Ana Sayfa     Haberler     Firmalar, Mekanlar     Harita     Hava Durumu    

Ankaralılar için özel derlenmiş haberler. Çeşitli kaynaklardan (hürriyet, milliyet...) Ankara'yla ilgili haberler tek bir yerde toplanıyor.


Ankara Kültür Sanat Haberleri


Günümüzün önemli minyatür sanatçılarından Nilgün Gencer, sanatta 44. yılını doldurdu. 1970’te Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa Tıp Tarihi Kürsüsü Geleneksel Türk Sanatları Atölyesi’nde başlayan serüveni, şimdilerde Mim Sanat Akademisi’ndeki hocalığı ile devam ediyor.Gencer, Ünver’in rahle-i tedrisinden geçtikten sonra 1976’da Milli Eğitim Bakanlığı Türk Süsleme Sanatları bölümünden diploma aldı. Bugüne kadar 13 kişisel sergi açtı, 100’ün üzerinde karma sergiye katıldı. Eserleri Avrupa ve Amerika’da özel koleksiyonlarda bulunuyor. Özellikle 27 eserden oluşan Antalya’daki medeniyetleri anlattığı serisi ile hemen akabinde başladığı şehir minyatürleri pek çok sanatçıya ilham oldu, olmaya devam ediyor. Eserlerini ‘çağdaş minyatürler’ olarak tanımlayan Gencer’in, “Minyatürümüzde İran tehlikesi var.” tespiti, hem Osmanlı’dan miras kalan bu sanatın günümüzde geldiği noktayı, hem de yetişen sanatkârların durumunu göstermesi bakımından oldukça önemli. Mutlaka üzerinde düşünülmesi gerekiyor.Sergide, başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürü yer alacak.Nilgün Gencer, eski İstanbullulardan. Laleli’de dünyaya geldi, 16 yaşına kadar ailesiyle birlikte burada yaşadı. Daha sonra Bakırköy Sayfiye Sokak’ta, şimdi apartman olan bahçeli evlerinde büyüdü. Yaşamını, eşi Savaş Gencer ile hâlâ o evde sürdürüyor. Gencer ile Ünver’in atölyesinde başlayan ve 8 Ekim’de Beyoğlu Sanat Galerisi’nde açılacak “44 Yıl & Türkiye Minyatürleri” sergisine uzanan sanat yolculuğunu konuştuk. Başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürünün yer alacağı sergi 18 Ekim’de sona erecek.Minyatürle ilgilenmeye nasıl başladınız?Babam Süleyman Karabakal sayesinde. Süheyl Ünver ve babamın uzun yıllara dayanan dostlukları vardı. 1980’de vefat edene kadar matbaacılık yaptı kendisi. Cağaloğlu’nda İstanbul Valiliği’nin karşısında Nur Basım Evi ve hemen yanındaki sokakta Bakal Mücellithanesi bizimdi. Babam, Süheyl Hoca’nın müridi gibiydi. Onun bütün eserlerini titizlikle yayınladı, ayrıca ciltlerini yaptı. Ondan bahsederken “Matbaada yere düşen o küçücük kağıtları bile bize attırmaz, değerlendirir, mutlaka bir şeyler yazar, çizerdi.” derdi.Ne kadar hassas… Süheyl Ünver’in arşivciliğini bütün öğrencileri her fırsatta dile getiriyor. Evet, inanılmaz bir arşivciydi. Biliyorsunuz kendisi aynı zamanda dahiliye uzmanı. Bir köşke hasta bakmaya gidiyor. Orada bir desen görüyor. İşi bittikten sonra “Efendim izninizle, tıbbî görevimi yerine getirdim, şimdi bu deseni arşivlemek durumundayım.” diyerek desenin çizimini yapıyor. Saniyesini boş geçirmeyen, olağanüstü bir kişilik.Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa’daki atölyesine ilk ne zaman gittiniz? Resme ilgim olduğu için babam bir gün, “Bak seni bir yere götüreceğim, çok şaşıracaksın.” dedi. İlk onunla gittim. 1970 yılıydı. Kendisi iyi bir cilt ustasıydı, varaklı ciltlere altın yapıştırırdı, çok farklı bir yöntemi vardı. Bana da göstermişti. Hatta atölyede altın yapıştırma dersi işlenirken öğrenmeme yardım etmişti. Süheyl hoca “Baban iyi bir usta, ondan bu işi öğren.” demişti. Ben 19 yaşının havailiği ile söylediğinin ciddiyetini anlayamadım.Atölyeye girdiğinizde ne hissettiniz?Önce cazip gelmedi. Sonra fark ettim ki, bambaşka bir ortam. Fransız bir hanım yeşil çanağın içinde altın eziyor, sonra o altın minyatüre dönüşüyordu. Çok etkilemiştim. Beni minyatürle tanıştıran olaylardan biri budur. O kase yıllar sonra gelip beni buldu. O da ayrı bir hikayedir.Nasıl bir hikaye?2013 yılının kasım ayında Süheyl Ünver’in yeğeni, minyatür ve tezhip sanatçısı Ülker Erke, benim de şimdi hocalık yaptığım Ümraniye’deki Mim Sanat Akademisi’ne konferans için gelmişti. Kaseyi o zaman buraya hediye etti, daha doğrusu emanet etti. Minyatürle tanıştığım atölyeden bir parça ile yıllar sonra hocalık yaptığım akademide tekrar buluşmak manevi bir anlam taşıyor elbette. Süheyl Ünver atölyesinde beni etkileyen ikinci şey ise kültürümüze yabancıların gösterdiği ilgiydi.Ortamda dikkatinizi çeken ne oldu ki?Bir kere derslerde çok fazla yabancı vardı. Delegelerin, büyükelçilerin, profesörlerin eşleri… Atölyede her gün Almanca, İngilizce, Fransızca, Türkçe sanat tarihi dersi verilirdi. Uluslararası bir platform gibiydi orası. Ben zaten o kadar yabancıyı görünce kendimi kötü hissettim. Hiç ilgilenmediğim sanat dallarına yabancılar hayrandı. Çok utanmıştım. Bu olay gözlerimi açtı. Minyatür ve resim arasındaki ilişki de içimdeki sanat aşkını tetikledi.Süheyl Ünver nasıl bir hocaydı, onunla ilgili başka neler hatırlıyorsunuz?Atölyedeki camekanlı odasından çıkıp konuşmaya başlayınca herkes kalemini alır, not tutardı. Eğer bir kişinin not almadığını görse, ta ki o kişi eline kalem alıncaya kadar susardı. Büyülenmiş gibi dinlerdik kendisini. Her sözü altın değerindeydi bizim için. Yaşam felsefem olarak yıllarca hep bu sözleri benimsedim. Biri şöyledir: “Fırçanıza sahip çıkın, herkes sizi bıraksa da o bırakmaz.” Zengin bir dekoru vardı o atölyenin. Sistematik çalışırdık. Disiplinliydik. Herkes işini bilirdi. Ben mesela oradan mezun olduktan 20 yıl sonra özgün çalışmaya başladım.Neden?Minyatür sanatına saygımdan. Aslında özgün çalışma konusunda içimde çok şey vardı ama rastgele bir kompozisyon yapar da minyatüre zarar veririm, tarihe karşı yanlış yaparım diye çok korktum, cesaret edemedim.Artıları, eksileri ne oldu bu düşüncenizin?Bazıları Süheyl Hoca’yı yanlış tanıyor. Geleneksel çizgiden şaşmadığı, yeniliklere açık olmadığı söylenir. Bu doğru değil.Süheyl Hoca, son derece yeniliklere açıktı. Bunun bire bir tanığıyım. 1975 yılıydı. Bir gün bana ‘seninle bir yere gidiyoruz’ dedi, peşine düştüm. İstanbul Üniversitesi’nde Meliha Terzioğlu’nun odasına gittik. Hocam beni, “İşte portreyi yapacak kızımız.” diye tanıttı. Tabi benim elim ayağım titriyor. İstanbul Matematik Araştırmaları Enstitüsü’nün (1971) kurucusu Nazım Terzioğlu’nun portresini yapmamı istediler. Nazım bey, üniversitenin rektörlüğünü de yapmış önemli bir şahsiyet. Siyah beyaz bir fotoğrafını verdiler. Hocanın yönlendirmeleri doğrultusunda portreyi minyatür yorumuyla çalıştım. O portre hâlâ enstitüdedir. “Sanat taklitle öğrenilir ama taklitle ilerlemez.”, “Maziye dönülmez ama hız alınır.” gibi sözleri onun yeniliğe açık olduğunu gösterir. Ayrıca geleneksel sanatlar onun çabalarıyla günümüze taşındı.Hocanın öğrencileriyle birebir iletişimi nasıldı peki? Yanlış yapan öğrencisini asla incitmezdi. “Her yanlış bir nakıştır. O yanlışı düzeltirken doğrusunu öğreneceksin.” derdi. Özellikle röprodüksiyon derslerinde birebir çalışıldığı için hata yapılırdı. Çok tatlı bir üslubu vardı. O yanlışı hikaye anlatarak düzeltirdi: “Size bir mektup gelmiş, bu mektubu okumaya vaktiniz olmamış. Sonra da cebinize atmışsınız. Günün birinde cevap yazmanız gerekmiş. Ama hâlâ mektubu okumamışsınız. Şöyle başlıyorsunuz cümleye; sevgili arkadaşım gönderdiğin mektubu aldım. Sanıyorum iyisinizdir. Umarım çocuklar da iyidir... Hep varsayımlar üzerine kurulu cümleler...” Bu hikayeyi dinleyince anlardık ki, minyatürler geçmişten gelen mektuplardır. O mektupları iyi okursak gönderilen mesajı anlar ve minyatürü daha ileri taşırız.Tamamen minyatüre geçişiniz nasıl gelişti? Tabi ki atölyede, belli bir süreçten geçiyor, tezhip eğitimi alıyorsunuz. Süheyl Hoca resim yeteneğimi keşfedince minyatüre geçişimi hızlandırmak için bana 1950’li yılların gazetelerinden kestiği resimlerle mimik çalıştırdı. Tezhipte aynı çiçeği yüz kere tekrarlamak bana cazip gelmiyordu. İkinci çiçeği başka yapmalıyım, üçüncüsü daha başka olmalı. İçimdeki dürtü tekrar yapmaya mani oluyordu.Kaç yıl orada ders aldınız?Sekiz sene. 1978’de atölyeden mezun oldum. O dönemin diğer hocaları Azade Akar, Melek Antel’den de feyz aldım. Cahide Keskiner’in de öğrencisi oldum. 1989’da Cerrahpaşa’ya geri döndüm.O zamana kadar ne yaptınız, neredeydiniz? Çalışmalarıma evde devam ettim. 1977’de evlendim zaten. Kızım oldu. 1980’de ise önce babamı, beş ay sonra da annemi kaybettim. Benim için zor bir süreçti. Minyatüre ara vermek zorunda kaldım. Daha sonra özel galerilerde ders verdim. Moda ve tekstil alanında çalışmalarım oldu.Bu çalışmalarınız pek bilinmiyor. Hatta hiç bilinmiyor. Biraz bahsedebilir misiniz? Bir modaevi tarafından 1976 yılında Hilton Oteli’nde uluslararası moda festivali düzenlendi. İpek, deri ve güderi üzerine geleneksel Türk motifleriyle kombinasyonlar hazırladım. Çok beğenildi bunlar. Sonra uluslararası moda festivallerine, ihracat fuarlarına katıldım. Londra, Paris, Milano… O zamanlar Türkiye’de ilk defa böyle şeyler yapılıyordu. 1976’da kumaş boyası yoktu ülkemizde. Hiç unutmuyorum, babamın matbaasında bir genç vardı. Bana öyle güzel, metalik renkler hazırlamıştı ki, o renklere hâlâ hayranım. Güderi üzerine sürdüğünüz zaman rüya gibi desenler ortaya çıkardı.Cerrahpaşa’ya neden tekrar dönmek istediniz?Artık ben de başkalarına faydalı olayım diye. Çok değerli hocam Ülker Erke ile o zaman tanıştım. Ülker Hoca’dan özgün olma konusunda büyük destek aldım, beni cesaretlendirdi. Fakat sekiz ay sonra eşimin işi nedeniyle Antalya’ya göç etmek durumunda kaldık. Tabi ki iki gözüm iki çeşme. Hocam beni teselli etmek için “Ne ağlıyorsun, al sana konu. Antalya’yı çalış.” dedi. Bu sözü beni çok etkiledi.Ve belgesel niteliğindeki medeniyet ve şehir minyatürleri serinize başlamış oldunuz…Evet, Yaşayan Medeniyetler serisini orada yaptım. Antalya’da 27 antik kent vardır. Paleolitik çağdan başlar, Hellenistik, Likya, Pers diye devam eder. Bütün kalıntılar önünüzdedir. Şehirde iz bırakan tüm uygarlıkların peşine düştüm, araştırdım, okudum.Şehrin kendisi zaten doğal müze...Olağanüstü bir ortam. Tarihi, görselliği, her şeyi ile müthiş bir atmosfer. 1989’da doğa o kadar tahrip edilmemişti, otel zincirleri sonradan çoğaldı. Portakal bahçelerinin arasında binbir çiçekle karşılaşırdınız. Doğa size bütün kopyaları veriyordu.İlk önce hangi medeniyeti çalıştınız?Perge antik kentini. Likya, Phaselis, Olympos ve Kleopatra, Aspendos ve Belkıs, Side, Arikanda ile devam ettim. Selçuklu döneminden Yivli Minare, paleolitik çağdan Karain Mağarası... Bu mağaranın günümüzdeki halini de Kaybolan Cennet Taşa Dönüş adıyla çizdim. Ayrıca Antalya folklorunu anlatan kıyafetler, Ulupınar yöresinin doğal güzellikleri, hangi antik kentin nerede olduğunu gösteren genel Antalya minyatürü,Tahtalı Dağı ve Üç Adaları da çalıştım. Antalya’nın çiçeği, böceği bu hikayelerde/minyatürlerde zaten var. Ben rasgele bir şey yapmaktansa kalıcı eser vermek, kültürümüzü minyatür diliyle anlatmak istedim. Okumayı sevmeyen bir toplumuz. En azından küçücük karede birçok şey anlatılabilir. Minyatürü güçlü kılan yönü de bu. Benim minyatürlerimde her kareyi büyüttüğünüzde bir tablo ile karşılaşırsınız. Estetik dengeyi kurduktan sonra minyatürde sınırlarınız genişliyor.Antalya’da hangi ilçeye yerleşmiştiniz? Eşim Tekirova'daki Phaselis Princess Oteli’ne müdür olarak atanmıştı. Medeniyet minyatürlerini çalışırken otelin sanat yönetmenliği teklif edildi. Yabancı konuklara haftada 16 saat ders vermeye başladım. “15 günde neler yapabilirsiniz?” diye programlar hazırladım, lobide mini sergiler düzenledim. Bu dersler o kadar ilgi gördü ki, otele giren konuklar hemen derse yazılıyordu. Almanya’dan, Avusturya’dan öğrencilerim oldu. Oralarda daha çok tanındım. Otelden ayrılan, bir yıl geçmeden tekrar gelirdi. Eşimden öğrendiğim Almanca ile bir anlamda kültür elçiliği yaptım. 1991’de Antalya’dan İstanbul’a geri döndük.Yaşayan Medeniyetler serisi sergilendi mi, şimdi neredeler?Antalya’da Galeri Ansan'da, İstanbul’da Basın Müzesi'nde ve Cerrahpaşa Temel Bilimler Binası’nda sergilendi. Üç tanesi de kayboldu. 1992'deDevlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin yarışmasına katılmıştım, üç eserim bana iade edilmedi. Satılmasını istemediğimi söylediğim halde satıldı dediler, parası da ödenmedi. Sonra kayboldu dediler, nihayetinde yabancı bir devlet büyüğüne hediye edildiğini duydum. Eserlerin peşine düştüm, davalar açıldı ama daha fazla uğraşamadım… Yakın zamanda ise başka bir dava kazandım.Ne davası?1991’de Basın Müzesi’nde Yaşayan Medeniyetler sergisi açtığımda Samsun Çarşambalı yazar Turgut Çeviker, eserlerimi görünce bana bir teklifte bulundu. Çarşamba’nın kent yıllığını hazırladığını, şehirle adı bütünleşen Çarşamba’yı Sel Aldı türküsünün hikayesini derlediğini ve kitapta buna yer vereceğini söyledi. Benden de türkünün minyatürünü yapmamı istedi. Kabul ettim. 14x20 ebatında üç parça halinde minyatürü teslim ettim. Kitap, 1992’de İris Yayınları tarafından 1500 adet basılarak yayınlandı. Fakat belediye, 2000’li yılların ortalarında, Yeşilırmak Köprüsü’nün doğu duvarına üç minyatürümün rölyefini yaptırmış. Yanına da hikayeyi koymuşlar. Eserime teveccüh gösterilmesi güzel bir şey. Fakat ne benden, ne de Turgut Bey’den izin alındı. İzin alınmadığı gibi rölyefi yapan akademisyen imzasını atmış esere. 2008’de Çeviker ile birlikte dava açtık. Altı yıl sürdü dava ve Nisan 2014’te sonuçlandı. Bana 10 bin TL, Çeviker’e de 5 bin TL ödendi.Emeğiniz boşa gitmemiş…Aaa evet, yıllar sonra… (Gülüşmeler). Parayla pulla hiç işim olmadı bugüne kadar. Çevremdekiler bilir ki eserlerimi satamam. 2013 Nisan’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda geleneksel sanatlarla, modern sanatları bir araya All Arts İstanbul Klasik ve Modern Sanat Fuarı düzenlendi. İlk kez yapılıyordu. Ben de katıldım bu fuara ve şehir minyatürlerimin bir kısmını orada sergiledim. Ünlü bir siyasetçinin eşi, İstanbul minyatürümü çok beğendi, almak istedi. Satmak istemediğim için oldukça yüksek bir rakam söyledim: 400 bin TL. Ona rağmen üç gün boyunca geldi, gitti. Fuar zaten beş gündü. Her gelişinde beni çarpıntı tuttu. En sonunda, “Ben kızımı evlendirdim, başkasına verdim, minyatürümü kimseye veremem.” dedim. ‘2,5 yıl sürdü bunu yapmam, kızımı 9 ayda doğurdum’ diye aramızda espri bile yaptık.Parası cazip gelmiyor mu?Ben eşinin maaşıyla geçinen biriyim. İşin parasında değilim. Gerçekten çarpıntı tuttu, ‘ya verirsem, giderse bu resim’ diye. Ne yapayım böyle kötü bir uyum var!Bugüne kadar yaptığınız bütün eserler aile koleksiyonunuzda mı peki?Antalya konulu eserler gitti tabi. Mesela sadece para ya da onlardan ayrılamamam değil. Ben belgesel nitelikli minyatürler çalışıyorum. Düşünün, 40 şehrin minyatürü 25 yılımı aldı. ‘Şunu da ilave edeyim, bunu da’ derken işim uzuyor, parçaları bozamıyorum. Seri tamamlanmadığı, ben de misyonumu yerime getirmediğim için eserlerimi satamıyorum. Çünkü onlar kültür hizmeti olarak geleceğe kalacak. Minyatürlerim benden sonraki kuşaklara gönül borcumdur.Şehir minyatürlerine ne zaman, nasıl başladınız?Antalya’dayken başlamıştım, İstanbul’a döndükten sonra devam ettim. İlk önce Diyarbakır’ı çalıştım. Biliyorsunuz 90’lı yıllar, terörün en yoğun yaşandığı zamanlardı. Böyle bir dönemde şehir minyatürlerine oradan başlamamı ilahi bir lütuf olarak görüyorum. Terörle anılan bu bölgeler, aslında ileri uygarlıkların yaşadığı yerler. Diyarbakır’da onuncu yüzyılda 140 bin kitap resimlenmiş, ciltlenmiş. Zengin bir kültür ve ticaret merkezi. Aşağı yukarı o bölgedeki bütün illeri çalıştım, 3-4 tanesi eksik. Kültürün bu kadar ilerlemiş olduğu bir bölgede hâlâ terör yaşanması çok yazık.Doğu ve Güneydoğu’dan sonra ne yaptınız?İstanbul’a ve diğer büyük şehirlere geçtim. Türkiye’nin her yerinden şehirleri çalışmaya devam ediyorum. 81 ili 2015 sonuna kadar tamamlayacağım. Diğer şehirleri öğrenci ekibimle bitirmeyi planlıyorum. Aslında bu çalışma şekline karşıydım, etik bulmuyordum. Baştan sona eserde kendi fırçamın izi olmalı diye düşünürdüm. Fakat tarihe baktığınızda Nakkaş Osman da bunu yapmış. Başka türlü seriyi bitirmem mümkün değil. Tabi her şey yine benim kontrolümde olacak.Çalışma disiplininiz nasıl?Kafamı hiç kaldırmadan günde 11 saat çalışırım. Adeta transa geçerim. Kaç saatte, ne kadar iş ortaya çıkardığımı mutlaka hesaplarım. Kimi eser iki yıl sürüyor. Türkiye minyatürümün altına “Sekiz mevsim, bir resim.” diye not düştüm. Çünkü kafamı kaldırdığımda bahar geçmiş, kış olmuştu. Öyle bir tutku minyatür…Mesela her şehrin bir rengi vardır. Onu mutlaka bulmam lazım. Ankara’yı çalışırken çok zorlandım. Ankara’nın rengi neydi ilk başta çözemedim. Lacivert olduğunu keşfedince şehri gece anlattım.‘Her şehrin bir rengi vardır’… İlginç olduğu kadar, ne güzel bir ifade…Minyatüre başlamadan, hatta eskizini çizmeden önce o şehirle ilgili ciddi bir araştırma süreci yaşıyorum. Bazılarını ziyarete gidiyorum. Zaman tüneli gibi bir tünelden başka bir tünele geçiyorum. Toprağın altını üstünü getiriyorum. Hangi madenin çıkarıldığına varıncaya dek, her şeyi öğreniyorum. Eskizleri tamamladığımda ise artık o ilde rüzgarın nereden estiğini, güneşin nereden doğduğunu ezberliyorum. Her eserin bir kimlik dosyası oluşuyor yani. Minyatürü yaparken de aynı anda arkeolog, duvar ustası, ressam, mimar, matematikçi oluyorsunuz. Bir de güncel çalışırım.Nasıl yani? Minyatür öyle bir sanat ki, geçmiş ile günümüzü bir arada anlatabilirsiniz. Olayların tarihsel seyri birbirine uzak olsa da hikayeyi belli bir disiplin içinde kurgulayabilirsiniz. Sanatçı zaten yaşadığı dönemi resmeder. Mesela İstanbul minyatürünü çalışırken Avrasya Feribotu’nun kaçırılması gündemdeydi (1996). Hatta gazeteci Uğur Dündar feribotun içine helikopterle inmişti. Gelişmeleri günlerce televizyondan takip etmiştik. Herkes gibi ben de çok etkilenmiştim bu olaydan. Dolayısıyla İstanbul minyatürüme bu feribotu yerleştirdim. Türkiye’de yapılan ilk arama kurtarma gemisi Amfibi’nin açılış töreninde de Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan vardı. O sırada Türkiye’yi yapıyordum. O gemi de haritamdaki yerini aldı.O zaman çalışmalarınızı modern minyatür olarak mı değerlendirmeliyiz? Çağdaş minyatürlerdir. Mesela İstanbul ile ilgili iki çalışmam var. Birincisinde Osmanlı dönemini anlattım. Boğaz Köprüsü’nün yerinde Fatih Sultan Mehmet ve atını görürsünüz. İkincisinin teması dünya başkenti İstanbul’dur. İstanbul’un simgelerinden biri lale olduğu için Boğaz’ın girişini lale formunda yaptım. Mimari dokular işin diğer boyutu. Kısa bir süre önce tamamladığım, sınır şehrimiz Hatay minyatürüne ise Suriye’yi ekledim. Hemen yanı başımızda yaşanan ve ülkemizi çok etkileyen bu savaşı görmezden gelemezdim.Sanatçı gözüyle baktığınızda İstanbul’u şimdi nasıl görüyorsunuz?İstanbul siluetini en iyi izleyebildiğiniz yerlerden biri, Bakırköy-Kadıköy deniz otobüsü hattıdır. Mim Sanat’a bu yoldan ulaşıyorum. Muhteşem bir İstanbul manzarası var, fakat arka fonda yükselen gökdelenler bana neyi ifade ediyor biliyor musunuz? İstanbul ölmüş, o gökdelenler de mezar taşı. Ve hızla çoğalıyor bu taşlar. Düşündükçe çok üzülüyorum.Bursa, Konya, Eskişehir… Sizin fırçanızda nasıl şekillendi?Bursa’nın karakteristik mimarisini resmettim. Kayak merkezi olmasını vurguladım. Konya’da günümüzde bulunmayan Selçuklu dönemi eseri Kubadabad Sarayı’nı, tarihi kalıntılardan birleştirerek aslına uygun canlandırdım. Alaeddin Keykubat, Hz. Mevlana’ya bugün türbesinin bulunduğu gül bahçesini tahsis etmiş. Onu anlatırken etrafını güllerle çevreledim. Mevlana’nın bilmek, bulmak, olmak ya da hamdım, piştim yandım diye aşina olduğumuz üç nokta felsefesini üç semazenle simgeleştirdim. Eskişehir’de bir bürokratın, isterse neler yapabileceğini gösterdim. Türkiye haritası minyatüründe ise her şehrin öne çıkan özelliği var.‘Türkiye ve şehir minyatürleri’ sergileri bir-iki yıldır arttı. Sanırım genç sanatçılara ilham kaynağı oldunuz.Evet doğru söylüyorsunuz, benim projemden sonra minyatürde Türkiye serileri başlatıldı. Birdenbire herkesin milli duyguları şahlandı. Tabi ki çevremizde herkes yıllardır şehir minyatürleri çalıştığımı bilir. Sanatçı olarak gençlere öncülük etmek elbette onurlandırıcı. Ama düşündüren konular da var. Ben 25 yılda 40 şehrin minyatürünü ancak tamamlayabildim. Şimdi bakıyorum, 81 il sergileri açılıyor. Kültürümüz söz konusu olduğunda daha titiz düşünmek ve çalışmak durumundayız. Fikir jimnastiği konusunda gerideyiz. Kopyala yapıştır mantığı hakim. “Sanat taklit yaparak öğrenilir, ama taklitle ilerlemez.” sözü Süheyl Hoca’dan bana armağandır, ben de yeni sanatkârlara hediye ediyorum.Bugüne kadar yaptığınız eser sayısı hatırınızda mı?Yaklaşık 200 civarında. Almanya’da ve Amerika’da özel koleksiyonlarda olanlar var. Antalya’dayken Lufthansa Hava Yolları’nın genel müdürü eşiyle birlikte gelmişti. Meşhur bir koleksiyoner olduğunu sonradan öğrendim. Amerika’da adımı duymuş, eser almak istedi ama satmıyorum dedim. Fakat benim için geldiğini öğrenince özel bir çalışma yapıp hediye ettim.Anka Kuşu minyatürünüz çok etkileyici. Hayatınızı derinden sarsan bir çalışma olduğu hissediliyor. Beş altı sene önce beynimden ciddi bir rahatsızlık geçirdim. Damar tıkanıklığı varmış, etrafımdaki her şey dönüyordu, çift görüyordum, yürüyemiyordum, bitmek bilmeyen mide bulantıları… Hafızam gidip geliyordu. Bakırköy’den dışarı çıkamaz hale gelmiştim. İyileştikten sonra küllerimden yeniden doğmuş gibi Anka Kuşu’nu yaptım. Tekrar hayata dönüşümü simgeliyor o çalışma. Arada farklı konularla da ilgilendim. Antalya’da yaşadığım dönemde su uzmanı olmuştum. Bu nedenle şelale minyatürlerim de vardır.Batı ya da resim sanatı sizi etkiledi mi?Batıdan çok, Doğu kültüründen etkilendiğimi söylemeliyim. Batı taş devrini yaşarken Doğu yazı çağına geçmişti bile. Tam tersine Batılı sanatçıların bizden etkilendiğini düşünüyorum. Rafaello’nun, Van Gogh’un minyatür kökenli çalışmaları var.Peki minyatürün günümüzdeki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Şu an minyatürde İran tehlikesi var. Herkes, son yılların en büyük minyatür üstadı olarak tanımlanan Mahmud Fersçiyan’ı (1930, İsfahan) taklit ediyor. Onun fantastik tarzının peşine takılmış gidiyor. Oysa Osmanlı minyatürünün özelliği sadeliktir, belgesel niteliğindedir. Osmanlı tarihi, kültürü tanınmadan İran kopya ediliyor. İran’a özenti, sanatımızı geriletiyor, minyatürümüzü dejenere ediyor.İran’ın bu kadar öne çıkmasının sebebi nedir?Birkaç nedeni var. Bizde Cumhuriyetle birlikte minyatürde kopuş yaşanıyor. İran’da müthiş bir fırça ilerlemesi söz konusu, yeteneği olan öne çıkıyor. Fersçiyan, Mehrengi bu isimler arasında. Ekol oluşturmuşlar. Fersçiyan doğaüstü bir yetenek, eserleri hakikaten müthiş, altyapısı sağlam. Humeyni döneminde oğlu öldürülünce Amerika’ya gidiyor. Sonra popüler oluyor. Ünlü müzelerde eserleri bulunuyor. Dikkat edin, her yerde İran eskizlerinin satıldığını görürsünüz, ayrıca bolca kitapları basılıyor. Minyatürü yeni öğrenenler, altyapı oluşturmadan o kitaplara bakarak İran’ın boyama tarzını taklit ediyor. Kitapların çoğalması iyi ama her şey kontrolsüzce kopyalanıyor. Eskiden derleme de bir disiplin içinde olurdu, iş derlemeden de çıktı. Oradan buradan bir şeyler alınarak yola devam ediliyor.Peki neden böyle?Biz tarihimizi ve minyatürümüzü tanıtamadığımız, sahip çıkamadığımız için minyatür İranlılara mal olmuş. Bir de minyatüre ait kaynaklar Arapça ve Farsça. Dolayısıyla Türk sanatçılar da İranlı zannedilmiş, hatta yabancı tarihçilerin bu konuda yanlı davrandığını düşünüyorum. Süheyl Hoca’ya kadar kaynaklarımıza sahip çıkamamışız. Hocanın en büyük sıkıntısı buydu.İki yıldır Mim Sanat Akademisi’nde ders veriyorsunuz. Bu süreç nasıl gelişti?Akademinin sahibi, mimar ve minyatür sanatçısı Fatma Kesgün ile 2008’de Deniz Müzesi’ndeki sergimde tanıştık ve gönül bağımız oluştu. Manevi şeyler benim için önemlidir. Minyatür sanatçımız Nusret Çolpan dönem arkadaşımdı, benden iki yıl sonra Süheyl Ünver Atölyesi’ne geldi. O zamanlar daha lise öğrencisiydi. Onun yeteneği hepimizi etkilemişti. Bir derse geldiğinde kaşık içine çalıştığı Boğaz Köprüsü’nün minyatürünü getirmişti. Daha köprünün temelleri bile atılmamıştı. Fatma, ‘Nusret Çolpan’dan ders aldım’ deyince –yeni vefat etmişti- birbirimize sarıldık, o ağlıyor, ben ağlıyorum. Öylece kenetlendik. Nusret’in onu bana emanet ettiğini hissettim. Fatma benim huyumu, suyumu, yaşamımı değiştirdi, ablalık duygularımı harekete geçirdi. Çarşamba ve perşembe günleri oradayım. Belli bir birikimim de var, onları aktarmak istiyorsunuz. Çok yanlışlar yapılıyor. Daha fazla kabuğumda durmayayım dedim. Süheyl Hoca’nın dediği gibi “Biz sonu belli olan senaryonun oyuncularıyız.”Şimdiki hoca-öğrenci ilişkisi hakkında fikriniz nedir?Tüm sanatlar gibi minyatür de hobi olarak yapılacak bir sanat değil. Gönül vermeniz lazım. Birlikte yol alacaksak eğer, öğrencimin beni hak etmesini isterim. Çünkü ben bütün yüreğimi, birikimlerimi ortaya koyuyorum, öğrencimi de kısa zamanda bu sanata kazandırarak zirveye taşımayı hedefliyorum. Onunla bütünleşiyorum, bir anda en yakınım oluyor, hatta onun menajerliğini üstleniyorum. Çiçek, böcek yapalım, güzel vakit geçirelim gibi bir tavrım bugüne kadar olmadı. Süheyl Ünver ekolünü devam ettiriyorum.
29 Eylül 2014 10:36 | kültür sanat
Günümüzün önemli minyatür sanatçılarından Nilgün Gencer, sanatta 44. yılını doldurdu. 1970’te Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa Tıp Tarihi Kürsüsü Geleneksel Türk Sanatları Atölyesi’nde başlayan serüveni, şimdilerde Mim Sanat Akademisi’ndeki hocalığı ile devam ediyor.Gencer, Ünver’in rahle-i tedrisinden geçtikten sonra 1976’da Milli Eğitim Bakanlığı Türk Süsleme Sanatları bölümünden diploma aldı. Bugüne kadar 13 kişisel sergi açtı, 100’ün üzerinde karma sergiye katıldı. Eserleri Avrupa ve Amerika’da özel koleksiyonlarda bulunuyor. Özellikle 27 eserden oluşan Antalya’daki medeniyetleri anlattığı serisi ile hemen akabinde başladığı şehir minyatürleri pek çok sanatçıya ilham oldu, olmaya devam ediyor. Eserlerini ‘çağdaş minyatürler’ olarak tanımlayan Gencer’in, “Minyatürümüzde İran tehlikesi var.” tespiti, hem Osmanlı’dan miras kalan bu sanatın günümüzde geldiği noktayı, hem de yetişen sanatkârların durumunu göstermesi bakımından oldukça önemli. Mutlaka üzerinde düşünülmesi gerekiyor.Sergide, başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürü yer alacak.Nilgün Gencer, eski İstanbullulardan. Laleli’de dünyaya geldi, 16 yaşına kadar ailesiyle birlikte burada yaşadı. Daha sonra Bakırköy Sayfiye Sokak’ta, şimdi apartman olan bahçeli evlerinde büyüdü. Yaşamını, eşi Savaş Gencer ile hâlâ o evde sürdürüyor. Gencer ile Ünver’in atölyesinde başlayan ve 8 Ekim’de Beyoğlu Sanat Galerisi’nde açılacak “44 Yıl & Türkiye Minyatürleri” sergisine uzanan sanat yolculuğunu konuştuk. Başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürünün yer alacağı sergi 18 Ekim’de sona erecek.Minyatürle ilgilenmeye nasıl başladınız?Babam Süleyman Karabakal sayesinde. Süheyl Ünver ve babamın uzun yıllara dayanan dostlukları vardı. 1980’de vefat edene kadar matbaacılık yaptı kendisi. Cağaloğlu’nda İstanbul Valiliği’nin karşısında Nur Basım Evi ve hemen yanındaki sokakta Bakal Mücellithanesi bizimdi. Babam, Süheyl Hoca’nın müridi gibiydi. Onun bütün eserlerini titizlikle yayınladı, ayrıca ciltlerini yaptı. Ondan bahsederken “Matbaada yere düşen o küçücük kağıtları bile bize attırmaz, değerlendirir, mutlaka bir şeyler yazar, çizerdi.” derdi.Ne kadar hassas… Süheyl Ünver’in arşivciliğini bütün öğrencileri her fırsatta dile getiriyor. Evet, inanılmaz bir arşivciydi. Biliyorsunuz kendisi aynı zamanda dahiliye uzmanı. Bir köşke hasta bakmaya gidiyor. Orada bir desen görüyor. İşi bittikten sonra “Efendim izninizle, tıbbî görevimi yerine getirdim, şimdi bu deseni arşivlemek durumundayım.” diyerek desenin çizimini yapıyor. Saniyesini boş geçirmeyen, olağanüstü bir kişilik.Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa’daki atölyesine ilk ne zaman gittiniz? Resme ilgim olduğu için babam bir gün, “Bak seni bir yere götüreceğim, çok şaşıracaksın.” dedi. İlk onunla gittim. 1970 yılıydı. Kendisi iyi bir cilt ustasıydı, varaklı ciltlere altın yapıştırırdı, çok farklı bir yöntemi vardı. Bana da göstermişti. Hatta atölyede altın yapıştırma dersi işlenirken öğrenmeme yardım etmişti. Süheyl hoca “Baban iyi bir usta, ondan bu işi öğren.” demişti. Ben 19 yaşının havailiği ile söylediğinin ciddiyetini anlayamadım.Atölyeye girdiğinizde ne hissettiniz?Önce cazip gelmedi. Sonra fark ettim ki, bambaşka bir ortam. Fransız bir hanım yeşil çanağın içinde altın eziyor, sonra o altın minyatüre dönüşüyordu. Çok etkilemiştim. Beni minyatürle tanıştıran olaylardan biri budur. O kase yıllar sonra gelip beni buldu. O da ayrı bir hikayedir.Nasıl bir hikaye?2013 yılının kasım ayında Süheyl Ünver’in yeğeni, minyatür ve tezhip sanatçısı Ülker Erke, benim de şimdi hocalık yaptığım Ümraniye’deki Mim Sanat Akademisi’ne konferans için gelmişti. Kaseyi o zaman buraya hediye etti, daha doğrusu emanet etti. Minyatürle tanıştığım atölyeden bir parça ile yıllar sonra hocalık yaptığım akademide tekrar buluşmak manevi bir anlam taşıyor elbette. Süheyl Ünver atölyesinde beni etkileyen ikinci şey ise kültürümüze yabancıların gösterdiği ilgiydi.Ortamda dikkatinizi çeken ne oldu ki?Bir kere derslerde çok fazla yabancı vardı. Delegelerin, büyükelçilerin, profesörlerin eşleri… Atölyede her gün Almanca, İngilizce, Fransızca, Türkçe sanat tarihi dersi verilirdi. Uluslararası bir platform gibiydi orası. Ben zaten o kadar yabancıyı görünce kendimi kötü hissettim. Hiç ilgilenmediğim sanat dallarına yabancılar hayrandı. Çok utanmıştım. Bu olay gözlerimi açtı. Minyatür ve resim arasındaki ilişki de içimdeki sanat aşkını tetikledi.Süheyl Ünver nasıl bir hocaydı, onunla ilgili başka neler hatırlıyorsunuz?Atölyedeki camekanlı odasından çıkıp konuşmaya başlayınca herkes kalemini alır, not tutardı. Eğer bir kişinin not almadığını görse, ta ki o kişi eline kalem alıncaya kadar susardı. Büyülenmiş gibi dinlerdik kendisini. Her sözü altın değerindeydi bizim için. Yaşam felsefem olarak yıllarca hep bu sözleri benimsedim. Biri şöyledir: “Fırçanıza sahip çıkın, herkes sizi bıraksa da o bırakmaz.” Zengin bir dekoru vardı o atölyenin. Sistematik çalışırdık. Disiplinliydik. Herkes işini bilirdi. Ben mesela oradan mezun olduktan 20 yıl sonra özgün çalışmaya başladım.Neden?Minyatür sanatına saygımdan. Aslında özgün çalışma konusunda içimde çok şey vardı ama rastgele bir kompozisyon yapar da minyatüre zarar veririm, tarihe karşı yanlış yaparım diye çok korktum, cesaret edemedim.Artıları, eksileri ne oldu bu düşüncenizin?Bazıları Süheyl Hoca’yı yanlış tanıyor. Geleneksel çizgiden şaşmadığı, yeniliklere açık olmadığı söylenir. Bu doğru değil.Süheyl Hoca, son derece yeniliklere açıktı. Bunun bire bir tanığıyım. 1975 yılıydı. Bir gün bana ‘seninle bir yere gidiyoruz’ dedi, peşine düştüm. İstanbul Üniversitesi’nde Meliha Terzioğlu’nun odasına gittik. Hocam beni, “İşte portreyi yapacak kızımız.” diye tanıttı. Tabi benim elim ayağım titriyor. İstanbul Matematik Araştırmaları Enstitüsü’nün (1971) kurucusu Nazım Terzioğlu’nun portresini yapmamı istediler. Nazım bey, üniversitenin rektörlüğünü de yapmış önemli bir şahsiyet. Siyah beyaz bir fotoğrafını verdiler. Hocanın yönlendirmeleri doğrultusunda portreyi minyatür yorumuyla çalıştım. O portre hâlâ enstitüdedir. “Sanat taklitle öğrenilir ama taklitle ilerlemez.”, “Maziye dönülmez ama hız alınır.” gibi sözleri onun yeniliğe açık olduğunu gösterir. Ayrıca geleneksel sanatlar onun çabalarıyla günümüze taşındı.Hocanın öğrencileriyle birebir iletişimi nasıldı peki? Yanlış yapan öğrencisini asla incitmezdi. “Her yanlış bir nakıştır. O yanlışı düzeltirken doğrusunu öğreneceksin.” derdi. Özellikle röprodüksiyon derslerinde birebir çalışıldığı için hata yapılırdı. Çok tatlı bir üslubu vardı. O yanlışı hikaye anlatarak düzeltirdi: “Size bir mektup gelmiş, bu mektubu okumaya vaktiniz olmamış. Sonra da cebinize atmışsınız. Günün birinde cevap yazmanız gerekmiş. Ama hâlâ mektubu okumamışsınız. Şöyle başlıyorsunuz cümleye; sevgili arkadaşım gönderdiğin mektubu aldım. Sanıyorum iyisinizdir. Umarım çocuklar da iyidir... Hep varsayımlar üzerine kurulu cümleler...” Bu hikayeyi dinleyince anlardık ki, minyatürler geçmişten gelen mektuplardır. O mektupları iyi okursak gönderilen mesajı anlar ve minyatürü daha ileri taşırız.Tamamen minyatüre geçişiniz nasıl gelişti? Tabi ki atölyede, belli bir süreçten geçiyor, tezhip eğitimi alıyorsunuz. Süheyl Hoca resim yeteneğimi keşfedince minyatüre geçişimi hızlandırmak için bana 1950’li yılların gazetelerinden kestiği resimlerle mimik çalıştırdı. Tezhipte aynı çiçeği yüz kere tekrarlamak bana cazip gelmiyordu. İkinci çiçeği başka yapmalıyım, üçüncüsü daha başka olmalı. İçimdeki dürtü tekrar yapmaya mani oluyordu.Kaç yıl orada ders aldınız?Sekiz sene. 1978’de atölyeden mezun oldum. O dönemin diğer hocaları Azade Akar, Melek Antel’den de feyz aldım. Cahide Keskiner’in de öğrencisi oldum. 1989’da Cerrahpaşa’ya geri döndüm.O zamana kadar ne yaptınız, neredeydiniz? Çalışmalarıma evde devam ettim. 1977’de evlendim zaten. Kızım oldu. 1980’de ise önce babamı, beş ay sonra da annemi kaybettim. Benim için zor bir süreçti. Minyatüre ara vermek zorunda kaldım. Daha sonra özel galerilerde ders verdim. Moda ve tekstil alanında çalışmalarım oldu.Bu çalışmalarınız pek bilinmiyor. Hatta hiç bilinmiyor. Biraz bahsedebilir misiniz? Bir modaevi tarafından 1976 yılında Hilton Oteli’nde uluslararası moda festivali düzenlendi. İpek, deri ve güderi üzerine geleneksel Türk motifleriyle kombinasyonlar hazırladım. Çok beğenildi bunlar. Sonra uluslararası moda festivallerine, ihracat fuarlarına katıldım. Londra, Paris, Milano… O zamanlar Türkiye’de ilk defa böyle şeyler yapılıyordu. 1976’da kumaş boyası yoktu ülkemizde. Hiç unutmuyorum, babamın matbaasında bir genç vardı. Bana öyle güzel, metalik renkler hazırlamıştı ki, o renklere hâlâ hayranım. Güderi üzerine sürdüğünüz zaman rüya gibi desenler ortaya çıkardı.Cerrahpaşa’ya neden tekrar dönmek istediniz?Artık ben de başkalarına faydalı olayım diye. Çok değerli hocam Ülker Erke ile o zaman tanıştım. Ülker Hoca’dan özgün olma konusunda büyük destek aldım, beni cesaretlendirdi. Fakat sekiz ay sonra eşimin işi nedeniyle Antalya’ya göç etmek durumunda kaldık. Tabi ki iki gözüm iki çeşme. Hocam beni teselli etmek için “Ne ağlıyorsun, al sana konu. Antalya’yı çalış.” dedi. Bu sözü beni çok etkiledi.Ve belgesel niteliğindeki medeniyet ve şehir minyatürleri serinize başlamış oldunuz…Evet, Yaşayan Medeniyetler serisini orada yaptım. Antalya’da 27 antik kent vardır. Paleolitik çağdan başlar, Hellenistik, Likya, Pers diye devam eder. Bütün kalıntılar önünüzdedir. Şehirde iz bırakan tüm uygarlıkların peşine düştüm, araştırdım, okudum.Şehrin kendisi zaten doğal müze...Olağanüstü bir ortam. Tarihi, görselliği, her şeyi ile müthiş bir atmosfer. 1989’da doğa o kadar tahrip edilmemişti, otel zincirleri sonradan çoğaldı. Portakal bahçelerinin arasında binbir çiçekle karşılaşırdınız. Doğa size bütün kopyaları veriyordu.İlk önce hangi medeniyeti çalıştınız?Perge antik kentini. Likya, Phaselis, Olympos ve Kleopatra, Aspendos ve Belkıs, Side, Arikanda ile devam ettim. Selçuklu döneminden Yivli Minare, paleolitik çağdan Karain Mağarası... Bu mağaranın günümüzdeki halini de Kaybolan Cennet Taşa Dönüş adıyla çizdim. Ayrıca Antalya folklorunu anlatan kıyafetler, Ulupınar yöresinin doğal güzellikleri, hangi antik kentin nerede olduğunu gösteren genel Antalya minyatürü,Tahtalı Dağı ve Üç Adaları da çalıştım. Antalya’nın çiçeği, böceği bu hikayelerde/minyatürlerde zaten var. Ben rasgele bir şey yapmaktansa kalıcı eser vermek, kültürümüzü minyatür diliyle anlatmak istedim. Okumayı sevmeyen bir toplumuz. En azından küçücük karede birçok şey anlatılabilir. Minyatürü güçlü kılan yönü de bu. Benim minyatürlerimde her kareyi büyüttüğünüzde bir tablo ile karşılaşırsınız. Estetik dengeyi kurduktan sonra minyatürde sınırlarınız genişliyor.Antalya’da hangi ilçeye yerleşmiştiniz? Eşim Tekirova'daki Phaselis Princess Oteli’ne müdür olarak atanmıştı. Medeniyet minyatürlerini çalışırken otelin sanat yönetmenliği teklif edildi. Yabancı konuklara haftada 16 saat ders vermeye başladım. “15 günde neler yapabilirsiniz?” diye programlar hazırladım, lobide mini sergiler düzenledim. Bu dersler o kadar ilgi gördü ki, otele giren konuklar hemen derse yazılıyordu. Almanya’dan, Avusturya’dan öğrencilerim oldu. Oralarda daha çok tanındım. Otelden ayrılan, bir yıl geçmeden tekrar gelirdi. Eşimden öğrendiğim Almanca ile bir anlamda kültür elçiliği yaptım. 1991’de Antalya’dan İstanbul’a geri döndük.Yaşayan Medeniyetler serisi sergilendi mi, şimdi neredeler?Antalya’da Galeri Ansan'da, İstanbul’da Basın Müzesi'nde ve Cerrahpaşa Temel Bilimler Binası’nda sergilendi. Üç tanesi de kayboldu. 1992'deDevlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin yarışmasına katılmıştım, üç eserim bana iade edilmedi. Satılmasını istemediğimi söylediğim halde satıldı dediler, parası da ödenmedi. Sonra kayboldu dediler, nihayetinde yabancı bir devlet büyüğüne hediye edildiğini duydum. Eserlerin peşine düştüm, davalar açıldı ama daha fazla uğraşamadım… Yakın zamanda ise başka bir dava kazandım.Ne davası?1991’de Basın Müzesi’nde Yaşayan Medeniyetler sergisi açtığımda Samsun Çarşambalı yazar Turgut Çeviker, eserlerimi görünce bana bir teklifte bulundu. Çarşamba’nın kent yıllığını hazırladığını, şehirle adı bütünleşen Çarşamba’yı Sel Aldı türküsünün hikayesini derlediğini ve kitapta buna yer vereceğini söyledi. Benden de türkünün minyatürünü yapmamı istedi. Kabul ettim. 14x20 ebatında üç parça halinde minyatürü teslim ettim. Kitap, 1992’de İris Yayınları tarafından 1500 adet basılarak yayınlandı. Fakat belediye, 2000’li yılların ortalarında, Yeşilırmak Köprüsü’nün doğu duvarına üç minyatürümün rölyefini yaptırmış. Yanına da hikayeyi koymuşlar. Eserime teveccüh gösterilmesi güzel bir şey. Fakat ne benden, ne de Turgut Bey’den izin alındı. İzin alınmadığı gibi rölyefi yapan akademisyen imzasını atmış esere. 2008’de Çeviker ile birlikte dava açtık. Altı yıl sürdü dava ve Nisan 2014’te sonuçlandı. Bana 10 bin TL, Çeviker’e de 5 bin TL ödendi.Emeğiniz boşa gitmemiş…Aaa evet, yıllar sonra… (Gülüşmeler). Parayla pulla hiç işim olmadı bugüne kadar. Çevremdekiler bilir ki eserlerimi satamam. 2013 Nisan’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda geleneksel sanatlarla, modern sanatları bir araya All Arts İstanbul Klasik ve Modern Sanat Fuarı düzenlendi. İlk kez yapılıyordu. Ben de katıldım bu fuara ve şehir minyatürlerimin bir kısmını orada sergiledim. Ünlü bir siyasetçinin eşi, İstanbul minyatürümü çok beğendi, almak istedi. Satmak istemediğim için oldukça yüksek bir rakam söyledim: 400 bin TL. Ona rağmen üç gün boyunca geldi, gitti. Fuar zaten beş gündü. Her gelişinde beni çarpıntı tuttu. En sonunda, “Ben kızımı evlendirdim, başkasına verdim, minyatürümü kimseye veremem.” dedim. ‘2,5 yıl sürdü bunu yapmam, kızımı 9 ayda doğurdum’ diye aramızda espri bile yaptık.Parası cazip gelmiyor mu?Ben eşinin maaşıyla geçinen biriyim. İşin parasında değilim. Gerçekten çarpıntı tuttu, ‘ya verirsem, giderse bu resim’ diye. Ne yapayım böyle kötü bir uyum var!Bugüne kadar yaptığınız bütün eserler aile koleksiyonunuzda mı peki?Antalya konulu eserler gitti tabi. Mesela sadece para ya da onlardan ayrılamamam değil. Ben belgesel nitelikli minyatürler çalışıyorum. Düşünün, 40 şehrin minyatürü 25 yılımı aldı. ‘Şunu da ilave edeyim, bunu da’ derken işim uzuyor, parçaları bozamıyorum. Seri tamamlanmadığı, ben de misyonumu yerime getirmediğim için eserlerimi satamıyorum. Çünkü onlar kültür hizmeti olarak geleceğe kalacak. Minyatürlerim benden sonraki kuşaklara gönül borcumdur.Şehir minyatürlerine ne zaman, nasıl başladınız?Antalya’dayken başlamıştım, İstanbul’a döndükten sonra devam ettim. İlk önce Diyarbakır’ı çalıştım. Biliyorsunuz 90’lı yıllar, terörün en yoğun yaşandığı zamanlardı. Böyle bir dönemde şehir minyatürlerine oradan başlamamı ilahi bir lütuf olarak görüyorum. Terörle anılan bu bölgeler, aslında ileri uygarlıkların yaşadığı yerler. Diyarbakır’da onuncu yüzyılda 140 bin kitap resimlenmiş, ciltlenmiş. Zengin bir kültür ve ticaret merkezi. Aşağı yukarı o bölgedeki bütün illeri çalıştım, 3-4 tanesi eksik. Kültürün bu kadar ilerlemiş olduğu bir bölgede hâlâ terör yaşanması çok yazık.Doğu ve Güneydoğu’dan sonra ne yaptınız?İstanbul’a ve diğer büyük şehirlere geçtim. Türkiye’nin her yerinden şehirleri çalışmaya devam ediyorum. 81 ili 2015 sonuna kadar tamamlayacağım. Diğer şehirleri öğrenci ekibimle bitirmeyi planlıyorum. Aslında bu çalışma şekline karşıydım, etik bulmuyordum. Baştan sona eserde kendi fırçamın izi olmalı diye düşünürdüm. Fakat tarihe baktığınızda Nakkaş Osman da bunu yapmış. Başka türlü seriyi bitirmem mümkün değil. Tabi her şey yine benim kontrolümde olacak.Çalışma disiplininiz nasıl?Kafamı hiç kaldırmadan günde 11 saat çalışırım. Adeta transa geçerim. Kaç saatte, ne kadar iş ortaya çıkardığımı mutlaka hesaplarım. Kimi eser iki yıl sürüyor. Türkiye minyatürümün altına “Sekiz mevsim, bir resim.” diye not düştüm. Çünkü kafamı kaldırdığımda bahar geçmiş, kış olmuştu. Öyle bir tutku minyatür…Mesela her şehrin bir rengi vardır. Onu mutlaka bulmam lazım. Ankara’yı çalışırken çok zorlandım. Ankara’nın rengi neydi ilk başta çözemedim. Lacivert olduğunu keşfedince şehri gece anlattım.‘Her şehrin bir rengi vardır’… İlginç olduğu kadar, ne güzel bir ifade…Minyatüre başlamadan, hatta eskizini çizmeden önce o şehirle ilgili ciddi bir araştırma süreci yaşıyorum. Bazılarını ziyarete gidiyorum. Zaman tüneli gibi bir tünelden başka bir tünele geçiyorum. Toprağın altını üstünü getiriyorum. Hangi madenin çıkarıldığına varıncaya dek, her şeyi öğreniyorum. Eskizleri tamamladığımda ise artık o ilde rüzgarın nereden estiğini, güneşin nereden doğduğunu ezberliyorum. Her eserin bir kimlik dosyası oluşuyor yani. Minyatürü yaparken de aynı anda arkeolog, duvar ustası, ressam, mimar, matematikçi oluyorsunuz. Bir de güncel çalışırım.Nasıl yani? Minyatür öyle bir sanat ki, geçmiş ile günümüzü bir arada anlatabilirsiniz. Olayların tarihsel seyri birbirine uzak olsa da hikayeyi belli bir disiplin içinde kurgulayabilirsiniz. Sanatçı zaten yaşadığı dönemi resmeder. Mesela İstanbul minyatürünü çalışırken Avrasya Feribotu’nun kaçırılması gündemdeydi (1996). Hatta gazeteci Uğur Dündar feribotun içine helikopterle inmişti. Gelişmeleri günlerce televizyondan takip etmiştik. Herkes gibi ben de çok etkilenmiştim bu olaydan. Dolayısıyla İstanbul minyatürüme bu feribotu yerleştirdim. Türkiye’de yapılan ilk arama kurtarma gemisi Amfibi’nin açılış töreninde de Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan vardı. O sırada Türkiye’yi yapıyordum. O gemi de haritamdaki yerini aldı.O zaman çalışmalarınızı modern minyatür olarak mı değerlendirmeliyiz? Çağdaş minyatürlerdir. Mesela İstanbul ile ilgili iki çalışmam var. Birincisinde Osmanlı dönemini anlattım. Boğaz Köprüsü’nün yerinde Fatih Sultan Mehmet ve atını görürsünüz. İkincisinin teması dünya başkenti İstanbul’dur. İstanbul’un simgelerinden biri lale olduğu için Boğaz’ın girişini lale formunda yaptım. Mimari dokular işin diğer boyutu. Kısa bir süre önce tamamladığım, sınır şehrimiz Hatay minyatürüne ise Suriye’yi ekledim. Hemen yanı başımızda yaşanan ve ülkemizi çok etkileyen bu savaşı görmezden gelemezdim.Sanatçı gözüyle baktığınızda İstanbul’u şimdi nasıl görüyorsunuz?İstanbul siluetini en iyi izleyebildiğiniz yerlerden biri, Bakırköy-Kadıköy deniz otobüsü hattıdır. Mim Sanat’a bu yoldan ulaşıyorum. Muhteşem bir İstanbul manzarası var, fakat arka fonda yükselen gökdelenler bana neyi ifade ediyor biliyor musunuz? İstanbul ölmüş, o gökdelenler de mezar taşı. Ve hızla çoğalıyor bu taşlar. Düşündükçe çok üzülüyorum.Bursa, Konya, Eskişehir… Sizin fırçanızda nasıl şekillendi?Bursa’nın karakteristik mimarisini resmettim. Kayak merkezi olmasını vurguladım. Konya’da günümüzde bulunmayan Selçuklu dönemi eseri Kubadabad Sarayı’nı, tarihi kalıntılardan birleştirerek aslına uygun canlandırdım. Alaeddin Keykubat, Hz. Mevlana’ya bugün türbesinin bulunduğu gül bahçesini tahsis etmiş. Onu anlatırken etrafını güllerle çevreledim. Mevlana’nın bilmek, bulmak, olmak ya da hamdım, piştim yandım diye aşina olduğumuz üç nokta felsefesini üç semazenle simgeleştirdim. Eskişehir’de bir bürokratın, isterse neler yapabileceğini gösterdim. Türkiye haritası minyatüründe ise her şehrin öne çıkan özelliği var.‘Türkiye ve şehir minyatürleri’ sergileri bir-iki yıldır arttı. Sanırım genç sanatçılara ilham kaynağı oldunuz.Evet doğru söylüyorsunuz, benim projemden sonra minyatürde Türkiye serileri başlatıldı. Birdenbire herkesin milli duyguları şahlandı. Tabi ki çevremizde herkes yıllardır şehir minyatürleri çalıştığımı bilir. Sanatçı olarak gençlere öncülük etmek elbette onurlandırıcı. Ama düşündüren konular da var. Ben 25 yılda 40 şehrin minyatürünü ancak tamamlayabildim. Şimdi bakıyorum, 81 il sergileri açılıyor. Kültürümüz söz konusu olduğunda daha titiz düşünmek ve çalışmak durumundayız. Fikir jimnastiği konusunda gerideyiz. Kopyala yapıştır mantığı hakim. “Sanat taklit yaparak öğrenilir, ama taklitle ilerlemez.” sözü Süheyl Hoca’dan bana armağandır, ben de yeni sanatkârlara hediye ediyorum.Bugüne kadar yaptığınız eser sayısı hatırınızda mı?Yaklaşık 200 civarında. Almanya’da ve Amerika’da özel koleksiyonlarda olanlar var. Antalya’dayken Lufthansa Hava Yolları’nın genel müdürü eşiyle birlikte gelmişti. Meşhur bir koleksiyoner olduğunu sonradan öğrendim. Amerika’da adımı duymuş, eser almak istedi ama satmıyorum dedim. Fakat benim için geldiğini öğrenince özel bir çalışma yapıp hediye ettim.Anka Kuşu minyatürünüz çok etkileyici. Hayatınızı derinden sarsan bir çalışma olduğu hissediliyor. Beş altı sene önce beynimden ciddi bir rahatsızlık geçirdim. Damar tıkanıklığı varmış, etrafımdaki her şey dönüyordu, çift görüyordum, yürüyemiyordum, bitmek bilmeyen mide bulantıları… Hafızam gidip geliyordu. Bakırköy’den dışarı çıkamaz hale gelmiştim. İyileştikten sonra küllerimden yeniden doğmuş gibi Anka Kuşu’nu yaptım. Tekrar hayata dönüşümü simgeliyor o çalışma. Arada farklı konularla da ilgilendim. Antalya’da yaşadığım dönemde su uzmanı olmuştum. Bu nedenle şelale minyatürlerim de vardır.Batı ya da resim sanatı sizi etkiledi mi?Batıdan çok, Doğu kültüründen etkilendiğimi söylemeliyim. Batı taş devrini yaşarken Doğu yazı çağına geçmişti bile. Tam tersine Batılı sanatçıların bizden etkilendiğini düşünüyorum. Rafaello’nun, Van Gogh’un minyatür kökenli çalışmaları var.Peki minyatürün günümüzdeki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Şu an minyatürde İran tehlikesi var. Herkes, son yılların en büyük minyatür üstadı olarak tanımlanan Mahmud Fersçiyan’ı (1930, İsfahan) taklit ediyor. Onun fantastik tarzının peşine takılmış gidiyor. Oysa Osmanlı minyatürünün özelliği sadeliktir, belgesel niteliğindedir. Osmanlı tarihi, kültürü tanınmadan İran kopya ediliyor. İran’a özenti, sanatımızı geriletiyor, minyatürümüzü dejenere ediyor.İran’ın bu kadar öne çıkmasının sebebi nedir?Birkaç nedeni var. Bizde Cumhuriyetle birlikte minyatürde kopuş yaşanıyor. İran’da müthiş bir fırça ilerlemesi söz konusu, yeteneği olan öne çıkıyor. Fersçiyan, Mehrengi bu isimler arasında. Ekol oluşturmuşlar. Fersçiyan doğaüstü bir yetenek, eserleri hakikaten müthiş, altyapısı sağlam. Humeyni döneminde oğlu öldürülünce Amerika’ya gidiyor. Sonra popüler oluyor. Ünlü müzelerde eserleri bulunuyor. Dikkat edin, her yerde İran eskizlerinin satıldığını görürsünüz, ayrıca bolca kitapları basılıyor. Minyatürü yeni öğrenenler, altyapı oluşturmadan o kitaplara bakarak İran’ın boyama tarzını taklit ediyor. Kitapların çoğalması iyi ama her şey kontrolsüzce kopyalanıyor. Eskiden derleme de bir disiplin içinde olurdu, iş derlemeden de çıktı. Oradan buradan bir şeyler alınarak yola devam ediliyor.Peki neden böyle?Biz tarihimizi ve minyatürümüzü tanıtamadığımız, sahip çıkamadığımız için minyatür İranlılara mal olmuş. Bir de minyatüre ait kaynaklar Arapça ve Farsça. Dolayısıyla Türk sanatçılar da İranlı zannedilmiş, hatta yabancı tarihçilerin bu konuda yanlı davrandığını düşünüyorum. Süheyl Hoca’ya kadar kaynaklarımıza sahip çıkamamışız. Hocanın en büyük sıkıntısı buydu.İki yıldır Mim Sanat Akademisi’nde ders veriyorsunuz. Bu süreç nasıl gelişti?Akademinin sahibi, mimar ve minyatür sanatçısı Fatma Kesgün ile 2008’de Deniz Müzesi’ndeki sergimde tanıştık ve gönül bağımız oluştu. Manevi şeyler benim için önemlidir. Minyatür sanatçımız Nusret Çolpan dönem arkadaşımdı, benden iki yıl sonra Süheyl Ünver Atölyesi’ne geldi. O zamanlar daha lise öğrencisiydi. Onun yeteneği hepimizi etkilemişti. Bir derse geldiğinde kaşık içine çalıştığı Boğaz Köprüsü’nün minyatürünü getirmişti. Daha köprünün temelleri bile atılmamıştı. Fatma, ‘Nusret Çolpan’dan ders aldım’ deyince –yeni vefat etmişti- birbirimize sarıldık, o ağlıyor, ben ağlıyorum. Öylece kenetlendik. Nusret’in onu bana emanet ettiğini hissettim. Fatma benim huyumu, suyumu, yaşamımı değiştirdi, ablalık duygularımı harekete geçirdi. Çarşamba ve perşembe günleri oradayım. Belli bir birikimim de var, onları aktarmak istiyorsunuz. Çok yanlışlar yapılıyor. Daha fazla kabuğumda durmayayım dedim. Süheyl Hoca’nın dediği gibi “Biz sonu belli olan senaryonun oyuncularıyız.”Şimdiki hoca-öğrenci ilişkisi hakkında fikriniz nedir?Tüm sanatlar gibi minyatür de hobi olarak yapılacak bir sanat değil. Gönül vermeniz lazım. Birlikte yol alacaksak eğer, öğrencimin beni hak etmesini isterim. Çünkü ben bütün yüreğimi, birikimlerimi ortaya koyuyorum, öğrencimi de kısa zamanda bu sanata kazandırarak zirveye taşımayı hedefliyorum. Onunla bütünleşiyorum, bir anda en yakınım oluyor, hatta onun menajerliğini üstleniyorum. Çiçek, böcek yapalım, güzel vakit geçirelim gibi bir tavrım bugüne kadar olmadı. Süheyl Ünver ekolünü devam ettiriyorum.
29 Eylül 2014 01:59 | kültür sanat
İstanbullu sinemaseverlere ‘güz şenliği’ yaşatan Filmekimi’nin biletleri bugün satışa çıkıyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 13. kez düzenlenecek etkinlik 11-17 Ekim arasında yapılacak.Filmekimi’nde bu yıl, Venedik, Cannes, Toronto, Sundance ve Berlin gibi dünyaca ünlü festivallerde görücüye çıkan Godard, Cronenberg, Leigh, Loach ve Sissako gibi ustaların son filmlerinin de aralarında bulunduğu 43 yapım seyirciyle buluşacak.Sinemaseverlerin önceliği, biletleri kısa sürede tükenme ihtimali olan filmler. Altın Aslan ödüllü İnsanları Seyreden Güvercin bunlardan biri. David Cronenberg’in Hollywood’un ‘arka penceresi’ne baktığı Yıldız Haritası, sinemanın emektarı Dardenne Kardeşler’in son filmi İki Gün, Bir Gece, İngiliz usta Mike Leigh’in empresyonizmin öncülerinden ressam J.M.W. Turner’ın hayatından bir kesiti anlattığı Bay Turner, Richard Linklater’ın 12 yılda çektiği Çocukluk, Afrika sinemasının usta ismi Abderrahman Sissako’nun son filmi Timbuktu, Eyüp Peygamber’in kıssasından hareketle günümüz Rusya’sını anlatan Leviathan, sinemaseverlerin bilet konusunda elini çabuk tutması gereken yapımlardan. 13. Filmekimi, bu yıl da İstanbul dışına çıkıp Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Trabzon’u ziyaret edecek. Ayrıca Gaziantep’te 2-9 Kasım arasında arasında yapılacak Zeugma Film Festivali’nin de yabancı film programını üstlenecek. İstanbul’da ise filmler Atlas, Beyoğlu ve Nişantaşı Citylife City’s ve Kadıköy Rexx Sineması’nda gösterilecek. Filmekimi biletleri bugün 10.30’dan itibaren Biletix’in yanı sıra Atlas ve Rexx sinemalarındaki gişelerden satın alınabilecek. Biletler hafta içi gündüz seanslarında (11.00, 13.30, 16.00) 6 TL, hafta sonu gündüz seansları ve tüm 19.00 seanslarında tam 16, indirimli 11 TL, tüm 21.30 seanslarında ise 16 TL.
27 Eylül 2014 04:47 | kültür sanat
İstanbullu sinemaseverlere ‘güz şenliği’ yaşatan Filmekimi’nin biletleri bugün satışa çıkıyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 13. kez düzenlenecek etkinlik 11-17 Ekim arasında yapılacak.Filmekimi’nde bu yıl, Venedik, Cannes, Toronto, Sundance ve Berlin gibi dünyaca ünlü festivallerde görücüye çıkan Godard, Cronenberg, Leigh, Loach ve Sissako gibi ustaların son filmlerinin de aralarında bulunduğu 43 yapım seyirciyle buluşacak.Sinemaseverlerin önceliği, biletleri kısa sürede tükenme ihtimali olan filmler. Altın Aslan ödüllü İnsanları Seyreden Güvercin bunlardan biri. David Cronenberg’in Hollywood’un ‘arka penceresi’ne baktığı Yıldız Haritası, sinemanın emektarı Dardenne Kardeşler’in son filmi İki Gün, Bir Gece, İngiliz usta Mike Leigh’in empresyonizmin öncülerinden ressam J.M.W. Turner’ın hayatından bir kesiti anlattığı Bay Turner, Richard Linklater’ın 12 yılda çektiği Çocukluk, Afrika sinemasının usta ismi Abderrahman Sissako’nun son filmi Timbuktu, Eyüp Peygamber’in kıssasından hareketle günümüz Rusya’sını anlatan Leviathan, sinemaseverlerin bilet konusunda elini çabuk tutması gereken yapımlardan. 13. Filmekimi, bu yıl da İstanbul dışına çıkıp Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Trabzon’u ziyaret edecek. Ayrıca Gaziantep’te 2-9 Kasım arasında arasında yapılacak Zeugma Film Festivali’nin de yabancı film programını üstlenecek. İstanbul’da ise filmler Atlas, Beyoğlu ve Nişantaşı Citylife City’s ve Kadıköy Rexx Sineması’nda gösterilecek. Filmekimi biletleri bugün 10.30’dan itibaren Biletix’in yanı sıra Atlas ve Rexx sinemalarındaki gişelerden satın alınabilecek. Biletler hafta içi gündüz seanslarında (11.00, 13.30, 16.00) 6 TL, hafta sonu gündüz seansları ve tüm 19.00 seanslarında tam 16, indirimli 11 TL, tüm 21.30 seanslarında ise 16 TL.
27 Eylül 2014 02:00 | kültür sanat
Evlere temizliğe giden bir adamın hikâyesini anlatan Toz Ruhu, önceki akşam sonra eren 21. Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi sanat yönetmeni ödülleri aldı. Nesimi Yetik’in yönettiği film, kendi halinde, sıradan bir hayat yaşayan, mutlu mesut geçinip giden Metin karakterini güçlü bir dille anlattığı için ödüle uzandı. Toz Ruhu, Yetik’in ilk uzun metraj filmi fakat, 2006’da çektiği 3 dakikalık kısa filmi Annem Sinema Öğreniyor ile yurtiçi ve dışında aldığı 17 ödül, Altın Koza’nın habercisiydi. Şair, yazar ve yönetmenlerin kurduğu Afilli Filantalar blogunda yazdığı öyküleriyle de tanınan Yetik ve filmin senaryosunu birlikte yazdığı eşi Betül Esener’le Altın Koza ödül töreni sonrasında konuştuk.Ödülü almak sürpriz oldu mu?Çok sürpriz oldu. Beklemiyorduk çünkü yarışma çok zordu. Usta yönetmenler ve iyi filmler vardı. Bir taraftan da, film ilk kez izleyici karşısına çıktı. Hiçbir şey öngöremiyorsunuz. Bir şey beklemeden geliyorsunuz. İlk filminizle ilk katıldığınız yarışmadan en iyi film ödülü almak doğal olarak büyük bir sürprizdi.Hikâye nasıl ortaya çıktı?Betül’le (Esener) birlikte yazdık hikâyeyi. Betül filmin yapımcısı, senaristi ve eşim. Aslında gerçek bir erkek gündelikçi hikâyesinden esinlenerek kurmaca bir senaryo yazdık. Dört yıl sürdü yazım aşaması.Bu erkek gündelikçi kim, nerede yaşıyor?İstanbul’da, Taksim’de yaşıyor. Hâlâ evlere temizliğe gitmeye devam ediyor. 37 yaşında, işini seven biri. Biz hikâyemizde gündelikçi Metin’i sadece karakter olarak baz aldık. Filmdeki diğer karakterler; mesela yeğeni, Neslihan, Suzan Hanım tamamen kurmaca. Hikâyenizin çıkış noktası tam olarak neydi?Böyle bir adam, dünyası dışarıdan gelen müdahalelerle değişirse o adam ne yapar, hayatına devam mı eder, yoksa düzeni bozulur mu? Ve herkesin bu kadar görünmeye ve ünlü olmaya meraklı olduğu bir dünyada bu kadar geri planda kalan, kendi âleminde yaşayan ve nihayetinde de gittiği televizyon yarışmasının çekiciliğini umursamayıp yine kendi hayatına dönen Metin bizim için ilginçti.Nasıl dikkatinizi çekti Metin, onu nasıl keşfettiniz?Biz film yapmak için Ankara’dan İstanbul’a taşındık. Bu süreçte uzun metraj bir film senaryosu yazmıştık. Bu senaryoyla uğraşırken komşumuz olan Metin’in her gün evinde söylediği şarkıları biz de dinliyorduk. Mutluluk üzerine düşünürken hikâye yavaş yavaş şekillendi.Şimdi bütün gazeteciler, televizyoncular onu bulup röportaj yapmak ister…Valla ne olur kimse bulmasın… Gerçekten çok naif bir adam ve dünyası bozulsun istemeyiz. Filmimizde bile oynamak istemedi. Aslında başrolde onun oynamasını istemiştik ama kabul etmedi. Çekimlerimizle bile hiç ilgilenmedi. Biz sürekli ona bilgi veriyorduk ama o, ilgilenmemeyi tercih etti.Filmin en güzel ve sevilen ayrıntılarından biri, Metin’in gömlekleriydi. Neredeyse bir mağaza dolusu rengarenk gömleği var, evinin ortasında açık askıda duruyorlar (üstteki büyük kare). Gerçek Metin de böyle mi?Evet gerçek Metin de böyle bir kişi. Gömlekleri ve belinde asılı radyosuyla... Metin’in evde kasetlere kaydettiği şarkıların sözlerini de Betül yazdı. Mesela “Yarin Olmazsa Olmazı Var’’ sevildi. “Kalbime söyle taş mı basayım/Verdiğin sözü nasıl unutayım/Ellerini böyle boş mu tutayım/Yarin olmazsa olmazı var/Kapılarını yalnızlık çalacak/Gözlerine kanlı yaşlar dolacak/Gönlüm seni elbet unutacak/Yarin olmazsa olmazı var.” beğenildi sanırım.Filmde, star yarışmalarının sahne arkasını gösteren, hatta yarışmacılarakarşı acımasızlığı eleştiren bir sahne vardı. Metin’in yarışmaya katılmaktan vazgeçmesinin nedeni bu muydu?Evet Metin’i o stüdyodan çıkaran, yarışmaya katılmaktan vazgeçiren temel sebep sahne arkasında insanlara yapılan muamele.Arabesk tutkunuMetin (37), İstanbul’da yaşayan bir erkek gündelikçidir. Kendi halinde, mutlu bir dünyası vardır. Arabesk müzik tutkunudur, şarkılar besteler. Metin’in küçük dünyası, İstanbul’a asker olarak gelen yeğeni Ümit’in ziyaretiyle değişir. Ama dünyasının asıl sarsılışı müşterisi Suzan Hanımlar’da birlikte çalıştığı Neslihan’ın evine gelmesiyle olur. En nihayetinde Metin’in hayatına giren iki kişi de kendi yollarına doğru giderler. Metin yine küçük dünyasında, yalnızlığıyla baş başa kalır. Bu sırada Metin’in hayatında ilginç bir gelişme olur, televizyondaki bir star yarışması onu konuk olarak çağırır.
22 Eylül 2014 04:59 | kültür sanat
Yeni tiyatro sezonuna ilk turda 28 yeni oyun ile hazırlanan Devlet Tiyatroları, 1 Ekim'den itibaren sanatseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.Çağdaş tiyatronun kurucularından Henrik Ibsen'in 'Hedda Gabler'inden, Türk edebiyatının usta kalemi Orhan Kemal'in 'Murtazası'na, Türk tiyatrosunun öncülerinden Musahipzade Celal'in 'Macun Hokkası'ndan ünlü Fransız oyun yazarı Moliere'in 'Kibarlık Budalası' ve 'Gülünç Kibarları'na birçok eser, Devlet Tiyatroları'nın bu sezon ilk turdaki yeni oyunlarından. Perdelerin açılmasına sayılı günler kala prova çalışmalarını hızlandıran Devlet Tiyatroları sanatçıları ise yeni sezonda seyircilere yine renkli ve eğlenceli oyunlar sunacaklarını söylüyor. Sahnelerde kostümsüz ve doğal halleriyle oldukça renkli görüntüler oluşturan sanatçılar, provaların en heyecanlı döneminde oldukları görüşünde birleşiyor. ANKARA SAHNELERİNDE 7 YENİ OYUN Yeni sezonda, yerli ve yabancı 143 oyun sahneleyecek olan Devlet Tiyatroları, bu sezon yaklaşık 100 yerli eseri tiyatroseverlerle buluşturacak. Devlet Tiyatroları'nın ilk tur repertuvarında en fazla yeni oyun ise Ankara'da sahnelenecek. Ankara Devlet Tiyatrosu 2014-2015 tiyatro sezonuna 7 yeni oyun ile başlayacak. 'Shakespeare Zorda', 'Hedda Gabler', 'Yeşilçam', 'Alacaklılar', 'İyiyim', 'Satıcının Ölümü' ve 'Kuaförde Bir Gün" Ankara sahnelerinde seyirciyle buluşacak yeni oyunlardan. 'Yeşilçam' Küçük Tiyatro'da, 'Alacaklılar' Şinasi Sahnesi'nde, 'Shakespeare Zorda' Akünde, 'İyiyim' Stüdyo Sahne'de, 'Kuaförde Bir Gün' Altındağ Tiyatrosu'nda, 'Hedda Gabler' ve 'Satıcının Ölümü' ise Cüneyt Gökçer Sahnesi'nde seyirci karşısına çıkacak. DÜNYANIN EN İYİ 10 ESERİNDEN 'SATICININ ÖLÜMÜ' KÜSLERİ BARIŞTIRACAK Ankara Devlet Tiyatrosu'nun bu yıl sahneye koyacağı yeni oyunlardan, duygu yoğunluğu oldukça yüksek Artur Miller'in 'Satıcının Ölümü' isimli oyunu, Devlet Tiyatroları'nın çok güçlü sanatçılarını seyirciyle buluşturacak. Yönetmen Zafer Kayaokay'ın sahneye taşıyacağı 'Satıcının Ölümü' ,prömiyerini 21 Ekim'de yapacak. 'Satıcının Ölümü' ile birçok baba ile oğlu, anne ile kızı barıştıracaklarını ve hatta mezarlık ziyaretlerini artıracaklarını ifade eden Kayaokay, eserin dünyanın en iyi 10 oyunundan biri olduğunu söylüyor. Bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini ve onu korkunç sonlara doğru götürmesini fantastik ögelerle sahneye taşıyan August Strindberg'in 'Alacaklılar'ı da yeni sezonda Devlet Tiyatroları'nın, duygusal olduğu kadar eğlenceli oyunlarından. Yönetmenliğini Tuncer Yığcı'nın yaptığı ve 11 Ekim'de prömiyer yapacak oyunda yer yer ilişkilerin parodisi yapılıyor. Oyunun Devlet Tiyatroları'nda ilk kez sahneleneceğine vurgu yapan Tuncer Yığcı, bu eseri sahneye taşımanın aynı zamanda İsveçli edebiyatçı Strindberg'in ölümünün 100'üncü yıl dönümünde, 2 yıl gecikmeli de olsa, yazara bir saygı duruşu niteliği taşıdığını söylüyor. ANKARA'NIN YENİ SEZONDAKİ BİR DİĞER OYUNU 'İYİYİM'Hüseyin Alp Tahmaz'ın yazdığı ve prömiyerini 21 Ekim'de yapacak olan 'İyiyim' oyununu Volkan Özgömeç yönetiyor. Tek kişilik bir performans ile seyirci karşısına çıkacak olan oyun, erkek egemen bir toplumda kadının maruz kaldığı psikolojik baskı ve tacizler sonucundaki bunalımını dramatik bir anlatımla sahneye taşıyacak.Yeni sezonun en iddialı oyunlarından 'Hedda Gabler' ise asil, güzel ve ulaşılmaz bir kadının, bir tarafta babasının hayaleti, diğer tarafta toplumun yerleşik değerleri ve sıkışıp kaldığı evliliği arasında kendini var etme çabasını anlatacak. 'Hedda Gabler'i Devlet Tiyatroları Genel Müdürü ve Yönetmen Mustafa Kurt sahneye taşıyacak. Ankara'da bu sezon ilk kez perde açacak oyunlardan Uğur Saatçi'nin yazdığı 'Yeşilçam' ise son derece eğlenceli ve komik bir oyun. İstanbul'da, sinemada temizlik yaparken, bir aşk filmi çekmek üzere harekete geçen iki kafadarın hikâyesini anlatan 'Yeşilçam' Barış Erdenk'in yönetmenliğinde seyirciyi gündelik yaşamından alarak geçmişe doğru eğlenceli bir yolculuğa çıkaracak. İlham Yazar'ın yönettiği Chris Alexander ile Hille Darjes'den 'Shakespeare Zorda' ve Pervin Ünalp'in yazarak yönettiği 'Kuaförde Bir Gün' ise Ankara'nın yeni sezondaki diğer iddialı oyunlardan. Hedda Gabler', 'Yeşilçam' ve 'Kuaförde Bir Gün' prömiyerini 7 Ekim'de yaparken, 'Shakespeare Zorda' oyununun prömiyer tarihi ise10 Ekim. EN ÇOK YENİ OYUNUN SAHNELENECEĞİ İKİNCİ ŞEHİR İSTANBULYeni sezonda, 6 yeni oyunla perde açacak olan İstanbul Devlet Tiyatroları en çok yeni oyunun sahneleneceği ikinci şehir. 'Güneş Batarken Bile Büyük', 'Geçtim Ama Tiyatrodan', 'Paşa Paşa Tiyatro ya da Ahmet Vefik Paşa', 'Sevgili Hayat', 'Muhteşem Gatsby' ve 'Kadınlarda Savaşı Yitirdi' İstanbul seyircisiyle buluşacak yeni oyunlardan. BÖLGELERDEKİ YENİ OYUNLAR'Kibarlık Budalası' ve 'Kurban' isimli oyunların İzmir'de prömiyerini yapacak olan Devlet Tiyatroları; Adana'da 'Macun Hokkası', Sivas'ta 'Gülünç Kibarlar', Trabzon'da 'Rulet', Van'da 'İntiharın Genel Provası', Diyarbakır'da 'Murtaza', Erzurum'da 'Deli İbrahim', Antalya'da 'Daniş Çelebi ve Sümbül', Bursa'da 'Hastalık Hastası' ile 'Kanlı Nigar', Konya'da ise 'Töre', 'Misafir' ve çocuk oyunu olan 'Pinokyo'yu seyirciyle buluşturacak. (CİHAN)
21 Eylül 2014 17:37 | kültür sanat
Yeni tiyatro sezonuna ilk turda 28 yeni oyun ile hazırlanan Devlet Tiyatroları, 1 Ekim'den itibaren sanatseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.Çağdaş tiyatronun kurucularından Henrik Ibsen'in 'Hedda Gabler'inden, Türk edebiyatının usta kalemi Orhan Kemal'in 'Murtazası'na, Türk tiyatrosunun öncülerinden Musahipzade Celal'in 'Macun Hokkası'ndan ünlü Fransız oyun yazarı Moliere'in 'Kibarlık Budalası' ve 'Gülünç Kibarları'na birçok eser, Devlet Tiyatroları'nın bu sezon ilk turdaki yeni oyunlarından. Perdelerin açılmasına sayılı günler kala prova çalışmalarını hızlandıran Devlet Tiyatroları sanatçıları ise yeni sezonda seyircilere yine renkli ve eğlenceli oyunlar sunacaklarını söylüyor. Sahnelerde kostümsüz ve doğal halleriyle oldukça renkli görüntüler oluşturan sanatçılar, provaların en heyecanlı döneminde oldukları görüşünde birleşiyor. ANKARA SAHNELERİNDE 7 YENİ OYUN Yeni sezonda, yerli ve yabancı 143 oyun sahneleyecek olan Devlet Tiyatroları, bu sezon yaklaşık 100 yerli eseri tiyatroseverlerle buluşturacak. Devlet Tiyatroları'nın ilk tur repertuvarında en fazla yeni oyun ise Ankara'da sahnelenecek. Ankara Devlet Tiyatrosu 2014-2015 tiyatro sezonuna 7 yeni oyun ile başlayacak. 'Shakespeare Zorda', 'Hedda Gabler', 'Yeşilçam', 'Alacaklılar', 'İyiyim', 'Satıcının Ölümü' ve 'Kuaförde Bir Gün" Ankara sahnelerinde seyirciyle buluşacak yeni oyunlardan. 'Yeşilçam' Küçük Tiyatro'da, 'Alacaklılar' Şinasi Sahnesi'nde, 'Shakespeare Zorda' Akünde, 'İyiyim' Stüdyo Sahne'de, 'Kuaförde Bir Gün' Altındağ Tiyatrosu'nda, 'Hedda Gabler' ve 'Satıcının Ölümü' ise Cüneyt Gökçer Sahnesi'nde seyirci karşısına çıkacak. DÜNYANIN EN İYİ 10 ESERİNDEN 'SATICININ ÖLÜMÜ' KÜSLERİ BARIŞTIRACAK Ankara Devlet Tiyatrosu'nun bu yıl sahneye koyacağı yeni oyunlardan, duygu yoğunluğu oldukça yüksek Artur Miller'in 'Satıcının Ölümü' isimli oyunu, Devlet Tiyatroları'nın çok güçlü sanatçılarını seyirciyle buluşturacak. Yönetmen Zafer Kayaokay'ın sahneye taşıyacağı 'Satıcının Ölümü' ,prömiyerini 21 Ekim'de yapacak. 'Satıcının Ölümü' ile birçok baba ile oğlu, anne ile kızı barıştıracaklarını ve hatta mezarlık ziyaretlerini artıracaklarını ifade eden Kayaokay, eserin dünyanın en iyi 10 oyunundan biri olduğunu söylüyor. Bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini ve onu korkunç sonlara doğru götürmesini fantastik ögelerle sahneye taşıyan August Strindberg'in 'Alacaklılar'ı da yeni sezonda Devlet Tiyatroları'nın, duygusal olduğu kadar eğlenceli oyunlarından. Yönetmenliğini Tuncer Yığcı'nın yaptığı ve 11 Ekim'de prömiyer yapacak oyunda yer yer ilişkilerin parodisi yapılıyor. Oyunun Devlet Tiyatroları'nda ilk kez sahneleneceğine vurgu yapan Tuncer Yığcı, bu eseri sahneye taşımanın aynı zamanda İsveçli edebiyatçı Strindberg'in ölümünün 100'üncü yıl dönümünde, 2 yıl gecikmeli de olsa, yazara bir saygı duruşu niteliği taşıdığını söylüyor. ANKARA'NIN YENİ SEZONDAKİ BİR DİĞER OYUNU 'İYİYİM'Hüseyin Alp Tahmaz'ın yazdığı ve prömiyerini 21 Ekim'de yapacak olan 'İyiyim' oyununu Volkan Özgömeç yönetiyor. Tek kişilik bir performans ile seyirci karşısına çıkacak olan oyun, erkek egemen bir toplumda kadının maruz kaldığı psikolojik baskı ve tacizler sonucundaki bunalımını dramatik bir anlatımla sahneye taşıyacak.Yeni sezonun en iddialı oyunlarından 'Hedda Gabler' ise asil, güzel ve ulaşılmaz bir kadının, bir tarafta babasının hayaleti, diğer tarafta toplumun yerleşik değerleri ve sıkışıp kaldığı evliliği arasında kendini var etme çabasını anlatacak. 'Hedda Gabler'i Devlet Tiyatroları Genel Müdürü ve Yönetmen Mustafa Kurt sahneye taşıyacak. Ankara'da bu sezon ilk kez perde açacak oyunlardan Uğur Saatçi'nin yazdığı 'Yeşilçam' ise son derece eğlenceli ve komik bir oyun. İstanbul'da, sinemada temizlik yaparken, bir aşk filmi çekmek üzere harekete geçen iki kafadarın hikâyesini anlatan 'Yeşilçam' Barış Erdenk'in yönetmenliğinde seyirciyi gündelik yaşamından alarak geçmişe doğru eğlenceli bir yolculuğa çıkaracak. İlham Yazar'ın yönettiği Chris Alexander ile Hille Darjes'den 'Shakespeare Zorda' ve Pervin Ünalp'in yazarak yönettiği 'Kuaförde Bir Gün' ise Ankara'nın yeni sezondaki diğer iddialı oyunlardan. Hedda Gabler', 'Yeşilçam' ve 'Kuaförde Bir Gün' prömiyerini 7 Ekim'de yaparken, 'Shakespeare Zorda' oyununun prömiyer tarihi ise10 Ekim. EN ÇOK YENİ OYUNUN SAHNELENECEĞİ İKİNCİ ŞEHİR İSTANBULYeni sezonda, 6 yeni oyunla perde açacak olan İstanbul Devlet Tiyatroları en çok yeni oyunun sahneleneceği ikinci şehir. 'Güneş Batarken Bile Büyük', 'Geçtim Ama Tiyatrodan', 'Paşa Paşa Tiyatro ya da Ahmet Vefik Paşa', 'Sevgili Hayat', 'Muhteşem Gatsby' ve 'Kadınlarda Savaşı Yitirdi' İstanbul seyircisiyle buluşacak yeni oyunlardan. BÖLGELERDEKİ YENİ OYUNLAR'Kibarlık Budalası' ve 'Kurban' isimli oyunların İzmir'de prömiyerini yapacak olan Devlet Tiyatroları; Adana'da 'Macun Hokkası', Sivas'ta 'Gülünç Kibarlar', Trabzon'da 'Rulet', Van'da 'İntiharın Genel Provası', Diyarbakır'da 'Murtaza', Erzurum'da 'Deli İbrahim', Antalya'da 'Daniş Çelebi ve Sümbül', Bursa'da 'Hastalık Hastası' ile 'Kanlı Nigar', Konya'da ise 'Töre', 'Misafir' ve çocuk oyunu olan 'Pinokyo'yu seyirciyle buluşturacak. (CİHAN)
21 Eylül 2014 14:37 | kültür sanat
Beyoğlu Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu yıl 8.’sini düzenlediği Beyoğlu Sahaf Festivali, kapılarını kitapseverlere açtı.70 sahafın katıldığı festivalde değerli kitaplar, elyazmaları, kartpostallar, eski fotoğraflar, plaklar yer alıyor. 7 Ekim’e kadar Tepebaşı’nda açık kalacak festivalin açılışını Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan yaptı. Açılışta konuşan Sahaflar Derneği Başkanı Nedret İçli, “Gaziantep, İzmir, Ankara, Bursa ve Anadolu’nun birçok noktasına misafir olduk. Beyoğlu bizim için bir rol model oldu. Bu sayede valilikler ve belediyeler bizleri sahaf olarak davet ediyor ve bu etkinlikleri ülkemizin birçok noktasında taşıyoruz.” dedi. Festival boyunca, alana kurulan sahnede konuk yazarlar kitapseverlerle sohbet edecek.
18 Eylül 2014 01:59 | kültür sanat
Feridun Andaç, yazarların kaleme ilişkin hikâyelerini anlattıkları bir kitap derledi: “Kalem Kitabı”. Varlık Yayınları tarafından neşredilen kitapta, 1923 doğumlu Hıfzı Topuz’dan 1974 doğumlu Faruk Duman’a kadar günümüz edebiyatından tanınmış 45 yazar yer alıyor.Sümerler yazıyı M.Ö. 3200 yılında keşfetti. Fenikeliler M.Ö. 1200’de alfabeyi geliştirdi. Yunanlılar tarafından kaleme alınan ilk el yazısı 4000 yıl önceye ait. Kaleme gelince, kurşunkalemin yapımı ile ilgili ilk buluntular 1660 yılına dayanıyor. Yazıyla, yazının araçlarıyla ilgili bilgi neredeyse insanlık tarihi kadar eski. Peki, edebiyat dünyasından isimlerin kalemle, bu ister dolmakalem olsun, ister tükenmez ya da kara uçlu bir kurşunkalem, hikâyesi nedir? Kişisel yazı yolculuklarında kalemin yeri, önemi, ağırlığı nasıldır? Aynı zamanda bir kalem koleksiyoneri olan editör ve eleştirmen Feridun Andaç, Varlık Yayınları’ndan çıkan “Kalem Kitabı”nda günümüz edebiyatından tanınmış 45 yazar ve şaire kalemle olan öykülerini sordu.Türlü çeşit dolmakalemle, kurşunkalemle baba evindeki yazı masasında tanışanlar da var, yalan söyleyerek aldıranlar da. Bu hikâyelerden en çarpıcısı belki Adnan Binyazar’ınki. Çıraklık ettiği aşçı dükkânının ustası yollamadığı için 8 yaşında hâlâ okula başlayamamış, aklı hep hayal ettiği kalemde... Bahşişlerini ustası elinden aldığı için biriktirme şansı da yok. Öyle böyle kafaya koymuş Binyazar, bahşişlerin bir kısmını ustasından saklamayı başarmış ve ilk kalemini iki buçuk liraya almış 1942’de. Ustası görmesin diye arka cebinde sakladığı, orada mı diye sıklıkla eliyle kontrol ettiği kalemini tek satır yazamadan kaybeder yazar. Bundan sonra geçen 72 yıldır da o ilk kaybın acısını hiç unutmaz. Haydar Ergülen, kalemle ilişkisini, gelişen teknolojiye göz kırpmadığını, “Her şeyi, ama her şeyi kalemle yazdım.” diyerek anlatıyor. Kalemle derin bir bağ kuran, nesne olarak onu hayatının ayrılmaz bir parçası haline getiren isimlerden bir diğeri de Nazlı Eray. Ankara’da yeni bir romana başlamadan önce kalemlerini aldığı özel dükkânları var Eray’ın, üstelik her yeni yıl gecesi, yastığının altında yeni bir kalem olmadan da uykuya geçmiyor. Buna benzer bir durum Cemil Kavukçu’da da görülüyor. Kalemlere olan tutkusu öyle bir noktada ki yazarın, kaldığı otellerden ayrılırken komodinin üstündeki kurşunkalemi orada bırakmayıp yanında götürüyor. Dolmakalemlere tutkusu ve zengin koleksiyonuyla tanınan Doğan Hızlan ise, “İri dolmakalemleri kutuda seyretmekten hoşlanırım, yazmaya gelince küçükleri tercih ederim.” diyor.Dolmakalem bir yana diğerleri bir yana“Dolmakalemle yazılan el yazısının güzelliği, o yazıya bir tür hüsn-ü hat disiplini verir.” diyor Hilmi Yavuz, hep dolmakalemle yazdığını anlatırken. 91 yaşındaki yazar Hıfzı Topuz da lise yıllarında dolmakalemle yazdığı defterlerini bile sakladığını ve bütün romanlarını dolmakalemle yazdığını anlatıyor. Bir dolmakaleme sahip olmanın, hele de kolay alınabilir olmadığı zamanlarda, onu elinde tutabilmenin önemini de görüyoruz yazılarda. Necati Tosuner örneğin, babasının hediye ettiği yeşil dikey çizgili dolmakalemi kaybettiğinde artık bir şey yazamayacağını zannetmiş.Dolmakalemlere tutkuyla bağlı olanlar kadar ondan uzak duranlar da var elbette. Faruk Duman mesela. Dolmakalemin yargıçlara özgü bir gereç olduğunu düşündüğü için hayatı boyunca böyle bir kalemle yazmamış “Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur”un yazarı. Nursel Duruel de öyle dolmakalemle pek arası ısınamamışlardan. Onun vazgeçilmezi, ilkokula başladığı yıllardan beri kurşunkalem.“Kısalınca fırlatır atarsın”Yazarların hikâyelerini, romanlarını, şiirlerini aktarmalarında en önemli vazifeyi kalemler üstlenir. Belki bu sebepten, kitapta yer alan hemen herkeste kalemle olan kuvvetli ya da zayıf bir bağ görmek mümkün, tek bir isim hariç! Kalemlerle kurulan duygusal bağa Hatice Meryem kesin bir dille karşı çıkıyor: “Bana kalırsa, yazarsın çizersin boyu kısalıp tutulamayacak hale gelince fırlatıp atarsın. Kalem budur.” İlla bir nesneye mana yüklemek istiyorsanız diyor Meryem, cımbızdan kepçeye, kulak pamuğundan avizeye binbir nesne ne güne duruyor?
17 Eylül 2014 01:59 | kültür sanat
Mart 2014'te, İstanbul DEPO'da ziyaretçisiyle buluşan "20 Dolar 20 Kilo" sergisi, 16-28 Eylül 2014 tarihleri arasında Ankara Mimarlar Derneği Sergi Salonu'nda izlenebilecek.Mart 1964’te memleketlerini terk etmek zorunda kalmış İstanbullu Rumların göçe zorlanmalarının ardından 50 yıl geçti. Gidenler sadece hakkında sürgün kararı çıkan Rumlar değildi. Evlilik, akrabalık ve iş ilişkisi yoluyla onlarla bağlantı halinde olan kendileri için sürgün kararı çıkmayan Rumlar da bu tarihten sonra İstanbul’u yavaş yavaş terk etmeye başladılar. Yaklaşık 45 bin insanı derinden etkileyen bu travmatik olay, 16 Eylül 2014 tarihinde ‘20 Dolar 20 Kilo’ başlıklı sergiyle Ankara’da olacak. ‘20 Dolar 20 Kilo’ projesi, bir yakın dönem trajedisi olan 16 Mart 1964 Rum Sürgünü'nü dönemin tanıklıkları, yazılı ve görsel belgeleri eşliğinde kamuoyunun gündemine yeniden sunarak konuşabilmeyi ve resmi tarihin bu sayfasıyla yüzleşmeyi amaçlıyor. 1960’lı yılların ortalarına kadar Türkiye’deki en kalabalık azınlık grubunu oluşturan Türkiye Rumlarının tehcirden sonra yaşadıkları travmayı tanıklıklar eşliğinde sunan sergi,16 Mart 1964 tarihinde başlayan tehcirin 50. yılı nedeniyle Babil Derneği tarafından düzenleniyor. İstanbul’da Depo’da bir ay süreyle açık kalan serginin Ankara ayağı Mimarlar Derneği Sergi Salonu’nda 2 hafta boyunca izleyicileriyle buluşacak. Serginin daha sonra Atina’yı ziyaret etmesi planlanıyor. Ayrıca ekim ayında İstanbul Bilgi Üniversitesi ev sahipliğinde bir sempozyum gerçekleştirilecek. Proje kapsamında Atina, İmroz ve İstanbul’da zorunlu göç mağduru olmuş veya ailelerinde bu dramatik olayı yaşamış olan kişilerle derinlemesine görüşmeler yapıldı. Sözlü tarih çalışmasının yanı sıra döneme ait belge, arşiv taramaları ve çeşitli görsel ve yazılı malzemenin de yer alacağı sergi ‘terk etme, terk edilme, ortada kalma, damgalanma, ötekileştirme’ gibi kavramları da tartışmaya açıyor. Neden 20 Dolar 20 Kilo?: Türkiye’de yaşayan Yunanistan pasaportlu Rumların zorunlu tehcirinde yanlarına sadece 20 kilo ağırlığında kişisel eşya ve 20 Dolar karşılığı Türk parası almaları zorunlu tutulmuştu.16 Mart 1964’te ne olmuştu?: 1923 nüfus mübadelesinden sonra Türkiye ve Yunanistan arasındaki buzları eritmek için 1930′da dönemin başbakanları İsmet İnönü ve Elefterios Venizelos arasında “İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” anlaşması imzalandı. Buna göre, her iki ülkenin vatandaşları diğer ülkeye seyahat ederek, ticaret yapabilecek ve yerleşebilecekti. Ancak 1960’ların başında iyice gerginleşen Kıbrıs meselesi nedeniyle 16 Mart 1964′te bu anlaşma tek taraflı olarak feshedildi ve Yunan uyruklu Rumların sınır dışı edilmesine karar verildi. Zorunlu tehcir yaklaşık 45 bin insanın hayatını etkiledi. (www.babilder.org)
15 Eylül 2014 14:39 | kültür sanat
Erzincan'ın Üzümlü İlçesi'ndeki Altıntepe'de, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü tarafından Ağustos ayında başlatılan kazılarda Urartu dönemine ait 3 mezar günyüzüne çıkarıldı.Erzincan'ın en önemli tarihi yapılarından biri olan 2 bin 750 yıllık Urartu dönemine ait Altıntepe'de, 2003 yılından itibaren Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü tarafından kazı çalışmaları sürdürülüyor. Çalışmalarda bugüne kadar Bizans ve Urartular dönemine ait bir çok tarihi eser gün yüzüne çıkartıldı. Kente 15 kilometre uzaklıkta Üzümlü İlçesi sınırlarındaki Altıntepe'de Ağustos ayında başlayan bu yılki kazıların ardından 1959- 68 yılları arasında Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından bulunan ancak bakımsızlıktan üzerleri kapanan Urartu dönemine ait tek örnek olan 3 mezar gün yüzüne çıkartıldı.VALİ ZİYARET ETTİKazı çalışmasının bu yıl sona ermesi ile birlikte Altıntepe'de incelemede bulunan Vali Abdurrahman Akdemir, Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Karaosmanoğlu'ndan kazı çalışmaları hakkında bilgi aldı. Prof. Dr. Mehmet Karaosmanoğlu bu yıl 12'nci dönem kazılarını gerçekleştirdiklerini belirterek şunları anlattı:"Bu sene mezarlara ağırlık verdik. 1959-68 yılları arasında Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından ortaya çıkartılan mezarların içerisi terk edildikten sonra dolmuştu. Mezarların içlerini temizledik. Rölöveleri yapıldı, yeni planları çizildi ve restorasyon çalışması için proje hazırlama aşamasına geçildi. Proje tamamlandıktan sonra Erzurum'daki Kültür Varlıkları Bölge Müdürlüğüne sunulacak ve oradan geçtiği taktirde de uygulamaya geçilecek. Urartu döneminden tek örnek olan bu üç mezar tahrip olmasına rağmen temizlik çalışmasından sonra iyi korunduğunu gördük. İlk dönem kazılarında ortaya çıkartılan lahitleri yine ortaya çıkardık. Önceki yapılan kazılarda lahitler içerisinde iskeletler vardı ve onlar Ankara Üniversitesindeki Antropoloji bölümünde incelemesi yapılmış, birinde kadın birinde erkek olduğu tespit edilmişti. Üç numaralı mezardaki buluntular bugün Ankara Anadolu Medeniyetler Müzesinde teşhir edilmektedir."ZİYARETE AÇILACAKVali Abdurrahman Akdemir de, Urartu birinci ve ikinci dönemine ait buluntuların yer aldığı Altıntepe'de daha öncede dünyanın ilk bilinen kanalizasyon ya da tuvalet sistemi, sisteminin ortaya çıkartıldığını belirterek şunları söyledi:"Bu sene hocamızın başkanlığındaki ekip, Urartu dönemine aitgerçekten çok önemli bir buluntuyu gün yüzüne çıkardılar. Urartu döneminin tek eseri olan, tek örneği olan mezarlar burada ortaya çıkarıldı. İnşallah önümüzdeki yıl burada kazı eviyle birlikte yine bu çalışmalar belli bir noktaya geldikten itibaren biz Erzincan'a gelen ziyaretçilerimize burayı hizmete sunacağız. Önümüzdeki yıl bu çalışmalar daha yoğun bir şekilde devam edecek ve Altıntepe'de hem Bizans dönemine, hem de Urartu birinci ve ikinci dönemine ait tarihi eserler ortaya çıkacak."(DHA)
12 Eylül 2014 16:20 | kültür sanat
51. kez sinemaseverlerle buluşacak Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nın jüri başkanı yönetmen, senarist, yapımcı ve oyuncu Yılmaz Erdoğan oldu.Türk sinemasının 100'üncü yılında 'Gelenekten Geleceğe' sloganıyla yola çıkan Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışma Jürisi belli oldu.Jüri Yılmaz Erdoğan başkanlığında yönetmen, kurgucu ve metin yazarı Belmin Söylemez, sinema ve tiyatro sanatçısı, akademisyen Bülent Emin Yarar, yönetmen Nuri Bilgi Ceylan'ın eşi senarist oyuncu ve fotoğraf sanatçısı Ebru Ceylan, görüntü yönetmeni Hayk Kirakosyan, edebiyatçı İskender Pala, tiyatro, sinema oyuncusu Meral Çetinkaya, besteci Selim Atakan ve oyuncu Songül Öden'den oluşuyor.Belirlenen jüriyle ilişkin Altın Portakal Film Festivalisi basın ofisinden yapılan yazılı açıklamada jüri Başkanı Yılmaz Erdoğan yönetmen, senarist, yapımcı ve oyuncu olarak tanıtıldı. Erdoğan'ın 'Vizontele' ile başlayan sinema serüveninde, 'Bir Zamanlar Anadolu'da gibi uluslararası başarılara imza atmış yapımlarda oyuncu olarak yer aldığı hatırlatılan açıklamada 2013 yılında 'Kelebeğin Rüyası' ile Oscar aday adayı olarak Türk sinemasını gelenekten geleceğe, yerelden evrensele temsil eden en önemli isimlerden biri olduğu belirtildi. Jüri başkanı Erdoğan, 2005 yılında 42'ncisi düzenlenen festivalde Ferzan Özpetek başkanlığındaki jüride de yer almıştı. O yıl Nuri Bilge Ceylan, Hülya Koçyiğit, Kenan Işık, Tuna Erdem, Zuhal Olcay ve Feride Çiçekoğlu'ndan oluşan jüri Ulaş İnaç'ın yönetmenliğini yaptığı 'Türev' filmini 2005 yılının 'En İyi Film'i seçmişti.Yılmaz Erdoğan sanat yaşamının yanı sıra Ak Parti iktidarının sürdüğü çözüm sürecinde Akil İnsanlar Heyeti'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi grubunda yer aldı. Erdoğan'ın Gezi Parkı protestoları sırasında 16 Haziran 2013'te polis tarafından atılan göz yaşartıcı gaz kapsülünün başına isabet etmesi üzerine 269 gün boyunca komada kaldıktan sonra hayatını kaybeden Berkin Elvan için "Güle güle Berkinim, iki gözüm güler yüzüm. Utanmalı senden gözyaşlarımız bile" şeklinde tweet atarken Başakşehir Fatih Terim Stadı'nın açılışında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte futbol oynaması eleştiri konusu olmuştu.Ödüllü yönetmen, metin yazarı, kurgucu Belmin Söylemez ilk uzun metrajlı filmi 'Şimdiki Zaman' ile 19'uncu Adana Altın Koza Film Festivali'nde Yılmaz Güney Ödülü, SİYAD En İyi Film Ödülü ve Film-Yön Özel Ödülü kazandı. Kısa ve belgesel filmleriyle yurt içinde ve Saraybosna, Toronto ve Milano gibi önemli yurtdışı festivallerden ödüller kazandı.Tiyatro yönetmeni, sinema ve tiyatro oyuncusu ve akademisyen Bülent Emin Yarar 17'nci Altın Koza Film Festivali'nde 'Beş Şehir' filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü aldı. Yarar bununla birlikte 9'uncu Afife Jale Tiyatro Ödülü, İsmail Dümbüllü Özel Ödülü ve 14'üncü Afife Jale Tiyatro Ödülü'nün de sahibi.Senarist, oyuncu ve fotoğraf sanatçısı Ebru Ceylan, Cannes'da Altın Palmiye alan 'Kış Uykusu'nun senaryosunu eşi Nuri Bilge Ceylan ile birlikte yazdı. İlk kez 'Uzak' filminde küçük bir rol aldığı yönetmen eşi Nuri Bilge Ceylan'ın dördüncü uzun metrajlı filmi 'İklimler'de başrol oynadı. Yönetmenin bir sonraki filmi 'Üç Maymun'un ise sanat yönetmenliğini yaptı, hikayesini yazdı, senaryosuna katkıda bulundu.Görüntü Yönetmeni Hayk Kirakosyan, 'Başka Dilde Aşk', 'Neredesin Firuze', 'Eve Dönüş: Sarıkamış 1915' filmleriyle çeşitli festivallerden En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü aldı.Altın Portakal'a jüri üyesi olarak seçilen İskender Pala, Katre-i Matem, Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk ve Şah ve Sultan gibi yapıtlarıyla divan şiirini sevdiren yazar olarak tanındı. Türkiye Yazarlar Birliği Dil Ödülü, AKDTYK Türk Dil Kurumu Ödülü ve Türkiye Yazarlar Birliği İnceleme Ödülü sahibi Prof. Dr. Pala, Zaman gazetesindeki köşesinden 'Muhafazakar Sanat Manifestosu' tartışmasını yürütmüştü.Altın Portakallı oyuncu Meral Çetinkaya ise uzun yıllar Dostlar Tiyatrosu ve Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nda çalıştı. 1981 yılında Hazal filmindeki rolüyle, Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde 'En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu' ödülünü aldı. 1996 yılında 'Solgun Bir Sarı Gül' filmindeki rolüyle bir kez daha Altın Portakal'ın sahibi olan Çetinkaya, İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın bu yıl 33'üncüsünü düzenlendiği İstanbul Film Festivali'nin Lütfi Kırdar Kongre Salonu'nda düzenlenen törenine Berkin Elvan tişörtü giyerek katılmıştı.Yeni Türkü grubuyla yaptığı çalışmalarla tanınan Selim Atakan, 20'nci Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Şerif Gören'in 'Derman', 26'ncı Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde de Atıf Yılmaz'ın yönettiği 'Ölü Bir Deniz' filmlerine yaptığı müziklerle de En İyi Film Müziği ödüllerini aldı. Jüri üyesi Atakan aynı zamanda Nuri Bilgi Ceylan'la 'İklimler, Üç Maymun, Bir zamanlar Anadolu'da' ve 'Kış Uykusu' filmlerinde yapımcı olarak çalışan ve 51'inci Altın Portakal'ın Festival Komitesi'nde yer alan Zeynep Özbatur Atakan'la evli.Jüri üyesi Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunu Songül Öden, 'Sınır', 'Acı Aşk' ve '72'nci Koğuş' filmlerinde rol aldı. Oynadığı televizyon dizileriyle, özellikle de 'Gümüş' dizisi ile Türkiye'yle birlikte Balkanlar ve Ortadoğu'da da yıldız bir isme dönüşen Songül Öden, son olarak Bertolt Brecht'in 'Kafkas Tebeşir Dairesi' oyunuyla da beğeni topladı.(DHA)
29 Ağustos 2014 17:15 | kültür sanat
51. kez sinemaseverlerle buluşacak Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nın jüri başkanı yönetmen, senarist, yapımcı ve oyuncu Yılmaz Erdoğan oldu.Türk sinemasının 100'üncü yılında 'Gelenekten Geleceğe' sloganıyla yola çıkan Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışma Jürisi belli oldu.Jüri Yılmaz Erdoğan başkanlığında yönetmen, kurgucu ve metin yazarı Belmin Söylemez, sinema ve tiyatro sanatçısı, akademisyen Bülent Emin Yarar, yönetmen Nuri Bilgi Ceylan'ın eşi senarist oyuncu ve fotoğraf sanatçısı Ebru Ceylan, görüntü yönetmeni Hayk Kirakosyan, edebiyatçı İskender Pala, tiyatro, sinema oyuncusu Meral Çetinkaya, besteci Selim Atakan ve oyuncu Songül Öden'den oluşuyor.Belirlenen jüriyle ilişkin Altın Portakal Film Festivalisi basın ofisinden yapılan yazılı açıklamada jüri Başkanı Yılmaz Erdoğan yönetmen, senarist, yapımcı ve oyuncu olarak tanıtıldı. Erdoğan'ın 'Vizontele' ile başlayan sinema serüveninde, 'Bir Zamanlar Anadolu'da gibi uluslararası başarılara imza atmış yapımlarda oyuncu olarak yer aldığı hatırlatılan açıklamada 2013 yılında 'Kelebeğin Rüyası' ile Oscar aday adayı olarak Türk sinemasını gelenekten geleceğe, yerelden evrensele temsil eden en önemli isimlerden biri olduğu belirtildi. Jüri başkanı Erdoğan, 2005 yılında 42'ncisi düzenlenen festivalde Ferzan Özpetek başkanlığındaki jüride de yer almıştı. O yıl Nuri Bilge Ceylan, Hülya Koçyiğit, Kenan Işık, Tuna Erdem, Zuhal Olcay ve Feride Çiçekoğlu'ndan oluşan jüri Ulaş İnaç'ın yönetmenliğini yaptığı 'Türev' filmini 2005 yılının 'En İyi Film'i seçmişti.Yılmaz Erdoğan sanat yaşamının yanı sıra Ak Parti iktidarının sürdüğü çözüm sürecinde Akil İnsanlar Heyeti'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi grubunda yer aldı. Erdoğan'ın Gezi Parkı protestoları sırasında 16 Haziran 2013'te polis tarafından atılan göz yaşartıcı gaz kapsülünün başına isabet etmesi üzerine 269 gün boyunca komada kaldıktan sonra hayatını kaybeden Berkin Elvan için "Güle güle Berkinim, iki gözüm güler yüzüm. Utanmalı senden gözyaşlarımız bile" şeklinde tweet atarken Başakşehir Fatih Terim Stadı'nın açılışında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte futbol oynaması eleştiri konusu olmuştu.Ödüllü yönetmen, metin yazarı, kurgucu Belmin Söylemez ilk uzun metrajlı filmi 'Şimdiki Zaman' ile 19'uncu Adana Altın Koza Film Festivali'nde Yılmaz Güney Ödülü, SİYAD En İyi Film Ödülü ve Film-Yön Özel Ödülü kazandı. Kısa ve belgesel filmleriyle yurt içinde ve Saraybosna, Toronto ve Milano gibi önemli yurtdışı festivallerden ödüller kazandı.Tiyatro yönetmeni, sinema ve tiyatro oyuncusu ve akademisyen Bülent Emin Yarar 17'nci Altın Koza Film Festivali'nde 'Beş Şehir' filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü aldı. Yarar bununla birlikte 9'uncu Afife Jale Tiyatro Ödülü, İsmail Dümbüllü Özel Ödülü ve 14'üncü Afife Jale Tiyatro Ödülü'nün de sahibi.Senarist, oyuncu ve fotoğraf sanatçısı Ebru Ceylan, Cannes'da Altın Palmiye alan 'Kış Uykusu'nun senaryosunu eşi Nuri Bilge Ceylan ile birlikte yazdı. İlk kez 'Uzak' filminde küçük bir rol aldığı yönetmen eşi Nuri Bilge Ceylan'ın dördüncü uzun metrajlı filmi 'İklimler'de başrol oynadı. Yönetmenin bir sonraki filmi 'Üç Maymun'un ise sanat yönetmenliğini yaptı, hikayesini yazdı, senaryosuna katkıda bulundu.Görüntü Yönetmeni Hayk Kirakosyan, 'Başka Dilde Aşk', 'Neredesin Firuze', 'Eve Dönüş: Sarıkamış 1915' filmleriyle çeşitli festivallerden En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü aldı.Altın Portakal'a jüri üyesi olarak seçilen İskender Pala, Katre-i Matem, Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk ve Şah ve Sultan gibi yapıtlarıyla divan şiirini sevdiren yazar olarak tanındı. Türkiye Yazarlar Birliği Dil Ödülü, AKDTYK Türk Dil Kurumu Ödülü ve Türkiye Yazarlar Birliği İnceleme Ödülü sahibi Prof. Dr. Pala, Zaman gazetesindeki köşesinden 'Muhafazakar Sanat Manifestosu' tartışmasını yürütmüştü.Altın Portakallı oyuncu Meral Çetinkaya ise uzun yıllar Dostlar Tiyatrosu ve Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nda çalıştı. 1981 yılında Hazal filmindeki rolüyle, Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde 'En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu' ödülünü aldı. 1996 yılında 'Solgun Bir Sarı Gül' filmindeki rolüyle bir kez daha Altın Portakal'ın sahibi olan Çetinkaya, İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın bu yıl 33'üncüsünü düzenlendiği İstanbul Film Festivali'nin Lütfi Kırdar Kongre Salonu'nda düzenlenen törenine Berkin Elvan tişörtü giyerek katılmıştı.Yeni Türkü grubuyla yaptığı çalışmalarla tanınan Selim Atakan, 20'nci Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Şerif Gören'in 'Derman', 26'ncı Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde de Atıf Yılmaz'ın yönettiği 'Ölü Bir Deniz' filmlerine yaptığı müziklerle de En İyi Film Müziği ödüllerini aldı. Jüri üyesi Atakan aynı zamanda Nuri Bilgi Ceylan'la 'İklimler, Üç Maymun, Bir zamanlar Anadolu'da' ve 'Kış Uykusu' filmlerinde yapımcı olarak çalışan ve 51'inci Altın Portakal'ın Festival Komitesi'nde yer alan Zeynep Özbatur Atakan'la evli.Jüri üyesi Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunu Songül Öden, 'Sınır', 'Acı Aşk' ve '72'nci Koğuş' filmlerinde rol aldı. Oynadığı televizyon dizileriyle, özellikle de 'Gümüş' dizisi ile Türkiye'yle birlikte Balkanlar ve Ortadoğu'da da yıldız bir isme dönüşen Songül Öden, son olarak Bertolt Brecht'in 'Kafkas Tebeşir Dairesi' oyunuyla da beğeni topladı.(DHA)
29 Ağustos 2014 14:04 | kültür sanat
Tarihi İpekyolu ile ilgili bugüne kadar birçok belgesel çekildi. En ünlüsü 1980’li yıllarda Japon devlet televizyonu NHK’nın çektiği belgeseldi.Aynı yıllarda TRT ekranlarında izlediğimiz bu belgesel, new age müziğinin ünlü ismi Kitaro’yu da dünyaya tanıtmıştı. Geçtiğimiz kış İstanbul’da ilk kez konser veren Kitaro, belgesel için yaptığı bestesi The Silk Road’ı belgeselin o muhteşem görüntüleri eşliğinde bir kez daha çalarak hayranlarını mest etmişti. İpekyolu’nu bu kez Çinliler anlatmıştı. Çalışmaları iki yıldır devam eden ve altı yılda tamamlanacak olan “İpekyolunda On Bin Kilometre” için bugün, sayıları 50’yi bulan Çin’in medya kuruluşlarının temsilcileri ile belgesel ekibi İstanbul’a geliyor. Ekip aslında 24 Ağustos’ta Hopa Sarp Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye giriş yaptı, Trabzon, Ordu, Tokat, Kapadokya ve Ankara’daki çekimleri tamamladı. Bugünden itibaren önce İstanbul’da, ardından da Edirne İpsala sınır kapısında belgeselin Türkiye ayağını bitirecekler.Çin Devlet Tanıtım Kurumu’nun desteği ve Shaanxi Eyalet Kanalı’nın koordinatörlüğünde çekimi gerçekleştirilen 8 ülke ve çok sayıda kentte yaklaşık 10 bin kilometre kat edilerek tamamlanacak “İpekyolunda On Bin Kilometre” belgeselinin çekimleri Çin’in Xian şehrinden başladı, İtalya Roma’da sona erecek. Belgeselin Rize, Giresun, Trabzon, Ordu, Tokat, Sivas, Kayseri, Nevşehir, Aksaray, Ankara, Bolu, Adapazarı ve İstanbul’da yapılan çekimlerinde tarihi lokasyonlar ve Türk insanının yaşamından kesitler sunulacak.“İpekyolu’nun izinden gidiyoruz”Yenibosna’daki Gorrion Otel’de Türk gazetecilerle bugün bir araya gelecek olan projenin mimarı ve yöneticisi, Shaanxi Eyaleti TV kanalı ve proje sorumlusu Mr. Yang Wenmen, “İpekyolunda On Bin Kilometre” adlı belgesel ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Çin halkına dünyayı ve dünyadaki kültürel zenginlikleri tanıtmak amacıyla İpek Yolu belgeselinin çekimlerine başladık. Kültürüne dost bir toplum yapısı içerisinde, geçmişteki mirası günümüze aktarmayı ve Çin ile diğer dünya milletleri arasında köprü oluşturmayı hedefledik. İpekyolu’nun izinden giderken yolumuz Türkiye’den geçti.” Projenin Türkiye ayağında danışmanlık yapan mimar Gökhan Avcıoğlu ise, “İpekyolu’nun Türkiye’ye uzanan bölümü ticari ve kültürel açıdan dinamik bir bölge. Dolayısıyla söz konusu belgesel projesi için de oldukça kritik bir o kadar da önemli noktada yer alıyoruz. Ülkemizin kültürel ve sanatsal zenginliğinin yanında ticari gücünün de dünyaya başarıyla sunulacağı bu belgesel projesi, yalnızca Çin’de ya da Uzakdoğu’da değil dünyanın birçok yerinde ülkemizin sahip olduğu potansiyellerin görülmesi ve duyulmasına olanak sağlayacak, Çin ile kültürel köprüler kurmak adına da fırsat yaratacaktır.” diyor. İlk olarak Shaanxi eyaletinin resmi televizyon kanalında yayınlanacak belgeseli 2 milyar kişinin izleyeceği tahmin ediliyor. Belgesel Çin’den sonra Türkiye’de de gösterilecek. Sevinç Özarslan
28 Ağustos 2014 01:59 | kültür sanat
Edebiyatın atardamarı niteliğindeki dergilerin arasına her geçen gün yenileri katılıyor. Yeni isimler, ilk ürünü yayımlanan şairler ve öykücüler okuruyla buluşuyor. Son dönemde bu kervana katılan edebiyat ve şiir dergilerini inceledik.Yazar Yekta Kopan, yaklaşık bir hafta önce sosyal medyadan şöyle bir mesaj paylaştı: “İlk romanlar, yeni hikâye kitapları, dergiler, internet siteleri, fanzinler... Kurumundan geçilmeyen edebiyatçılar titresin, gençler geliyor!” Bunun üzerine edebiyat damarına taze kan akışı sağlayan yeni edebiyat dergilerini inceledik.İlk sayılarda şiir bereketiYıllar önce “Heves” şiir dergisi son sayısını yayımladığında, arkasında zor doldurulacak bir boşluk bırakmıştı. “Karagöz” şiir ve temaşa dergisi de nisan ayında artık çıkmayacaklarını duyurdu. Üç ayda bir yayımlanan, Osman Özbahçe ve Hakan Şarkdemir yönetimindeki Karagöz de böylece, dergisine bağlı okurunu yalnız bırakmış oldu. Buna karşın dergi raflarında gelecekte Heves ya da Karagöz gibi dergilerin yerine geçeceği sinyallerini veren dergiler yer almaya başladı. İlk sayısını yayımlayan iddialı dergilerden biri “Japonya” şiir dergisi. Temmuz-ağustos sayısıyla okurla buluşan derginin yayın kurulu, aralarında ilk şiir kitaplarını da yayımlamış isimlerden oluşuyor. Salim Nacar, Liman Mehmetcihat, Enes Özel, Nazmi Cihan Beken yönetimindeki derginin sunuş yazısında, bu dergide neler olmayacağının garantisi verilmiş; kesin bir ifadeyle dergide ‘cılk metinler', ‘cılk metinlerin cılk yazarları' (onlara şair demeye imtina etmişler), ‘politik çöpler' ve ‘ideolojiler ile ilgili palavralar' olmayacağının sözünü veriyorlar. Sunuş yazısında bir yerde geçen şu cümle, “Şiiri dışında ilgi odağı olma becerisi gösterebilmenin şair dalgınlığında affedilebilir bir yanı yok.” bir nevi dergide yer alacak şiirlere karşı gösterdikleri hassas tutumu açıklıyor.Dergide yer alan güçlü şiirlerin yanı sıra son sayfalarda Salim Nacar ve Nazmi Cihan Beken'in güncel edebiyat konularında yaptıkları “Şimdi Söyle” söyleşisi de dikkat çekiyor. İlk sayısı yayımlanan bir diğer şiir ve eleştiri dergisi de “Şerhh”. Monica Papi, Eren Barış, Aras Keser, Servet Turan ve Kadir Yanaç tarafından hazırlanan dergi Ankara'da çıkarılıyor. İsmini divan edebiyatı geleneğinde sıkça başvurulan “şerh etme” pratiğinden ilhamla alan dergide şiirle birlikte eleştiri ve çeviriye de önem veriliyor.İlk yılını devirmiş ve başladıkları günden bugüne önemli bir yol kat etmiş, tasarımıyla dikkat çeken dergilerden biri “Peyniraltı Edebiyatı” dergisi. Her ay bir yazarı gündeme getiren dergi, bu ay yayımlanan 16. sayısında Boris Vian'ı odağa alıyor. Selim Bektaş, Koray Koral, Alp Yenibalcı ve Gamze Yeşildağ'ın editörlüğünde çıkan dergide kapağa katkı sağlayan isimler arasında Sevin Okyay, Onsraman, Selim Bektaş ve Hakan Cezayirli bulunuyor.İlk yılını 7. sayısıyla deviren bir diğer dergi “Natama”. Bahar aylarında Enis Akın'ın açtığı bir tartışmayla edebiyat ortamını hareketlendiren dergide yeni isimler görmek mümkün. Son sayısında ürünü bulunanlar arasında ise Enis Akın, Mehmet Öztek, Ozan Can Türkmen gibi isimler bulunuyor. “Keyf-i Edebiyat” dergisi de dördüncü sayısıyla birinci yaşını kutlayan dergiler arasında. Ankara menşeli derginin giriş yazısında yeni bir dergi çıkarmak için yola koyulanlara, onları bekleyen aşamalar anlatılıyor. Bilal Güven'in editörlüğünde çıkan dergide öykü, şiir ve denemelerin yanında sinema, opera ve bale yazıları da yer alıyor. İkinci sayısıyla bu zahmetli dergicilik yolunda ilerleyen dergilerden bir diğeri ise “Yokuş Yola” dergisi. Diyarbakır merkezli çıkarılan derginin yönetici ekibi ise oldukça kalabalık. Abonelik sistemi olmayan ve sadece “çıkmaya hazır olduğunda çıkan” dergi Cihan Ülsen tarafından yönetiliyor.İlk sayılar, ilk günkü heyecanla devrilen ilk yıllar… Bütün bu dergilerin içerikleri, edebi anlamda bu dünyaya katkıları elbette tartışmaya açık. Çok iyi yazıların yanında vasatın altında ürünlerle de karşılaşmak mümkün, ancak Yekta Kopan'ın da söylediği gibi, ‘Gençler geliyor!'Post Öykü, ekimde çıkıyorAykut Ertuğrul önderliğinde, İrem Ertuğrul, Burcu Bayer, Arda Arel ve Ertuğrul Emin Akgün yönetimindeki Post Öykü dergisi ise ilk sayısını ekimde yayımlayacak. İki ayda bir çıkacak dergide bağımsız öykülerin yanı sıra Elias Canetti’nin 50 karakterinden ilhamla kurgulanacak öyküler de yer alacak. Dergide, şimdiye dek üstüne kayda değer bir çalışma yapılmamış Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mâk’ı Hayal’i üzerine üç sayı sürecek incelemeler, denemeler ve söyleşiler de yer alacak. A’mâk-ı Hayal üzerine yapılacak bu detaylı çalışma bittiğinde de, geleneğin izinde söyleşi ve yazı serileri derginin sayfalarında yer almaya devam edecek.
27 Ağustos 2014 01:59 | kültür sanat
Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin yaşayan önemli isimlerinden Bekir Sıtkı Erdoğan dün akşam 88 yaşında hayatını kaybetti.Haydarpaşa GATA Hastanesi’nde dört gündür yoğun bakımda olan Erdoğan’ın cenaze namazı bugün ikindi namazını müteakip Üsküdar Çiçekçi’deki Selimiye Camii’nde kılınacak. Şairin cenazesi memleketi Karaman’da defnedilecek. “Hancı” ve “Kışlada Bahar” isimli şiirleriyle tanınan Erdoğan, son yıllarda tasavvufî şiirlere yönelmişti. Türk şiirinin önemli ustalarından biri kabul edilen şair, 1926 yılında Karaman’da doğdu. Kuleli Askerî Lisesi ve Kara Harp Okulu mezunu şair kıta subaylığı da yaptı. Bu arada Ankara Üniversitesi, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni bitirdi. Heybeliada Deniz Lisesi, İstanbul Alman Lisesi ve Marmara Koleji’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Aruz, hece ve serbest vezinle şiirler yazdı. Şiirlerinden bazıları bestelendi. Rubai türündeki şiirleri başta Hisar, Türk Edebiyatı, Yüzakı ve Kubbealtı Akademi Mecmuası olmak üzere birçok dergide yayımlandı. Birçok kurum ve kuruluştan ödüller aldı. Hakkında saygı toplantıları yapıldı. Bir Yağmur Başladı, Dostlar Başına, Kışlada Bahar ve Binbirinci Gece adlı kitapların sahibi Erdoğan’ın eserleri Akıl Fikir Yayınları tarafından yayımlanıyor. KÜLTÜR-SANAT
25 Ağustos 2014 10:41 | kültür sanat
1987 yılında kurulan Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun Ata Park’taki Haluk Ongan Sahnesi’nin bulunduğu parsel, mülkün sahibi olan Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından satışa çıkarılıyor.Konuyla ilgili olarak Trabzon Sanatevi Yürütme Kurulu Başkanı Adnan Taç, dün bir basın açıklaması yaptı. Taç açıklamada, “Tiyatromuzun Haluk Ongan sahnesinin bulunduğu parselin, mülkün sahibi olan Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından satışa konuluyor olması canımızı acıtmıştır. Başta valimiz, milletvekillerimiz, belediye başkanlarımız olmak üzere bu parselin ve üzerinde mevcut tiyatro sahnesinin bir an önce Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devri konusunda gerekli çabayı sarf edeceklerine inanıyoruz. Gerekiyorsa tiyatro binasını korumak, daha işlevsel hale getirmek, ya da kapsamını genişleterek bir kompleks haline dönüştürülmesini sağlamak adına Tiyatro Müdürlüğü’nce projelendirilecek planlarına destek vermelerini istiyoruz.” dedi. Geçtiğimiz ay, Ankara Devlet Tiyatrosu Şinasi ve Akün Sahneleri de satışa çıkarılmış, sanatçılar ise satışı durdurmak için tiyatroların önünde protesto yapmıştı.
20 Ağustos 2014 09:18 | kültür sanat
Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’ın şair, yazar, gazeteci ve yayıncı Şevket Rado’ya yazdığı mektuplarından oluşan Şevket Rado’ya Mektuplar adlı kitap Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı.Kitap, Rado’ya yazılan mektupların yanı sıra Orhan Veli’nin La Fontaine çevirilerinin perde arkasını, Oktay Rifat’ın yayımlanmamış Ahmet adlı romanını ve Melih Cevdet Anday’ın Ankara yıllarına ilişkin anılarını da içeriyor.
20 Ağustos 2014 01:59 | kültür sanat
1987 yılında kurulan Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun Ata Park’taki Haluk Ongan Sahnesi’nin bulunduğu parsel, mülkün sahibi olan Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından satışa çıkarılıyor.Konuyla ilgili olarak Trabzon Sanatevi Yürütme Kurulu Başkanı Adnan Taç, dün bir basın açıklaması yaptı. Taç açıklamada, “Tiyatromuzun Haluk Ongan sahnesinin bulunduğu parselin, mülkün sahibi olan Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından satışa konuluyor olması canımızı acıtmıştır. Başta valimiz, milletvekillerimiz, belediye başkanlarımız olmak üzere bu parselin ve üzerinde mevcut tiyatro sahnesinin bir an önce Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devri konusunda gerekli çabayı sarf edeceklerine inanıyoruz. Gerekiyorsa tiyatro binasını korumak, daha işlevsel hale getirmek, ya da kapsamını genişleterek bir kompleks haline dönüştürülmesini sağlamak adına Tiyatro Müdürlüğü’nce projelendirilecek planlarına destek vermelerini istiyoruz.” dedi. Geçtiğimiz ay, Ankara Devlet Tiyatrosu Şinasi ve Akün Sahneleri de satışa çıkarılmış, sanatçılar ise satışı durdurmak için tiyatroların önünde protesto yapmıştı.
20 Ağustos 2014 01:59 | kültür sanat
Polonya-Türkiye dostluğunun 600. yılı nedeniyle hazırlanan Kehribar Ülkesinden Yeni Öyküler, Kalem Kültür Yayınları’nın “Ülke Edebiyatları” serisinin ilk kitabı olarak okura sunuldu.Çağdaş Polonya edebiyatını tanıtmayı amaçlayan hazırlanan antolojide 17 Polonyalı yazarın bugüne kadar Türkçede yayımlanmamış öyküleri yer alıyor. Polonya Kültür Bakanlığı’nın ve Polonya Kitap Enstitüsü’nün katkılarıyla, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Leh Dili Edebiyatı Bölümü akademisyenleri işbirliğinde hazırlanan antolojideki öyküleri bölüm öğrencileri çevirdi. Antolojide Adam Wiedmann, Andrzej Stasiuk, Andrzej Sapkowski, Jacek Hugo-Bader, Joanna Bator, Józef Hen, Jerzy Pilch, Krzysztof, Varga, Magdelena Tulli, Mariusz Szczygie
12 Ağustos 2014 09:52 | kültür sanat

sayfa sayısı: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11


Hakkımızda  -  İletişim  -  Gizlilik  -  Firma, Mekan Kayıt

© 2007-2008 ankaradaki.com,  8.0.362