemli, en sert özelliği otoriterlik. Öğretmenin öğrenciyle arkadaş olamaması. Otoriteye dayanan ezber kültürü, ezber alışkanlığı. Bir de şu var. Ben de Mevlut’un gittiği gibi bir ilkokula, Ankara’da gittim. Bir sınıfta 45 kişi, bir sırada 3 kişi otururduk. Aynen kitaptaki gibi, aşağı kattaki pis kokulu mutfaktan iri yarı bir arkadaşımız UNESCO sütlü güğümü getirirdi, sınıfın sobasının üstüne lannnk diye koyar, balık yağlarını tak tak tak diye önümüze atardı. Tıpkı benim hayatımda olduğu gibi. Eğitim sistemimiz de, bütün genel sistemimiz gibi, otoriterdir, serttir ve ezbere yani ‘biliyorsun-bilmiyorsun’a dayanır. Ben böyle olduğumu 54 yaşında, Columbia Üniversitesi’nde öğretmen olduğum zaman anladım. Sınıfta ‘öyle değil, böyle!’ derken, arkadaşlarım dedi ki, ‘Bak oğlum derste profesörün işi gerçeği söylemek değil, onlara düşünmeyi öğretmek, onların seninle tartışmaları önemli.’ Ben de bir otoriter Türk olduğumu, bir anlamda Amerika’da, profesörlük yapmaya başlayınca öğrendim.Eziliyordum, kendimi dışarı zor attımToplumda çok sertlik var ve bu uzun süredir devam ediyor. Türkiye bunu nasıl aşacak?Aşmak istiyor muyuz bir defa. Bir örnek vereyim, ben sol sempatileri olan bir insanım, 1970’lerde ortaya çıkan şairler, sol içindeki en parlak ya da en yetenekliler değil, en keskin laf edenler olurdu. Bilmem anlatabiliyor muyum? Düşmana en kötü şeylerle saldıranlar öne çıkar. Her şeyi anlamak lazım diyenler biraz arkada kalır. Bu Türkiye’deki bir özellik değil, her yerde böyle bir şey var. Ama sekter, fanatik iki âlem çatışıyor. Biliyorsunuz, bir ara az daha bu iki âlemin ortasına düşüp eziliyordum da zor attım kendimi dışarı. Şimdi biraz dışarda olduğum için de memnunum. Bu sorunun tam cevabını bilmiyorum ama bir zamanlar cevabım şuydu: Toplum zenginleşirse, insanlar biraz rahat hayat şartlarına kavuşursa fanatizm azalır. Ama benim anahtarlarımın da yeterli olmadığını söyleyebilirim. Ben de anlayamıyorum, bu kadar sertliğe gerek var mı? Teselli olarak sokaktaki insanda bu kadar sertlik yok diyorum.Türkiye, düşünce özgürlüğü ve insan hakları ödevini yapmadıSiz AB politikalarına destek verdiniz, çaba gösterdiniz... Peki, bugün neredeyiz? O defter kapandı mı?Kapanmadıysa bile o defter arkalara gitti. İki taraf da bunun suçlusu. Türkiye azınlıklara saygıyı yavaş yavaş geliştiriyor ama düşünce özgürlüğü ve insan hakları ödevini yapmadı. Hem Kıbrıs sorunu, hem de Kürt sorununu çözememiş, insan hakları ya da düşünce özgürlüğü de ha şöyle ha böyle birini AB’ye almazlar kolay kolay. ‘Teşvik olsun diye bunları alalım diyelim, onlar da bizi dinleyerek düzeltsinler’ en iyi yoldu. Bu yolda gidiyorduk ve bazı reformlar yapılıyordu. Ama Türkiye’nin ve AB’nin muhafazakârları sayesinde o yolda gitmeye bile izin verilmedi. Şimdi gidiyor gibi yapıyoruz. Ama unutmayın, AB de kendi Euro sorunlarıyla bölündü. Orada da AB’ye tepkiler var. Şimdilik konu arkalara itilmiş durumda.Edebiyatın ele aldığı insan yelpazesi zenginleşiyorMevlut, bugünkü cumhurbaşkanına 1994’te İstanbul belediye başkanı olması için oy vermiş. Mevlut’un dindarlığında masum bir taraf da var. Peki, bu yirmi yılda romanda tasvir ettiğiniz dindarlık anlayışı ve algısı nasıl değişti?Bir defa 20 yılda Türkiye’nin muhafazakârları daha görünür oldu. Ben ta başlarda, siyasi açıdan da olsa o âlemi, en azından siyasi kısmını anlamak gerektiğini hissettim. Türkiye’de muhafazakâr kesim güçlendi, ortaya çıktı. Ve bütün ülke de o kesimi de anlamak istedi. Ama şunu da söyleyebilirim, bu ülkenin Batılılaşmış orta sınıf enteli de anlaşılmıyordu. Oğuz Atay hakkında zamanında bir yazı yazmıştım, Türkiye’de Atay’ın yaptığı ilk iş, Batılılaşmış sevimli aydını insan gibi görmektir. O bile yapılmıyordu. Aynı şekilde muhafazakârlığa daha dar, daha kalıplarla bakılıyordu ama yavaş yavaş toplumun çeşitli tarafları birbirini tanıyor. Edebiyatın ele aldığı insan yelpazesi de zenginleşiyor. Zenginleşmek zorunda. Bunları karikatür yapmadan, bütün iyiliği-kötülüğüyle, toplumun bütün insanlarına gösterebildiğimiz kadar romancı olarak başarılı olacağız.
12 Aralık 2014 02:00 | kültür sanat
14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, anime tutkunlarını mutlu edecek iki filmle geliyor.Anime ustası Isao Takahata’nın 14 yıl aradan sonra çektiği ilk film “The Tale Princess of Kaguya/Prenses Kaguya Masalı” ve Miyazaki’nin hayatının yanı sıra Ghibli Stüdyoları’nın kapanması haberinin gerisinde yatanları anlatan “The Kingdom of Dreams and Madness/Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı”, Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da gösterilecek! 70’lerin kült animasyonu Heidi’nin yönetmenliğinin yanı sıra Grave of the Fireflies, Only Yesterday, My Neighbors the Yamadas gibi pek çok kült animeye imza atmış Isao Takahata’nın 14 yıl aradan sonra çektiği ilk film olan “The Tale Princess of Kaguya/Prenses Kaguya Masalı”, yaşlı bir çiftin ormanda bulup büyüttükleri sihirli bir bebeğin masalsı hikâyesini anlatıyor. Film, Ghibli Stüdyoları’nda sırf elle çizilerek ve suluboyayla renklendirilerek hazırlandı. Festivalin Ghibli Stüdyoları’na selam gönderdiği bir diğer film ise, “Oyun” bölümünde gösterilecek “The Kingdom of Dreams and Madness/Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı”. Anime dünyasının ustası Hayao Miyazaki’nin hayatını konu alan film aynı zamanda, Spirited Away, My Neighbor Totoro, Princess Mononoke gibi anime klasiklerini yaratmış Ghibli Stüdyoları’nın artık üretimleri durduracağı açıklamasının ardında yaşananları anlatmasıyla da türün tutkunlarını heyecanlandıran bir belgesel. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul’da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de gerçekleştirilecek.
11 Aralık 2014 11:54 | kültür sanat
Türkiye’nin önemli markalarında Ece Ajandaları, 2009 yılında 100. yıl sergisi açmıştı. Milli Reasürans’ta dün açılan sergi ise, kurucu Mehmet Sadık Kağıtçı’dan bugün şirketin başında bulunan oyuncu Orhan Günşiray’ın torunu, 25 yaşındaki Sedef Günşiray’a uzanan ‘geniş bir aile’ hikâyesi anlatıyor.Sedef GünşirayTürkiye’nin önemli markalarından, 1910’da kurulan Ece Ajandaları, 2009 Kasım ayında “Gün Uzar Yüzyıl Olur” başlıklı 100. yıl sergisi açmıştı. Bülent Ecevit’ten Turgut Özal’a, Arif Mardin’den Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na ünlü isimlerin kullandığı ajandaların yer aldığı sergi, markanın Cağaloğlu Ankara Caddesi’ndeki tarihi binasında bir ay açık kaldı. Nişantaşı Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde dün açılan “Bir Defterin Arkasındaki Büyük Aile-Muhtıra’dan Ece Ajandası’na Kağıtçı Ailesi” sergisi ise Ece’yi bugüne taşıyan Kağıtçı ailesinin hikâyesine odaklanıyor. Nişantaşı Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde dün açılan “Bir Defterin Arkasındaki Büyük Aile-Muhtıra’dan Ece Ajandası’na Kağıtçı Ailesi” sergisi 31 Ocak 2015'e kadar açık.Ece Ajandaları, artık Cağaloğlu’ndaki adresinde değil, çok ortaklı olan tarihî bina üç yıl önce satışa çıktı, Ece de 2013’ün başından bu yana Karaköy’deki beş katlı yeni merkezine taşındı. Şirketin başında ise geçtiğimiz mayıs ayına kadar ailenin üçüncü kuşak yöneticilerden Ali Muhsinzade vardı. 27 Mayıs’ta vefat eden Muhsinzade’nin yerine ünlü oyuncu Orhan Günşiray’ın torunu, Ali Murat Günşiray’ın kızı Sedef Günşiray geçti. Amerika’daki tıp eğitimini yarıda bırakarak 2011’de İstanbul’a dönen 25 yaşındaki genç vâris, son serginin açılmasına öncülük ediyor.Ece, oldukça geniş bir aile. Edebiyatçı Cahit Uçuk da bu ailenin gelini. 2004’te vefat eden Uçuk, Ece’nin kurucusu Mehmet Sadık Kağıtçı’nın en küçük oğlu Mürteza Kağıtçı ile evliydi. Orhan Günşiray ise yine M.Sadık Kağıtçı’nın en büyük kızı Rubabe Kağıtçı Ar’ın torunu. Aslında Ece’nin, ülkemizin diğer önemli markası Maarif Kitaphanesi’yle de akrabalığı ki, o da ayrı bir hikâye. Kitaphane’nin kurucusu Hacı Kasım Efendi’nin büyük oğlu Naci Kasım, bugün de varlığını sürdüren ünlü Saatli Maarif Takvimi’ni çıkarmaya başlar ve o yıllarda kızı Talat Hanım, M.Sadık Kağıtçı ile evlenir. İki ünlü ailenin, bugün dünyanın her yerine dağılmış efradı, yaz tatili için İstanbul’a geldiğinde mutlaka bir akşam yemeğinde buluştuğunu Ali Muhsinzade, 2009’da yaptığımız görüşmede ifade etmişti. Bu gelenek hâlâ devam ediyor mu bilemiyoruz ama sergide o yemeklerden birinde çekilmiş bir kare var.Bülent Erkmen’in küratörlüğünde hazırlanan sergide Kağıtçı ailesinin soyağacı çıkarılmış, kim kimin kardeşi, amcası, halası, teyzesi, torunu hepsini kronolojik olarak öğreniyoruz. Bunun yanı sıra Altan Erbulak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimlerin ajandalarını ve taş baskıları görmek mümkün. Yakup Kadri’nin günlük işlerini planlamak için kullandığı birkaç ajandası vardır. Bu ajandalardan birini çantasında, diğerini evdeki masasında bulundurur. 1959 tarihli ajandasında ise Ruşen Eşref Ünaydın, Abdülhak Şinasi, Hamdullah Suphi, Hasan Âli Yücel, Vedat Tör gibi dönemin önemli isimlerinin telefon numaraları kayıtlı. Sergi, 31 Ocak 2015’e kadar açık kalacak.‘Muhtıra’ neden ‘Ece’ oldu?Ece Ajandaları, 1932 yılına kadar ‘Muhtıra’ adıyla basılıyor. Her ne kadar muhtıra, hafızamıza ülkemizin darbelerle dolu tarihi nedeniyle kazınsa da kelimenin sözlükteki ilk anlamı ‘herhangi bir şeyi hatırlatmak, uyarmak amacıyla yazılan yazı’ demek. M.Sadık Kağıtçı, bu amaçla markasına verdiği ismi, 1932’de Keriman Halis Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi seçilince değiştiriyor. Çünkü Halis’e kraliçe anlamına gelen Ece lakabını Atatürk takmıştı, Atatürk’e duyduğu sevgisiyle bilinen Kağıtçı, bundan ilhamla ajandanın Muhtıra olan adını Ece yapıyor.
11 Aralık 2014 11:12 | kültür sanat
83 yaşında hayata veda eden şair Talât Sait Halman, dün Teşvikiye Camii’nde kılınan öğle namazının ardından Edirnekapı aile mezarlığında toprağa verildi. Cenaze töreninde konuşan kızı Defne Halman, babasının çok yönlü bir insan olduğunu ancak hep şair olarak anılmak istediğini söyledi.Geçtiğimiz cuma günü geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı Talât Sait Halman, dün ebediyete uğurlandı. Halman için önce pazartesi günü Ankara’da iki ayrı tören düzenlendi. Meclis’te gerçekleşen ilk törene siyasiler, ailesi ve öğrencileri katıldı. Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Talât Halman için bir tören de Bilkent Üniversitesi’nde yapıldı.İstanbul’da toprağa verilen Halman için dün de İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde bir tören gerçekleştirildi. Yahya Kemal’in “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;/ Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.” mısraları sahnede Halman için okundu. Tilbe Saran, Halman’ın dolu dolu geçen hayatına kısaca değindi. Ardından sahneye Halman’ın tiyatro sanatçısı kızı Defne Halman çıktı. Babasının pek çok alanda çalıştığını söyleyen Defne Halman, “Hep şair olarak anılmak isterdi.” dedi ve babasının “Belki Ölüm” adlı şiirini okudu. Ölümünden sonra da çalışmalarıyla, eserleriyle, insanlığıyla ektiği nice tohumun yeşermeye devam edeceğini söyleyen Halman, “Babacığım, kızın olmaktan gurur duyuyorum.” diyerek, sözlerini tamamladı. İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu ise, “Siyasetin kirlenmeyen birkaç yüzünden biri olması ve onunla bir kez tanışma onuruna erişmek benim için çok önemli.” dedi. Sanatçı Ertan Uysal ise Shakespeare’i Türkçeye ilk kez ve en güzel şekilde kazandıran Halman’ın çevirisiyle 66. Sone’yi okudu. Törene ayrıca İBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Abdurrahman Şen, Engin Uludağ, Zafer Ergin, Hakan Altıner, Ragıp Yavuz, Seçkin Selvi, Metin Çoban ve Nesrin Kazankaya gibi sanatçı ve yazarlar katıldı. Teşvikiye Camii’nde yapılan cenaze töreninde Halman’ın akademi, iş ve sanat dünyasından arkadaşları, öğrencileri ve çok sayıda seveni vardı. Hilmi Yavuz, İlber Ortaylı, Ali Çolak, Erol Evgin, Ali Koç, Rahmi Koç, CHP Genel Başkan yardımcılarından Ercan Karakaş, Fikret Ünlü, Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili, Doğan Hızlan, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Ercan Yılmaz, Kıvanç Tatlıtuğ, Müjdat Gezen ve Zafer Algöz gibi pek çok isim, Halman için son vazifelerini yapmak üzere oradaydı.ÇOK YÖNLÜ BİR KÜLTÜR ADAMIYDIShakespeare çevirileriyle tanınan Talât Sait Halman, 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra Nihat Erim hükümetinde kültür bakanlığı yaptı. 7 Temmuz 1931’de doğan Halman, Robert Kolej’i bitirdikten sonra yüksek lisansını 1954’te Columbia Üniversitesi’nde tamamladı. Princeton ve Pennsylvania üniversitelerinde dersler verdi. Boğaziçi Üniversitesi’nin 1988’de onursal doktora verdiği Halman, 1986-1996 arasında New York Üniversitesi Ortadoğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümü’nde bölüm başkanlığı yaptı. Shakespeare ve Faulkner’dan yaptığı çeviriler, Mevlânâ ve Yunus Emre hakkındaki kitapları başta olmak üzere 70 kadar eseri yayımlanan, bin beş yüzden fazla köşe yazısı, beş yüz bilimsel makale kaleme alan Halman’ın Sessiz Soru, Uzak Ağıt, Canevi, Birler, Can Kulağı gibi 12 şiir kitabı bulunuyor. Halman, UNESCO Hizmet Madalyası başta olmak üzere çok sayıda ödüle sahip.Defne Halman (Kızı):“Türkiye için de büyük bir kayıp. İlk kültür bakanlığını kurup, Türk edebiyatını dünyaya tanıtmaya çalıştı. Ömrü boyunca hep bir şeyler üretti, çalıştı. Hiçbir zaman ailesini ihmal etmedi. Onu kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz fakat onun, eserleriyle, çalışmalarıyla yaşayacağını biliyoruz.”Seçkin Selvi (Çevirmen):“Türk edebiyatı, Talât Sait Halman gibi önemli isimlerin aramızdan ayrılması ile eksiliyor, yozlaşıyor, bitiyor maalesef. Çok büyük bir kayıp. 55 yıllık dostumdu. Acım çok büyük.”Doğan Hızlan (Eleştirmen):“Türk edebiyatında ve kültür alanında sadece önemli işler yapan, öğrenci yetiştiren biri değildi. Aynı zamanda iyi bir şair ve iyi bir çevirmendi. Dünyaya Türk edebiyatının tanıtılmasında çok büyük katkıları oldu.”Ercan Karakaş (Eski Kültür Bakanı): “Ondan çok şey öğrendik. Geçen hafta buluşmak üzere telefonlaşmıştık. Fakat kısmet olmadı. Ülkemizin kültür ve sanat hayatına çok büyük katkıları oldu. Yeri kolay doldurulacak bir insan değil. ”Belki ÖlümTırpanla değilAzıcık sevgi uman bir öksüz gibiÜrkek gelecekBelki ölüm.Erişilmez ufuklarıUnutmuş bir lübelül,Yorgun.Belki ölümBir aşk fısıltısı gibiGelecek usulcacık,Tozpembe.Melteme boyun eğmişBir başak,Ağlayan menekşeOkşayacak belkiYumuşacık gülücükleriyleBir gülyanaklı bebeğin.Belki ölümHiç ölemeyecek bir umutCenneti cehennemi sezmeyerekİncecikten büyüyenGörkemli tohum.Talât Sait Halman
10 Aralık 2014 10:40 | kültür sanat
83 yaşında hayata veda eden şair Talât Sait Halman, dün Teşvikiye Camii’nde kılınan öğle namazının ardından Edirnekapı aile mezarlığında toprağa verildi. Cenaze töreninde konuşan kızı Defne Halman, babasının çok yönlü bir insan olduğunu ancak hep şair olarak anılmak istediğini söyledi.Geçtiğimiz cuma günü geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı Talât Sait Halman, dün ebediyete uğurlandı. Halman için önce pazartesi günü Ankara’da iki ayrı tören düzenlendi. Meclis’te gerçekleşen ilk törene siyasiler, ailesi ve öğrencileri katıldı. Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Talât Halman için bir tören de Bilkent Üniversitesi’nde yapıldı.İstanbul’da toprağa verilen Halman için dün de İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde bir tören gerçekleştirildi. Yahya Kemal’in “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;/ Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.” mısraları sahnede Halman için okundu. Tilbe Saran, Halman’ın dolu dolu geçen hayatına kısaca değindi. Ardından sahneye Halman’ın tiyatro sanatçısı kızı Defne Halman çıktı. Babasının pek çok alanda çalıştığını söyleyen Defne Halman, “Hep şair olarak anılmak isterdi.” dedi ve babasının “Belki Ölüm” adlı şiirini okudu. Ölümünden sonra da çalışmalarıyla, eserleriyle, insanlığıyla ektiği nice tohumun yeşermeye devam edeceğini söyleyen Halman, “Babacığım, kızın olmaktan gurur duyuyorum.” diyerek, sözlerini tamamladı. İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu ise, “Siyasetin kirlenmeyen birkaç yüzünden biri olması ve onunla bir kez tanışma onuruna erişmek benim için çok önemli.” dedi. Sanatçı Ertan Uysal ise Shakespeare’i Türkçeye ilk kez ve en güzel şekilde kazandıran Halman’ın çevirisiyle 66. Sone’yi okudu. Törene ayrıca İBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Abdurrahman Şen, Engin Uludağ, Zafer Ergin, Hakan Altıner, Ragıp Yavuz, Seçkin Selvi, Metin Çoban ve Nesrin Kazankaya gibi sanatçı ve yazarlar katıldı. Teşvikiye Camii’nde yapılan cenaze töreninde Halman’ın akademi, iş ve sanat dünyasından arkadaşları, öğrencileri ve çok sayıda seveni vardı. Hilmi Yavuz, İlber Ortaylı, Ali Çolak, Erol Evgin, Ali Koç, Rahmi Koç, CHP Genel Başkan yardımcılarından Ercan Karakaş, Fikret Ünlü, Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili, Doğan Hızlan, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Kıvanç Tatlıtuğ, Müjdat Gezen ve Zafer Algöz gibi pek çok isim, Halman için son vazifelerini yapmak üzere oradaydı.ÇOK YÖNLÜ BİR KÜLTÜR ADAMIYDIShakespeare çevirileriyle tanınan Talât Sait Halman, 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra Nihat Erim hükümetinde kültür bakanlığı yaptı. 7 Temmuz 1931’de doğan Halman, Robert Kolej’i bitirdikten sonra yüksek lisansını 1954’te Columbia Üniversitesi’nde tamamladı. Princeton ve Pennsylvania üniversitelerinde dersler verdi. Boğaziçi Üniversitesi’nin 1988’de onursal doktora verdiği Halman, 1986-1996 arasında New York Üniversitesi Ortadoğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümü’nde bölüm başkanlığı yaptı. Shakespeare ve Faulkner’dan yaptığı çeviriler, Mevlânâ ve Yunus Emre hakkındaki kitapları başta olmak üzere 70 kadar eseri yayımlanan, bin beş yüzden fazla köşe yazısı, beş yüz bilimsel makale kaleme alan Halman’ın Sessiz Soru, Uzak Ağıt, Canevi, Birler, Can Kulağı gibi 12 şiir kitabı bulunuyor. Halman, UNESCO Hizmet Madalyası başta olmak üzere çok sayıda ödüle sahip.Defne Halman (Kızı):“Türkiye için de büyük bir kayıp. İlk kültür bakanlığını kurup, Türk edebiyatını dünyaya tanıtmaya çalıştı. Ömrü boyunca hep bir şeyler üretti, çalıştı. Hiçbir zaman ailesini ihmal etmedi. Onu kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz fakat onun, eserleriyle, çalışmalarıyla yaşayacağını biliyoruz.”Seçkin Selvi (Çevirmen):“Türk edebiyatı, Talât Sait Halman gibi önemli isimlerin aramızdan ayrılması ile eksiliyor, yozlaşıyor, bitiyor maalesef. Çok büyük bir kayıp. 55 yıllık dostumdu. Acım çok büyük.”Doğan Hızlan (Eleştirmen):“Türk edebiyatında ve kültür alanında sadece önemli işler yapan, öğrenci yetiştiren biri değildi. Aynı zamanda iyi bir şair ve iyi bir çevirmendi. Dünyaya Türk edebiyatının tanıtılmasında çok büyük katkıları oldu.”Ercan Karakaş (Eski Kültür Bakanı): “Ondan çok şey öğrendik. Geçen hafta buluşmak üzere telefonlaşmıştık. Fakat kısmet olmadı. Ülkemizin kültür ve sanat hayatına çok büyük katkıları oldu. Yeri kolay doldurulacak bir insan değil. ”Belki ÖlümTırpanla değilAzıcık sevgi uman bir öksüz gibiÜrkek gelecekBelki ölüm.Erişilmez ufuklarıUnutmuş bir lübelül,Yorgun.Belki ölümBir aşk fısıltısı gibiGelecek usulcacık,Tozpembe.Melteme boyun eğmişBir başak,Ağlayan menekşeOkşayacak belkiYumuşacık gülücükleriyleBir gülyanaklı bebeğin.Belki ölümHiç ölemeyecek bir umutCenneti cehennemi sezmeyerekİncecikten büyüyenGörkemli tohum.Talât Sait Halman
10 Aralık 2014 02:00 | kültür sanat
Ankara Devlet Tiyatroları’na ait Şinasi ve Akün sahnelerinin Emek AŞ’ye ait olan ve Emir Sarıgül ile Ahmet Meriç ortaklığındaki Maritza İnşaat’a satıldığının ortaya çıkması ve Kültür Bakanı Ömer Çelik’in sahnelerin sezon sonunda kapatılacağını söylemesi ile başlayan tartışmalar sürüyor.Ankara’nın iki önemli tiyatro sahnesinin devlet eliyle sanatın dışına itilmesi ile ilgili tartışmalar devam ederken dün Ankara’da bir eylem daha gerçekleşti. Sanatçılar ve sanatseverler, Şinasi ve Akün sahnelerinin satılışını şarkılar, şiirler ve tiyatro gösterileri eşliğinde Kuğulu Park’ta yapılan etkinlikle protesto etti. Sen, Detis, Tobav ile Tomeb gibi kültür-sanat sivil toplum kuruluşlarının birlikte düzenlediği etkinlikte konuşan Detis ikinci başkanı Boğaçhan Sözmen, Şinasi ve Akün sahnelerinin kaybedilmesine karşı bir araya gelindiğini ve Türkiye’de birçok sanat kurumunu aynı tehlike ile karşı karşıya olduğunu ifade etti. Kültür Sanat Sendikası Yavuz Demirkaya ise “Bugün burada Akün ve Şinasi’nin satışını protesto etmek ve sahnelerin Devlet Tiyatroları’nın eserlerini sahneleyebileceği bir mekân olarak kalması için buradayız.” dedi.
08 Aralık 2014 17:14 | kültür sanat
İki ay önce İstanbul'a gelen Polonya kültür bakanı, milli şairleri Adam Mickiewicz'in Tarlabaşı'ndaki müzesini ziyaret ediyor ve çok üzülüyor. Beyoğlu gibi merkezi bir bölgede kimsenin uğramadığı müzeyi ve Mickiewicz'i Türklere nasıl tanıtabiliriz diye düşünüyor. Ve tam o sırada karşısına bakın kim çıkıyor?Bu yıl, Türkiye ile Polonya diplomatik ilişkilerinin 600. yıldönümü kutlanıyor. Polonya Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı Türkiye'de, bizim Kültür ve Turizm Bakanlığı ise Polonya'da çeşitli etkinlikler yapıyor. Ömer Çelik, Polonya'ya sergiler götürüp açılışlara katılıyor mu bilemiyoruz ama Polonya'nın bakanı Prof. Dr. Malgorzata Omilanowska 31 Ekim'de Pera Müzesi'nde açılan “Polonya Sanatında Oryantalizm” sergisinin açılışına bizzat gelmiş ve Sultan Abdülaziz'in resim hocası Çelebovski'yi anlatmıştı. Hatta kendisine Varşova'daki Krakov Ulusal Müzesi'nin koleksiyonunda yer alan Sultan Abdülaziz'in eskizlerini Türkiye'ye getirip getirmeyeceklerini sorunca, “Krakov'da böyle bir koleksiyon olduğuna emin misiniz?” diye cevap vererek bizi şaşırtmış, kararlılığımızı görünce sözlerine şöyle devam etmişti: “Türkiye'den böyle bir talep gelirse eskizleri seve seve veririz. Eğer konservasyon açısından bir sorun yoksa tabii ki. Bakan olarak böyle bir serginin hayata geçirilmesinden memnuniyet duyarım.”Evet, Krakov Ulusal Müzesi'nde böyle bir koleksiyon var. Geçen yıl ekim ayında o müzeden alınan eskizlerin tıpkıbasımları Lütfi Şen küratörlüğünde Dolmabahçe Sanat Galerisi'nde sergilenmişti. Diplomatik ilişkilerin kutlandığı 2014'e, en çok yakışan sergilerden biri elbette Sultan'ın eskizlerinin orijinalini Türkiye'de görmek olurdu. Fakat kimsenin henüz böyle bir girişimde bulunmadığı ortada.Başa dönersek, bakan Malgorzata Omilanowska, Pera'daki sergiden sonra, Polonyalı şair Adam Mickiewicz'in Tarlaşbaşı'ndaki müzesini ziyaret ediyor ve çok üzülüyor. Beyoğlu gibi merkezi bir bölgede kimsenin uğramadığı müzeyi ve milli şairleri Mickiewicz'i Türklere nasıl tanıtabiliriz diye düşünüyor. Ve tam o sırada karşısına bakın kim çıkıyor? Geçtiğimiz nisanda kaybettiğimiz Karagöz ustası Tacettin Diker'in öğrencisi Umut Nebioğlu. Polonyalı bakan müzede, şairin “Mürted” adlı şiirinden yola çıkılarak hazırlanan Karagöz oyununun videosunu izleyince bu fikrin sahibi, dört yıldır Polonya'da yaşayan Umut Nebioğlu'nu ve 2012'de kurduğu Teatr Ka'yı İstanbul'a gönderiyor.Umut Nebioğlu, Albert Kwiatkowski ve drama eğitmeni Monika Wyrzykowska'dan oluşan Teatr Ka, geçtiğimiz hafta şiirle aynı adı taşıyan “Mürted”i Tarlabaşı'ndaki kahvehanelerde sahneledi. Barış Kıraathanesi (üstteki kare), Esnaf Kıraathanesi, Klarnetçi Erol'un Müzisyenler Kahvesi, Yeni Şehir Esnaf Kıraathanesi bir hafta boyunca Karagöz oyunuyla şenlendi. Oyuna, Tacettin Diker'in kızı Gülderen Diker'in yanı sıra Öznur Apaydın da eşlik etti. Nebioğlu, son gün olan 6 Aralık cumartesi ise çocuklara yine şairi anlatan bir atölye çalışması yaptı. Hep beraber sokaklarda şairin izlerini aradılar ve sonra da müzeyi gezerek günü noktaladılar. Polonya'daki Adam Mickiewicz Enstitüsü ve Culturel.pl sitesinin de destelediği Mürted, bundan sonra Polonya'da sahnelenecek. Polonya'daki kültür evleri, müzeler ve okullarda dört yıldır Karagöz oynatan Nebioğlu, “UNESCO mirasındaki Karagöz'e Polonyalılar ilgi gösteriyor. Teatr Ka olarak İstanbul'a daha sık gelmek isteriz." diyor. “Karagöz, Mickiewicz'den Anlatıyor-Mürted” projesinin amacı, şairin eserlerini ve müzesini tanıtmaktı. Fakat Polonya bakanının ilgilenmesi gereken başka bir konu daha var. Şairin Türkçede yayınlanmış şiir kitabı bulunmuyor. Sadece bazı şiirleri çeşitli vesilelerle dilimize çevrilmiş. Çünkü yazdığı dil, Osmanlı Türkçesi gibi Polonya'da eskiden kullanılan ağır bir dil. Paşa olmak için din değiştiren bir adamı ve aşkını anlatan Mürted'in oyunda kullanılan çevirisini ise Ankara Üniversitesi Leh Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Neşe Yüce yapmış. Herhalde Polonya dili ve edebiyatı bölümümüz, bu ‘ağır dil' nedeniyle bugüne kadar Mickiewicz'in şiirlerini yayınlamayı düşünmedi… Romantik şiirlerin şairi 24 Aralık 1798'te doğan Adam Mickiewicz, kolera nedeniyle 26 Aralık 1855'te İstanbul'da şu anda müze olan evde öldü. Naaşı, iç organları tahnit edilerek Polonya'ya götürüldü. Tarlabaşı, Tatlı Badem Sokak'taki Adam Mickiewicz Müzesi, şairin ölümünün 100. yılında (1955) açıldı. Türk ve İslam Eserleri Müzesi Müdürlüğü'ne bağlı olan müzede, şairin hayatına dair fotoğraflar, gravürler, eşyalar ile Polonya'nın özgürlük mücadelesini anlatan belgeler sergileniyor. İstanbul'a 1855'te gelen Mickiewicz'in amacı Rusya ile yapılmakta olan Kırım Savaşı`nda, Türk hizmetinde çalışan Polonyalılarla ilişkileri arttırmak, onları güçlendirmekti. Polonya'nın milli şairi olan Mickiewicz, romantik şiirleriyle Polonya halkının milli mücadelesine önemli katkıları bulunuyor. Paşa olmak için din değiştiren Polonyalı bir adamı ve aşkını anlatan Mürted (din değiştiren), Polonya henüz kurulmadığı bir dönemde yazıldığı için aslında şairin vatan özlemini anlatıyor.
08 Aralık 2014 04:21 | kültür sanat
Ankara Devlet Tiyatroları’na ait Şinasi ve Akün sahnelerinin Emek AŞ’ye ait olan ve Emir Sarıgül ile Ahmet Meriç ortaklığındaki Maritza İnşaat’a satıldığının ortaya çıkması ve Kültür Bakanı Ömer Çelik’in sahnelerin sezon sonunda kapatılacağını söylemesi ile başlayan tartışmalar sürüyor.Ankara’nın iki önemli tiyatro sahnesinin devlet eliyle sanatın dışına itilmesi ile ilgili tartışmalar devam ederken dün Ankara’da bir eylem daha gerçekleşti. Sanatçılar ve sanatseverler, Şinasi ve Akün sahnelerinin satılışını şarkılar, şiirler ve tiyatro gösterileri eşliğinde Kuğulu Park’ta yapılan etkinlikle protesto etti. Sen, Detis, Tobav ile Tomeb gibi kültür-sanat sivil toplum kuruluşlarının birlikte düzenlediği etkinlikte konuşan Detis ikinci başkanı Boğaçhan Sözmen, Şinasi ve Akün sahnelerinin kaybedilmesine karşı bir araya gelindiğini ve Türkiye’de birçok sanat kurumunu aynı tehlike ile karşı karşıya olduğunu ifade etti. Kültür Sanat Sendikası Yavuz Demirkaya ise “Bugün burada Akün ve Şinasi’nin satışını protesto etmek ve sahnelerin Devlet Tiyatroları’nın eserlerini sahneleyebileceği bir mekân olarak kalması için buradayız.” dedi.
08 Aralık 2014 02:00 | kültür sanat
Bilkent Üniversitesi’nde ders verdiği esnada geçirdiği kalp krizi sonucu vefat eden yazar, şair ve kültür adamı Prof. Dr. Talât Sait Halman’ın (83) cenazesi 9 Aralık Salı günü İstanbul’da toprağa verilecek.Halman için yarın saat 11.00’de Ankara’da TBMM’de ve saat 13.00’te Bilkent Üniversitesi Büyük Konser Salonu’nda birer tören düzenlenecek. Halman’ın cenazesi daha sonra İstanbul’a nakledilecek. 9 Aralık Salı günü öğle namazı sonrası Teşvikiye Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından cenaze Edirnekapı’daki aile mezarlığında toprağa verilecek.
07 Aralık 2014 02:00 | kültür sanat
Türk edebiyatının usta kalemlerinden Necip Fazıl Kısakürek’in 74 yıl önce yazdığı oyunu ‘Sabır Taşı’ dün akşam Ankara Devlet Tiyatrosu Stüdyo Sahnesi'nde 20.00'de seyirciyle buluştu.Yerli yazarların eserlerine son yıllarda sahnelerinde yer vermeye başlayan Devlet Tiyatroları, bu kez 1940 yılında yazılmış ve bugüne kadar hiç sahnelenmemiş bu mistik eseri sahneye taşıdı.
06 Aralık 2014 04:56 | kültür sanat
Türk edebiyatının usta kalemlerinden Necip Fazıl Kısakürek’in 74 yıl önce yazdığı oyunu ‘Sabır Taşı’ dün akşam Ankara Devlet Tiyatrosu Stüdyo Sahnesi'nde 20.00'de seyirciyle buluştu.Yerli yazarların eserlerine son yıllarda sahnelerinde yer vermeye başlayan Devlet Tiyatroları, bu kez 1940 yılında yazılmış ve bugüne kadar hiç sahnelenmemiş bu mistik eseri sahneye taşıdı.
06 Aralık 2014 02:06 | kültür sanat
Andante Klasik Müzik Dergisi’nin beşinci kez düzenlediği Donizetti Klasik Müzik Ödülleri önceki akşam Pera Palas Oteli’nin Balo Salonu’nda düzenlenen bir törenle sahiplerini buldu.Aralarında keman sanatçısı Cihat Aşkın’ın da bulunduğu çok sayıda sanatçı da törene katıldı. Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bali’nin açış konuşmasının ardından gece, hayatının 28 yılını Beyoğlu’nda geçiren İtalyan müzisyen Giuseppe Donizetti’nin Mecidiye Marşı’yla başladı. Daha sonra ilk ödül olan Yaşam Boyu Başarı Ödülü, Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan tarafından usta keman sanatçısı Ayla Erduran’a verildi. Her ödülün ardından, sergilenen performanslarla (aralarında Bach, Puccini, Stravinski, Rahmaninof, Schubert ve Liszt gibi büyük besteciler de bulunuyordu) çok yönlü bir konser de gerçekleşmiş oldu.100 kişilik bir jüri değerlendirmesinin ardından Hande Küden Yılın 30 Yaş Altı Çıkış Yapan Genç Müzisyeni ödülünü aldı. Yılın Kadın Dansçısı İlke Kodal, Yılın Erkek Dansçısı Yücel Emre Kaynarsu seçildi. Yılın Kadın Opera Yorumcusu Soprano Simge Büyükedes Puccini’nin Tosca operasından ‘Vissi d’arte’yi, Yılın Erkek Opera Yorumcusu Tenor Murat Karahan ise yine Puccini’nin aynı operasından ‘E luce van le stelle’yi seslendirdi. Yılın Oda Müziği Topluluğu ödülü Golden Horn Brass’a, Yılın Üflemeli Çalgılar Yorumcusu ödülü Ayşegül Kirmanoğlu’na, Yılın Klasik Müzik Etkinliği ödülü ise Marsyas Uluslararası Kültür Sanat ve Müzik Festivali’ne verildi. Çağ Erçağ Yılın Yaylı Çalgılar Yorumcusu, Emre Şen Yılın Piyanisti, Zeynep Gedizlioğlu Yılın Bestecisi ödüllerini alırken Özel Başarı Ödülü de Sevda-Cenap And Müzik Vakfı ve Bilkent Senfoni Orkestrası değer görüldü. Özel Başarı Ödülü Tolgahan Çoğulu’ya, 18 yaş altı müzisyenlere verilen Özel Başarı Ödülü Can Çakmur’a ve son olarak Mikrop Gramofon Kayıt Ödülü de İzmir Barok - Lila Müzik’e takdim edildi.
06 Aralık 2014 02:00 | kültür sanat
Türkiye'nin ilk kültür bakanı, Shakespeare çevirileriyle tanınan, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölüm Başkanı Talat Sait Halman, bugün akşam üniversitedeki çalışma odasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.7 Temmuz 1931'de doğan Halman, Robert Kolej'i bitirdikten sonra, yüksek lisansını 1954'te Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde tamamladı. 1953-1960 yılları arasında Columbia Üniversitesi, 1966-1971 ve 1972-1980 yılları arasında Princeton Üniversitesi, 1984-1986 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi'nde Türk dili, edebiyatı ve kültürü; İslam ve İslam kültürü ile Ortadoğu konularında dersler verdi. Kendisine 1988'de Boğaziçi Üniversitesi tarafından onursal doktor unvanı verildi. 1986-1996 yılları arasında New York Üniversitesi Ortadoğu Dilleri ve Edebiyatı bölümünde bölüm başkanlığı yaptı. Halman'ın 12'si şiir kitabı olmak üzere 70 kadar kitabı yayımlandı. En önemli yayınları arasında eski uygarlıkların şiirlerinden oluşan bir antoloji, Shakespeare'in sonelerinin çevirisi, eski Mısır, Ortadoğu ve Eskimo şiirleri, Faulkner'dan Türkçeye yaptığı çeviriler, Mevlânâ ve Yunus Emre hakkındaki kitapları bulunuyor. Şiir kitapları ise Sessiz Soru, Uzak Ağıt, Canevi, Birler, Can Kulağı, İkiler, Dört Gök Dört Gönül, Tuyuğlar, A Last Lullaby, Shadows of Love / Les ombres de l'amour. 12 Mart sonrası kurulan Nihat Erim hükümetinde (1971) kültür bakanlığını yapan Halman, Dışişleri Bakanlığı'na bağlı olarak Kültür İşleri Büyükelçisi (1980-1982) ve UNESCO Yönetim Kurulu Üyesi (1991-1995) olarak da görev yaptı. 1969'dan bu yana Milliyet gazetesinde köşe yazan ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın ikinci başkanı olan Prof. Halman'ın Columbia University: Thornton Wilder Prize, ABD Türk Dernekleri Asamblesi: ABD'deki en başarılı Türk bilim adamı armağanı, UNESCO Hizmet Madalyası, Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü ve Dışişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü gibi pek çok ödülü bulunuyor.
05 Aralık 2014 21:39 | kültür sanat
Eskişehir Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Emre Basalak, Türkiye'deki en genç sanat yönetmenlerinden. 38 yaşındaki yönetmen, altı ay önce göreve geldi ve kısa sürede, biletleri 40 gün öncesinden biten oyunlar çıkarmayı başardı. Bunda tabii ki, Eskişehir'in kültür sanat şehri olarak tanınmasının etkisi büyük.Eskişehir Şehir Tiyatroları ne zaman kuruldu?2001'de Yılmaz Büyükerşen'in öncülüğünde kuruldu. 14 yılda gün geçtikçe büyüdü. Şehrin uzak mahalleri ve merkezinde toplam 6 sahnemiz var. Yaklaşık 100 çalışanıyla ülkemizin en büyük bölge tiyatrosu olduğumuzu söyleyebilirim. Sanatçı kadromuz 43 kişiden oluşuyor. Her sene yeni 7 civarında oyun çıkarıyoruz. Eski oyunlarımızı kolay kolay kaldırmayız. Biz repertuar tiyatrosuyuz. Çok genç bir sanat yönetmenisiniz. Neler yapmayı düşünüyorsunuz?Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümünden mezun oldum. 1977 doğumluyum. 13 yıldır Eskişehir'de yaşıyorum. 1 Haziran'da göreve geldim. Ama biz de görev değişikliği öyle büyük olaylar şeklinde olmaz. Bayrak teslimidir. 13 senedir hep hayal ettiğimiz bir şey vardı. Bir gençlik sahnesi kurmak. Bunu kurduk. 18-25 yaş arasındaki gençlere kurs verilecek ve bir ya da iki oyun çalışılacak. Bu beni çok heyecanlandırıyor ve umutlandırıyor.Yeni sezonda hangi oyunlar izleyiciyi bekliyor?Lüküs Hayat, Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü ve çocuk oyunu Şimdi Okullu Olduk'u sahnelemeye başladık. Gölge Ustası adlı sıcak bir aile oyunu var sırada. Arkasından da Eugene Ionesco'nun ünlü oyunu Gergedanlar'ını sahneleyeceğiz. Melih Cevdet Anday'ın doğumunun 100. yılı nedeniyle bir oyun düşündük ama tam karar veremedik. Şimdi bütçe dolayısıyla fazla oyun çıkaramama ihtimali oluştu.Belediye meclisi, 2015 yılında kültür sanata ayrılan bütçeden 10 milyon TL'yi Fen İşleri'ne ayırmış. Belediye başkanı Yılmaz Büyükerşen buna neden izin verdi ki?Bütçelere meclis üyeleri karar veriyor. Meclis üye çoğunluğu da CHP'de değil, AK Parti'de. Yoksa Yılmaz Hoca, kendini tiyatroya siper etmiş durumda. Yılmaz hocaya rağmen bunlar oluyor. Biliyorsunuz 2013'te Eskişehir Türk dünyası kültür başkenti seçildi. Neden seçildi? Şehrimizdeki kültür dinamizminden dolayı. Bunun ötesinde Eskişehir, Türkiye'de kültür ve sanat şehri olarak tanınıyor. Şehirde kültür sanatın bu kadar hareketli olmasını neye bağlıyorsunuz?Şehrin bu kimliğinin oluşmasında sanatçı bir belediye başkanının olmasının etkisi tabii ki büyük. Heykeltıraş kendisi biliyorsunuz. Ayrıca Yılmaz Büyükerşen ve arkadaşları, 1960'lı yıllarda kanlarını satarak tiyatro yapmışlar. Haller sahnesindeki fuayede eski afişler vardı, dikkatinizi çekmiştir. 1960'lı yıllardan kalma. İşte onlar Yılmaz hocanın oynadığı, yönettiği oyunların afişleri. Ayrıca Eskişehir'de sosyal ve kültürel hayatı dinamik tutan iki kurum var. Biri Eskişehir Şehir Tiyatroları, diğeri de Eskişehir Senfoni Orkestrası. Merkezde 680 bin kişi yaşıyor. Yılda 100 bin seyirci oyun izlemeye geliyor. Sadece Şehir Tiyatroları'na gelen izleyici sayısı bu. Demek ki şehrimizde 7 kişiden biri tiyatro izliyor. Bu ciddi bir rakam.Diğer şehirlerde durum nasıl acaba? Bildiğim kadarıyla Eskişehir bu konuda birinci sırada. İstanbul'daki bu rakam, 100-150 kişide 1 kişi şeklinde. Biz de bu sene yola çıkarken, bu iki kurum bir araya gelse ne üretebilir, her kesimden insanın izleyebileceği ne yapabiliriz diye düşündük ve Lüküs Hayat'ta karar kıldık. Lüküs Hayat'ı Haldun Dormen yönetiyor, tiyatromuzun 35 oyuncusu rol alıyor. 35 kişilik Senfoni Orkestrası çalıyor. Her ayın, son cuma, cumartesi ve pazar günü oynuyoruz Lüküs Hayat'ı ve 1200 kişilik Eskişehir Kongre Merkezi tamamen doluyor. Biletler 40 gün öncesinden bitiyor. Geçen ayın biletleri satışa çıkar çıkmaz 4 saatte bitti mesela.Lüküs Hayat'ın sevilmesi, marka olması da bunda etkilidir…Tabii etkilidir ama diğer oyunlarımızda da aşağı yukarı aynı ivme var. Biri dört saatte bitiyorsa, diğeri 10 saattetükeniyor. Ve seyircimiz oyunun gününe ve saatine sadıktır. Ertelemez, vazgeçmez mutlaka o gün oyuna gelir. Eskişehir'de artık böyle bir kültür oluştu. Kentin yerlisi de, Türkiye'nin dört bir yanından gelen öğrenciler de müthiş ilgi gösteriyor oyunlara. Lüküs Hayat'la birlikte ilginç bir seyirci kitlemiz de oluştu. Bursa, Antalya ve Ankara'dan otobüslerle Eskişehir'e seyirci geliyor.Ne kadar bilet fiyatları?Öğrenci 3, tam bilet 5 TL. Şimdi bütçe kısıtlamasından dolayı 5 ve 7,5 TL olacak. Eskişehir'de dört kişilik bir aile, Lüküs Hayat gibi bir prodüksiyonu Eskişehir'de 20 TL'ye izleyebiliyordu. Bütçemizin yüzde 40 oranında azaltılması büyük prodüksiyonların yapılmasını engelleyebilir. Lüküs Hayat, Eskişehir’de her ayın, son cuma, cumartesi ve pazar günü oynanıyor ve 1200 kişilik Eskişehir Kongre Merkezi tamamen doluyor. Biletler 40 gün öncesinden bitiyor.Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü, Avrupa'da bu kadar sahnelenmiyor Eskişehir Şehir Tiyatroları, yeni sezona ülkemizde en çok oynanan iki oyunla başladı. Haldun Dormen'in yönettiği Lüküs Hayat ve Yunus Emre Bozdoğan'ın yönettiği Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü. İki oyunu da İstanbul'dan bir grup gazeteci ve eleştirmenle birlikte geçtiğimiz hafta sonu Eskişehir'de izledik. Lüküs Hayat, malum klasik. Fakat günümüz Bulgar yazarı Stefan Tsanev'in yazdığı, tanrı, insan ve iktidar ilişkisini anlatan Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü'nün ülkemizde bu kadar sevilmesine Tsanev'in kendisi bile şaşkınmış. Çünkü oyun Bulgaristan'da sadece bir kez oynanmış, Fransa'da (Jeanne d'Arc bir Fransız azizesi) 2-3 kez. Ülkemizde ise pek çok özel ve devlet tiyatrosu sahneledi. Oyunun çevirmeni ve Ankara Üniversitesi Bulgar Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Mevsim, oyun ve yazarla ilgili sorularımızı cevapladı:Stefan Tsanev, bu oyunu ne zaman yazdı?Stefan Tsanev Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü adlı oyununu, Doğu Avrupa'da büyük toplumsal sarsıntı ve değişimlerin yaşandığı 1989-90 yıllarında kaleme aldı. Oyunu ilk kez Türkçeye ben 2005 yılında çevirdim. Şu ana kadar ikinci bir Türkçe çevirisi yapılmadı. Aynı yazarın Sokrates'in Son Gecesi ve Bütün Çılgınlar Sever Beni piyeslerini de Türk tiyatro camiası yakından bilir ve sever. Oyunun çevirisini iki hafta gibi kısa bir sürede tamamladığımı hatırlıyorum.Siz ülkemizde sahnelenen bütün oyunları izlediniz mi?Jeanne d'ArcÖteki Ölümü Tsanev'in Türk sahnelerinde en çok oynanan oyunu. İlk önce Oyun Atölyesi'nde oynadı, daha sonra İzmir Devlet Tiyatrosu'nda birkaç sezon başarıyla sahnelendi, geçen yıl Ankara Halk Tiyatrosu'nda seyirciyle buluştu, bu arada birkaç küçük çaplı tiyatroda da oynandıktan sonra şimdi Eskişehir'de sahneleniyor. Neredeyse hepsini izleme imkânı buldum. Her yönetmenin oyuna ve her oyuncunun rolüne yeni ve değişik bir şey katarak zenginleştirdiğini görüyorum. Stefan Tsanev'in başarısı, geçmişten aldığı kişi ve olayları bugünü okumak ve yorumlamak için kullanmasında yatar. Mesajlarını tabii ki Esopos dili ve şaşırtıcı metaforlarla iletir.Yazar Türkiye'yi ne kadar tanıyor. Ülkemize hiç geldi mi? Türkiye'yi yakından izlediğini ve iyi tanıdığını söyleyebiliriz. Ülkemize birkaç defa geldi. İzmir Devlet Tiyatrosu'ndaki Sokrates'in Son Gecesi'nin ilk gösterimine geldi. Son olarak ocak ayında, büyük bir sinema ve tiyatro oyuncusu olan eşi Doroteya Tonçeva ve Finlandiya'da ve Fransa'da yaşayan kızlarıyla İstanbul'a, Moda Sahnesi'nde oynayan (ve halen devam eden) Bütün Çılgınlar Sever Beni adlı oyununu izlemek için geldi. Oyundan sonra kendisi seyircilerle soru-cevap şeklinde çok ilginç bir sohbet gerçekleştirdi.Şu anda ne yapıyor?Hayatı boyunca hep tiyatronun içinde yer alan yazar son olarak Sofya Tiyatrosu'nun dramaturgluğunu yaptı. Şu anda emekli; yılın yarısını Karadeniz kıyısındaki Balçık kasabasında, öteki yarısını da Sofya'da geçiriyor. Yeni oyunlar yazmaya devam ediyor, ayrıca kendisi çok büyük bir şairdir. 1960'lı yıllarda Bulgar şiirine büyük yenilikler kattı ve birçok kişi için halen şairliği oyun yazarlığının önünde gelir. Son on yıldır da şiirsel bir dille, dört ciltlik bir Bulgar tarihi yazdı. Tabii, her defasında tarihçi olmadığının altını çiziyor, ama ezelden beri tarihçilerin tarihi ne denli kuru ve sıkıcı yazdığını görünce, okunabilir ve akılda kalır bir Bulgar tarihi yazmaya karar verdiğini söylüyor. Eserin ulaştığı baskı sayısını ve tirajı gördükten sonra, Tsanev'in başarısını kabul etmemek imkânsız.Stefan Tsanev, oyununun Türkiye'de bu kadar oynanması konusunda ne düşünüyor?Stefan Tsanev, başka ülke sahnelerinde pek de fazla ilgi görmeyen oyununun Türkiye'de bu denli yaygın olmasını, metinde işlediği konunun Türkiye için güncel olmasıyla açıklıyor. Türkiye'de de çok iyi tanınan günümüz Bulgar oyun yazarı Hristo Boyçev, Avrupa'da oyun yazarlığının kısır döngüye girdiğini ve hep bilindik konular etrafında döndüğünü, aynı şeyleri tekrarladığını söylüyor. Bu bağlamda, Balkan ve genel olarak eski Doğu Bloku ülkelerinden yazarların, özgün konu bulma ve çarpıcı çözümler sunma konusunda adeta birer maden ocağı oldukları görülür.
01 Aralık 2014 10:36 | kültür sanat
Eskişehir Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Emre Basalak, Türkiye'deki en genç sanat yönetmenlerinden. 38 yaşındaki yönetmen, altı ay önce göreve geldi ve kısa sürede, biletleri 40 gün öncesinden biten oyunlar çıkarmayı başardı. Bunda tabii ki, Eskişehir'in kültür sanat şehri olarak tanınmasının etkisi büyük.Eskişehir Şehir Tiyatroları ne zaman kuruldu? 2001'de Yılmaz Büyükerşen'in öncülüğünde kuruldu. 14 yılda gün geçtikçe büyüdü. Şehrin uzak mahalleri ve merkezinde toplam 6 sahnemiz var. Yaklaşık 100 çalışanıyla ülkemizin en büyük bölge tiyatrosu olduğumuzu söyleyebilirim. Sanatçı kadromuz 43 kişiden oluşuyor. Her sene yeni 7 civarında oyun çıkarıyoruz. Eski oyunlarımızı kolay kolay kaldırmayız. Biz repertuar tiyatrosuyuz. Çok genç bir sanat yönetmenisiniz. Neler yapmayı düşünüyorsunuz? Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümünden mezun oldum. 1977 doğumluyum. 13 yıldır Eskişehir'de yaşıyorum. 1 Haziran'da göreve geldim. Ama biz de görev değişikliği öyle büyük olaylar şeklinde olmaz. Bayrak teslimidir. 13 senedir hep hayal ettiğimiz bir şey vardı. Bir gençlik sahnesi kurmak. Bunu kurduk. 18-25 yaş arasındaki gençlere kurs verilecek ve bir ya da iki oyun çalışılacak. Bu beni çok heyecanlandırıyor ve umutlandırıyor. Yeni sezonda hangi oyunlar izleyiciyi bekliyor? Lüküs Hayat, Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü ve çocuk oyunu Şimdi Okullu Olduk'u sahnelemeye başladık. Gölge Ustası adlı sıcak bir aile oyunu var sırada. Arkasından da Eugene Ionesco'nun ünlü oyunu Gergedanlar'ını sahneleyeceğiz. Melih Cevdet Anday'ın doğumunun 100. yılı nedeniyle bir oyun düşündük ama tam karar veremedik. Şimdi bütçe dolayısıyla fazla oyun çıkaramama ihtimali oluştu. Belediye meclisi, 2015 yılında kültür sanata ayrılan bütçeden 10 Bin TL'yi Fen İşleri'ne ayırmış. Belediye başkanı Yılmaz Büyükerşen buna neden izin verdi ki? Bütçelere meclis üyeleri karar veriyor. Meclis üye çoğunluğu da CHP'de değil, AK Parti'de. Yoksa Yılmaz Hoca, kendini tiyatroya siper etmiş durumda. Yılmaz hocaya rağmen bunlar oluyor. Biliyorsunuz 2013'te Eskişehir Türk dünyası kültür başkenti seçildi. Neden seçildi? Şehrimizdeki kültür dinamizminden dolayı. Bunun ötesinde Eskişehir, Türkiye'de kültür ve sanat şehri olarak tanınıyor. Şehirde kültür sanatın bu kadar hareketli olmasını neye bağlıyorsunuz? Şehrin bu kimliğinin oluşmasında sanatçı bir belediye başkanının olmasının etkisi tabii ki büyük. Heykeltıraş kendisi biliyorsunuz. Ayrıca Yılmaz Büyükerşen ve arkadaşları, 1960'lı yıllarda kanlarını satarak tiyatro yapmışlar. Haller sahnesindeki fuayede eski afişler vardı, dikkatinizi çekmiştir. 1960'lı yıllardan kalma. İşte onlar Yılmaz hocanın oynadığı, yönettiği oyunların afişleri. Ayrıca Eskişehir'de sosyal ve kültürel hayatı dinamik tutan iki kurum var. Biri Eskişehir Şehir Tiyatroları, diğeri de Eskişehir Senfoni Orkestrası. Merkezde 680 bin kişi yaşıyor. Yılda 100 bin seyirci oyun izlemeye geliyor. Sadece Şehir Tiyatroları'na gelen izleyici sayısı bu. Demek ki şehrimizde 7 kişiden biri tiyatro izliyor. Bu ciddi bir rakam. Diğer şehirlerde durum nasıl acaba? Bildiğim kadarıyla Eskişehir bu konuda birinci sırada. İstanbul'daki bu rakam, 100-150 kişide 1 kişi şeklinde. Biz de bu sene yola çıkarken, bu iki kurum bir araya gelse ne üretebilir, her kesimden insanın izleyebileceği ne yapabiliriz diye düşündük ve Lüküs Hayat'ta karar kıldık. Lüküs Hayat'ı Haldun Dormen yönetiyor, tiyatromuzun 35 oyuncusu rol alıyor. 35 kişilik Senfoni Orkestrası çalıyor. Her ayın, son cuma, cumartesi ve pazar günü oynuyoruz Lüküs Hayat'ı ve 1200 kişilik Eskişehir Kongre Merkezi tamamen doluyor. Biletler 40 gün öncesinden bitiyor. Geçen ayın biletleri satışa çıkar çıkmaz 4 saatte bitti mesela. Lüküs Hayat'ın sevilmesi, marka olması da bunda etkilidir
01 Aralık 2014 04:41 | kültür sanat
Meslektaşımız ve Malatya'daki mihmandarımız Eşref Akgün ile bir caddeden geçiyorduk, “Burası, Fahri Kayahan Caddesi” dedi; “Malatyalı Fahri var ya…” Sözün devamını Aksiyon'un Kültür-Sanat Şefi Murat Tokay getirdi: Sarı Kurdelem Sarı türküsünün, Gönül Yarası'nda Meltem Cumbul'un söylediği Ayrılık Ateşten Bir Ok'un ve daha yüzlerce türkü ve şarkının bestecisi, söz yazarı ve icracısı Fahri KayahanMalatya, iş dünyasından siyasete, sinemadan müziğe, medyadan edebiyata hayatın hemen her alanında önemli isimler yetiştirmiş bir şehir. Öyle ya, memlekete iki Cumhurbaşkanı vermiş kaç şehir var? Ayrıca, kayısı gibi bir meyvesi var. Buna rağmen, Malatya Uluslararası Film Festivali şehir için çok önemli bir değer. ‘Doğumuna' tanıklık ettiğimiz için gönlümüzdeki yeri de başka. Ancak -o klasik tabirle- ilgili kişi ve kurumlar şapkalarını önüne koymalı artık. Zira festival, teknik aksaklıklar (çeviri ve altyazı sorunları) bir yana, film seçkileri, heyecan uyandırmayan programı ve ‘ünlü' konuk tercihleri ile alarm veriyor. Her şeyden önce festivali ‘dostlar alışverişte görsün' havasından kurtarmak gerekiyor. Valiliğin gayretleri, belediyenin desteği ve yerel kuruluşların katkılarıyla düzenlenen festival, ‘yapılmış olmak için yapılan' bir etkinlik algısından sıyrılmalı. Malatyalıların, dahası İnönü Üniversitesi öğrencilerinin ufkunu açacak bir festival olmalı. Yıllardır kayda değer bir iş yapmayan birkaç Yeşilçam yıldızının gönlü olsun diye yapılan söyleşi ve etkinlikler ile ‘halkla buluşma'nın sağlanması ancak kağıt üzerinde kalır. Üniversitede yapılan kısa film atölyesi, sinema yazarları ve yönetmenler ile buluşmalar bu konudaki güzel örnekler; gençlere vizyon sağlayacak bunun gibi etkinlikler artırılabilir. DİĞER FESTİVALLERDEN KALANLAR… Festival takvimi ve yarışma filmlerinin seçkisi üzerinde ciddiyetle durulması gereken başka bir konu. İstanbul, Adana, Ankara ve Antalya festivallerinden sonra yapılan Malatya Film Festivali'nin ulusal yarışmasına haliyle ‘ıskarta' filmler kalıyor. Yapım ekipleri alınmasın, fakat diğer festivallere kabul edilmemiş ya da başvursa bile seçilmeyecek filmler Malatya'da yarışıyor. Bu da festivalin kalitesini önemli ölçüde düşürüyor. Bu yıl, film ekiplerinin Malatya'da bir iki kişiyle ya da sadece yapımcıyla temsil edilmesinin de etkisiyle film gösterimlerinin yapıldığı mekanlarda festival havasından söz etmek zor. Uluslararası yarışma filmlerinin de ulusal yarışmadan geri kalır yanı yok. Yarışma dışı yabancı film seçkilerini izlemek ise birkaçı hariç (Leviathan, Miss Julie, Arayış, Yuvaya Dönüş, Geronimo, Özgürlük Dansı…) seyirci için ciddi bir sabır imtihanı. ‘Ünlü' konuk tercihleri, festivalin yakalamaya çalıştığı ivmeyi frenliyor. Türkmen sinemasını dünyaya tanıtan Hocakulu Narlıyev tercihi isabetli sayılabilir, fakat onda da çeviri faciası yaşandı. Aynı kriz, Nastassja Kinski'nin basın toplantısında tekrar etti. “Ben çevirmen değilim” diyen bir genç arkadaş, iyi niyetli de olsa, yarım yamalak çevirisiyle zaten kötü geçen toplantıyı iyice eksiltti. Yaklaşık 25 yıldır sönük bir yıldız olan Nastassja Kinski tercihi de hayli tartışmalı. Cami gezip kayısı döneri kesmesi dışında kayda değer bir şey yapıp söylemeyen Kinski, basının karşısına da ‘tuhaf' bir halde çıktı. Kinski'nin durumu hakkında kulislerde daha fazlası da konuşuldu ama o söylentileri magazin gazetecilerine havale edelim. Narlıyev ve Kinski, kariyerleri itibarıyla önemli isimler. Ancak Malatya'ya gelen konuklar, özellikle de yabancı konuklar, sinemaseverleri ve gençleri heyecanlandıracak isimler olmalı. Her şeyden öte, gençlerin karşısına çıkıp Masterclass dersi verebilmeli, hiç olmazsa bir atölyeye katılmalı. Turistik konuklar, festivali de ‘turistik' bir festivale dönüştürür. Beşinci yılını doldurarak gelecek adına umut veren Malatya Uluslararası Film Festivali, göz ardı edilen bu sorunlarla yüzleşmediği takdirde ciddi sıkıntılarla karşılaşmaya hazır olmalı. Kağıt üzerinde her şey yolunda gösterilerek bir müddet daha yol alınabilir; fakat bu sıkıntılar bir yerde patlarsa ciddi emek ve fedakârlıklarla başlayan festival dağlara salınıp ardından türkü yakılabilir.
28 Kasım 2014 02:48 | kültür sanat
Meslektaşımız ve Malatya’daki mihmandarımız Eşref Akgün ile geniş bir caddeden geçiyorduk. “Burası, Fahri Kayahan Caddesi” dedi; “Malatyalı Fahri var ya…” Sarı Kurdelem Sarı türküsünün, Ayrılık Ateşten Bir Ok’un ve daha yüzlerce türkü ve şarkının bestecisi, söz yazarı ve icracısı Fahri Kayahan.Malatya, iş dünyasından siyasete, sinemadan müziğe, medyadan edebiyata kadar hayatın hemen her alanında önemli isimler yetiştirmiş bir şehir. Buna rağmen, Malatya Uluslararası Film Festivali şehir için çok önemli bir değer. ‘Doğumuna’ tanıklık ettiğimiz için gönlümüzdeki yeri de başka. Ancak ilgili kişi ve kurumlar şapkalarını önüne koymalı artık. Zira festival, teknik aksaklıklar (çeviri ve altyazı sorunları) bir yana; film seçkisi, heyecan uyandırmayan programı ve ‘ünlü’ konuk tercihleri ile alarm veriyor.Festival takvimi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konu. İstanbul, Adana, Ankara ve Antalya festivallerinden sonra yapılan Malatya Film Festivali’nin ulusal yarışmasına diğer festivallere kabul edilmemiş ya da başvursa bile seçilmeyecek filmler kalıyor. Bu da festivalin kalitesini düşürüyor. Uluslararası yarışma filmlerinin de ulusal yarışmadan geri kalır yanı yok. Yarışma dışı yabancı film seçkilerini izlemek ise birkaçı hariç (Leviathan, Miss Julie, Arayış, Yuvaya Dönüş, Geronimo, Özgürlük Dansı…) seyirci için ciddi bir sabır imtihanı.SÖNMÜŞ YILDIZLAR GEÇİDİ‘Ünlü’ konuk tercihleri, festivalin yakalamaya çalıştığı ivmeyi frenliyor. Yaklaşık 25 yıldır sönmüş bir yıldız olan Nastassja Kinski tercihi hayli tartışmalı. Cami gezip kayısı döneri kesmesi dışında kayda değer bir şey yapıp söylemeyen Kinski, basının karşısına da ‘tuhaf’ bir halde çıktı. Kinski’nin durumu hakkında kulislerde daha fazlası da konuşuldu ama o söylentileri magazin gazetecilerine havale edelim. Hocakulu Narlıyev ve Nastassja Kinski, kariyerleri itibarıyla önemli isimler. Ancak Malatya’ya gelen konuklar, özellikle de yabancı konuklar, sinemaseverleri ve gençleri heyecanlandıracak isimler olmalı. Her şeyden öte, gençlerin karşısına çıkıp Masterclass dersi verebilmeli, hiç olmazsa bir atölyeye katılmalı. Turistik konuklar, festivali de ‘turistik’ bir festivale dönüştürür.Beşinci yılını doldurarak gelecek adına umut veren Malatya Uluslararası Film Festivali, göz ardı edilen bu sorunlarla yüzleşmediği takdirde ciddi sıkıntılara hazır olmalı. Kâğıt üzerinde her şey yolunda gösterilerek bir müddet daha yol alınabilir; fakat bu sıkıntılar bir yerde patlarsa ciddi emek ve fedakârlıklarla başlayan festival dağlara salınıp ardından türkü yakılabilir. ALİ KOCA MALATYA
28 Kasım 2014 01:59 | kültür sanat
20. Gezici Festivali yarın Ankara’da başlıyor. Eskişehir ve Sinop’a da uğrayacak festivalin ‘Dünya Sineması’ bölümünde dikkat çekici bir film gösterilecek. Altı ünlü yönetmen, ‘Eğer binalar konuşabilseydi, kendileriyle ve bizimle ilgili ne söylerlerdi?’ sorusuna Kültür Katedralleri adlı film ile cevap veriyor. Berlin Filarmoni, Rusya Ulusal Kütüphanesi, Oslo Opera Binası konuşturulan kültür merkezleri arasında.-Bu yıl, 20. yılını kutlayan Gezici Festival, yarın Ankara’da başlıyor. Festival, Ankara’dan sonra 3-7 Aralık tarihleri arasında Eskişehir’e, 5-8 Aralık’ta ise Sinop’a konuk olacak. Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla her yıl dikkat çeken festivalde bu yıl Sinema Aşkına!, Dünya Sineması, Türkiye 2014, Gerçeğe Açılan Üç Kapı, Müzede Bir Gün, CANAN: Uyandıran Masallar, Osmanlı’dan Manzaralar, Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri bölümleri izleyiciyle buluşuyor.Bu yıl festival kapsamında gösterimi yapılacak Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture), her yıl farklı ülkelerden çarpıcı filmleri izleme imkânı sağlayan Dünya Sineması bölümünde yer alıyor. Türk Serbest Mimarlar Derneği’nin katkılarıyla gerçekleşecek gösterimde izleyicisiyle buluşacak olan Kültür Katedralleri, festivalin en ilgi çekici filmlerinden biri olarak öne çıkıyor. Eğer binalar konuşabilseydi, kendileriyle ve bizimle ilgili ne söylerlerdi? Türkiye’de ilk kez gösterilecek Kültür Katedralleri, bu soruya şaşırtıcı cevaplar sunuyor. Yapımcı Wim Wenders, bu üç boyutlu projede kendisi de dahil olmak üzere farklı yönetmenin, her biri gerçek katedral olmasa da “kültür katedrali” olarak değerlendirilen kamusal binalara adanmış kısa filmlerini bir araya getiriyor: Berlin Filarmoni Orkestrası (Wim Wenders), Rusya Ulusal Kütüphanesi (Michael Glawogger), Halden Hapishanesi (Michael Madsen), Salk Enstitüsü (Robert Redford), Oslo Opera Binası (Margreth Olin), Pompidou Merkezi (Karim Aïnouz) beyazperdeye yansıtılıyor. Film seyirciyi adı geçen kültür binalarında gezdirirken onlarla konuşma imkânı sağlıyor.İlk gösterimi Berlin Film Festivali’nde yapılan Kültür Katedralleri, insan eliyle oluşturulan yapıların perspektifinden insan hayatını mercek altına alıyor. Mesela “Ben yeniyken, insanlar beni görünce çok şaşırıyorlardı.” der Pompidou Merkezi. Wenders’in 50 yıllık Berlin Filarmoni binası üzerine çektiği film ise bir zamanlar Potsdam Meydanı’nın yanındaki boş arazide mahsur kalmış fakat artık modernite tarafından kuşatılmış bir yapı üzerine sevimli bir çalışma. Robert Redford’un Kaliforniya’daki Salk Enstitüsü ve oradaki bilim insanları üzerine filmi ise tatlı bir sürpriz. Diğer filmler hakkında ayrıntılı bilgi: www.ankarasinemadernegi.org.Müzede sanat dolu bir gün...Festivalin 20’nci yıl sürprizlerinden “Müzede Bir Gün” bölümünde, bu yıl Venedik Film Festivali’nde ‘Yaşam Boyu Başarı’ ödülü alan sinemacı Frederick Wiseman’ın yönettiği National Gallery ve Jem Cohen imzalı Ziyaret Saatleri (Museum Hours) sinemaseverlerle buluşacak. Önceki filmlerinde izleyiciyi Paris Opera Binası, Berkeley Kampüsü ve Central Park’ta gezdiren ve mekanlara ses veren 84 yaşındaki yönetmen Frederick Wiseman imzalı National Gallery, görsel hikâye anlatıcılığının yepyeni bir formu olarak öne çıkıyor. Son dönemde hayranlık duyduğu kurumlara odaklanan Wiseman’ın çizdiği bu üç saatlik National Gallery portresi, sadece görünenin ardına yapılan bir gezinti olarak kalmıyor, duvarda asılı sanat eserleriyle ilgili görünmeyen emeği de öne çıkarıyor. İlk gösterimi Cannes Film Festivali’nde yapılan film, görsel hikâye anlatımı üzerine bir deneme niteliğinde.New Yorklu sinemacı Cohen’in en ilginç işlerinden biri olan, Locarno Film Festivali’nden ödüllü Ziyaret Saatleri ise orta yaşlı müze bekçisi Johann’ın hikâyesini konu alıyor. Film, Viyana’daki büyük Sanat Tarihi Müzesi’nde geçiyor. Sessizlik içinde sürdürdüğü işi nedeniyle geri planda kalan Johann, müze ziyaretçilerini, onların sanat eserlerini izlediği gibi dikkatle izler. Bu arada, Anne ile karşılaşır. Kuzeninin hastalığı nedeniyle kente gelen Anne ile Johann’ın arasındaki ilişki, Ziyaret Saatleri’nin bir parçasıdır. Film, izleyiciyi hem müze içinde hem de Viyana sokaklarında tuhaf bir gezintiye çıkarıyor. National Gallery, 30 Kasım Pazar günü, Ziyaret Saatleri ise 2 Aralık Salı günü Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde izleyicisiyle buluşacak.
27 Kasım 2014 05:01 | kültür sanat

sayfa sayısı: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11


Hakkımızda  -  İletişim  -  Gizlilik  -  Firma, Mekan Kayıt

© 2007-2008 ankaradaki.com,  8.0.087