Ana Sayfa     Haberler     Firmalar, Mekanlar     Harita     Hava Durumu    

Ankaralılar için özel derlenmiş haberler. Çeşitli kaynaklardan (hürriyet, milliyet...) Ankara'yla ilgili haberler tek bir yerde toplanıyor.


Ankara Kültür Sanat Haberleri


Paramparça Aşklar ve Köpekler, 21 Gram, Babil ve Biutiful filmlerinin yönetmeni Alejandro González Iñárritu'nun son filmi Birdman, 12 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde gerçekleştirilecek 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nde gösterilecek.Michael Keaton, Emma Stone, Zach Galifianakis, Edward Norton, Naomi Watts gibi ünlü oyuncuları buluşturan film, bir zamanlar ikonik bir süper kahramanı canlandırmış ama artık gözden düşmüş bir aktörün Raymond Carver'ın hikâyesinden uyarlanan bir Broadway oyununda rol kapma ve eski günlerine dönme çabasını anlatıyor. Starlık sistemini kıyasıya eleştirerek süper kahraman hikâyelerini ters yüz eden ve yönetmenin önceki filmlerinden çok farklı olarak kara komedi türünde çekilen film, ilk gösterimini geçtiğimiz ağustosta 71. Venedik Film Festivali'nde yapmıştı. Iñárritu'nun 4 yıl aradan sonra yönettiği ilk film olan “Birdman”in yılın en çok konuşulan yapımlarından biri olacağı, Oscar adaylığında da adının sıkça geçeceği şimdiden konuşuluyor. 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, İstanbul'dan sonra 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek.
25 Ekim 2014 02:00 | kültür sanat
12 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde gerçekleştirilecek 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilecek filmler belli olmaya başladı.!f İstanbul’un ilk sürprizi, Alejandro González Iñárritu’nun merakla beklenen yeni filmi “Birdman”! “Amores perros/Paramparça Aşklar ve Köpekler”, “21 Grams/21 Gram”, “Babel/Babil” ve “Biutiful” filmlerinin yönetmeni Alejandro González Iñárritu’nun merakla beklenen yeni filmi “Birdman”, Türkiye’de ilk kez 14. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilecek. Michael Keaton, Emma Stone, Zach Galifianakis, Edward Norton, Naomi Watts gibi ünlü oyuncuları buluşturan film, bir zamanlar ikonik bir süper kahramanı canlandırmış ama artık gözden düşmüş bir aktörün Raymond Carver’ın hikâyesinden uyarlanan bir Broadway oyununda rol kapma ve eski günlerine dönme çabasını anlatıyor. Starlık sistemini kıyasıya eleştirerek süperkahraman hikâyelerini ters yüz eden ve yönetmenin önceki filmlerinden çok farklı olarak kara komedi türünde çekilen film, ilk gösterimini geçtiğimiz ağustosta 71. Venedik Film Festivali’nde yapmıştı. Iñárritu’nun 4 yıl aradan sonra yönettiği ilk film de olan “Birdman”in yılın en çok konuşulan yapımlarından biri olacağı, Oscar adaylığında da adının sıkça geçeceği şimdiden konuşuluyor. 14. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul’da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de gerçekleştirilecek.
24 Ekim 2014 12:30 | kültür sanat
Çin'de turnede olan Fazıl Say, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerinin bakanlık tarafından programdan çıkarılmasıyla ilgili hükümete mektup yazdı.Say mektubunda şu ifadelere yer verdi:Sayın Başbakan, Sayın Kültür Bakanı ve Tüm Yetkililer, Size bu mektubu Pekin'den yazıyorum, bu akşam Çin'de konserim var. Programda kendi eserlerim var. Ben Japonya'da turnedeyken, 3 eserim Ankara'da programdan çıkarılmış, olay Türkiye'de ve dünyada tepki ile karşılanmış. Hoş bir durum değil. Size söylemek istediklerim var. Umarım okursunuz ve bir insanı anlamaya çalışırsınız...Ne zaman gerçekten "güçlü" olunur biliyor musunuz? Hem doğuyu, hem batıyı, hem de ikisinin sentezini en iyi şekilde var ettiğinizde. Ankara'da çalınması yasaklanan "İstanbul Senfonisi" eseri işte bu yüzden dünyanın her yerinde çalındı. Daha geçen hafta Tokyo Senfoni Orkestrası çaldı. İstanbul Senfonisi, 80 kişilik batı orkestrasının en önünde, Ney, Kanun, Bendir ve Kudüm ile çalınan bir eserdir. İstanbul'u müzik ile anlatır. Eserin sözleri yoktur. 2010'daki ilk seslendirilişinden sonra dünya üzerinde 50'den fazla orkestra bu eseri repertuvarına almıştır. Hemen hemen tüm Türk orkestraları da çalmıştır. Bu eser ile ben 2013 ECHO Klassik ödülünü kazandım, klasik müzikteki en mühim ödüllerden biridir. Daha da önümüzdeki tarihte nice çalınışları olacak.Bununla gurur duyabil. Korkma bundan, bu eser sadece bir müzik eseri. Gel bu bütün dünyada şaşkınlık ve öfke yaratan "yasakçı" tutumunu değiştirebil. Yıkıcı olma. Gel bu eseri Ankaralılar da dinleyebilsin. Bırak kim neyi seviyorsa sevsin. Destek ol buna. Fazıl Say'ın 56 eseri var. 3 tanesi Ankara'da çalınamadı diye hiçbir şey değişmiyor Fazıl Say için. Dünya, bu "yasakçı" tutumu ayıplıyor sadece. Türkiye'de de kimse daha iyi hissetmiyor bir müzisyene boykot uygulaması getirildiğinde. Sen de iyi hissetmiyorsun. Gel bunu değiştirebil. Kaybeden sadece bu kararı veren oluyor. Korkma el uzatabilmekten. Hatta "bu eseri orkestramız olmayan şehirlerimize de götürelim" diyebil. Uzat elini. Merak etme değeri bilinir. Katar'da bile dünyanın en pahalı opera prodüksiyonları yapılıyor...Farklı yaşam tarzları korku ve tehdit altında kalırsa, bu çok sağlıksız bir toplum dokusu yaratmakta. Ne ezen mutlu olur ne de ezilen. Bırak Türkiye sanatta da dünya ile yarışsın. Gel operaları, tiyatroları, orkestraları kapatma, bırak izleyen izlesin, seven sevsin, halk karar versin neyin iyi olduğuna. Hatta, daha iyi olması için bütçelerini bile arttır, dünya yarışında var olsunlar, bırak ne yapıyorlarsa yapsınlar, 21. yüzyıldayız, özgür bir dünyadayız, pozitif kılabil dünyayı, "Türkiye'de iyi sanat yapılıyor" dedirt tüm dünyaya. Korkma sanattan sanatçılardan, karşındaki "askeri güç" filan değil, karşındaki müzisyen, tiyatrocu, dansçı... İnsan... Sade vatandaş...Yıllardır karşı karşıya geldik. Bu hükümet ile bir türlü anlaşamadık. Başka sansürler, konser iptalleri, hep bizi karşı karşıya getirdi. Hep tuhaf karşılandı. Kimse mutlu olmadı. Gel Antalya'da dünya çapında bir müzik festivali yaratmış bu ekibi işine geri koy, o festivali biz yarattık, emeğimizle, düşüncemizle, yaratıcılığımızla, hakkımızdır. Hatta bu başarılı ekibe başka imkanlar bile tanı, "gelin diğer başka şehirlerimizde de yeni festivaller yaratalım" diyebil. "Gelin beraber büyüyelim" diyebil. Korkma bundan.Fazıl Say'ın dünya üzeri her yıl 100-130 konseri var. İstersen incele. "Kimdir bu?" diye bir kere olsun bak, anlamaya çalış. Bir Türk vatandaşı. Tüm eserlerinin konusu Türkiye olan bir sanatçı. Her yıl 30'dan fazla ülkede 100-130 konseri var. Bak, 3-4 konserimi iptal edince ne benim için bir şey değişiyor ne de başkası için. Sadece şaşkınlık ve küçümseme ile karşılanıyor bu tutum. İstediğin bu mu? Bu ülke on yıllarca bu yanlışlar yüzünden kaybetmedi mi? Dünya'da pek çok sanatçı var, aralarında dinlere inananı, inanmayanı, budist olanı, deist olanı, ateist olanı var. Kimse sanatçıları bu yüzden sorgulamıyor. Açık olabilelim. Türkiye'nin dünya üzerinde tanınan birkaç sanatçısı var. Ve bu noktaya şans eseri gelinmiyor, yarışmalar kazanılıyor, ödüller kazanılıyor, dünya üzeri yüzlerce şehirde binlerce konser vererek on yıllar süren bir emeğin karşılığında bir yere varılıyor ve hiç kolay değil o noktaya varmak. Lütfen bir kere olsun anlamaya çalışın. Saygılar,Fazıl Say
24 Ekim 2014 12:24 | kültür sanat
Geçtiğimiz haziran ayında açılan İstanbul Modern’in “Çok Sesli: Türkiye’de Görsel Sanatlar ve Müzik”sergisi kapsamında gerçekleştirdiği özel etkinlikler, ekim ve kasım aylarında da sürüyor. “Çok Sesli” sergisi kapsamında yer alan, Türkiye’de üç yüz yıl boyunca görsel sanatlarda ve müzik alanındaki üretimlere odaklanan Repertuaradlı araştırmaçalışmasını aylık klasik müzik dergisi Andante’nin yazarları “Cumhuriyetin Kuruluşundan Bugüne Türkiye’de Senfoni Orkestrasının Gelişimi” başlıklı söyleşide yorumlayacak. Senfoni Orkestrası, Türkiye’de cumhuriyetin ilan edilmesinden itibaren ciddiyetle ele alınan konulardan biri oldu. Atatürk’ün emriyle Ankara’ya taşınan Musika-i Hümayun zamanla bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na dönüştü, sonrasında yaşanan uzun süreli suskunluğun ardından diğer senfoni orkestraları zamanla devlet eliyle kuruldu. Türkiye 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren de özel sektör tarafından kurulan senfoni orkestralarıyla tanıştı. Etkinlikte, Türkiye’nin bu alanda 100 yıla yakın bir süredir sergilemekte olduğu performans değerlendiriliyor, artıları ve eksileriyle Türkiye’de bir senfoni orkestrası geleneğinin oluşup oluşmadığı inceleniyor. Andante’nin Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bali’nin moderatörlüğünü yapacağı etkinlik, 23 Ekim Perşembe saat 18.30’da “Çok Sesli” sergisi girişinde yer alan Repertuar alanında gerçekleşecek. “Çok Sesli” sergisi sanatçılarından Erinç Seymen, 30 Ekim Perşembe saat18.30’da kişisel arşivinden seçtiği elektronik müzik, halk müzikleri, klasik müzik ve caz gibi çeşitli türlere ait örnekleri üst üste bindirerek ürettiği bir dinleti sunacak.
22 Ekim 2014 19:35 | kültür sanat
Hush Gallery, Özge Topçu’nun “İstihale Buhranı” isimli ilk sergisine “1 Kasım-18 Aralık 2014” tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor.Sanatçı, işleriyle Cumhuriyet Türkiye’sinin inşası ve dünyada uluslararası modernizm kanunlarının uygulamaya konmasının “eşzamanlı” oluşundan yola çıkarak ülkede yapılandırılan mimarinin ve görsel kültürün çarpıcı örneklerine ayna tutuyor. 1923-1943 yılları arasında yaşanan devrim sürecinde binaların fasatları ve insanların çehrelerinin bir senkronizasyonla değiştiği, modernist mimarinin biçimsel özelliklerinin toplum inşasıyla paralelliği sergide gözler önüne seriliyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 1934'te kaleme aldığı “Ankara” kitabında - kübik iç mekanı - tasvir etmek amacıyla kullandığı “İstihale Buhranı” ifadesinden adını alan sergi her gün 11.00-19.00 saatleri arasında Kadıköy Yeldeğirmeni’ndeki Hush Galeri’de gezilebilir. Köşk Defteri - Kesikli DefterÖzge Topçu çalışmalarının temelinde Modernizm “sistem”inin yapay kurgusunu ve bu kurguya mutlak inandırıcılığı sağlayan “aile, birey, ulus kimliği inşası, mimari yapılanma“ gibi propaganda araçlarını sorguluyor. Bu araçların ve mimari öğelerin görsel tarihlerini araştırıyor ve onların bağlamları, uzamları ve mekanları üzerinde müdahaleler yaparak Modernizmin mutlaklığına rakip, muğlak bir gerçeklik alanı yaratmayı amaçlıyor. “İstihale Buhranı”nda mekanlar bazen dönemin binalarının yüzeyinden aldığı doku kayıtlarından oluşan bir defter ya da bir devlet dairesinin pencere boşluklarının kesildiği bir evrak dosyası olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Bazen de birçok yüzey birbiri içine geçiyor, objeler mekanlarını değiş tokuş ediyor, bedene ait parçalar bir mekan haline dönüşüyor. Sanatçı bu müdahalelerinde ilk avantgard modernist mimarinin kökeni olan “Ankara”dan ve yaşadığı yer olan “Kadıköy”den ilham alıyor. Teknik olarak da ironiği cesur bir şekilde sergilemek adına karışık teknik, asamblaj, cut out, 3 boyutlu çalışmalar ve yerleştirmeyi bir bütün olarak kullanıyor. “İstihale Buhranı” sergisi izleyicileri alışmadığımız, daha önceden deneyimlemediğimiz büyüklü- küçüklü farklı mekanlar içerisine sürükleyerek sanatçının yerleşik kabullere rakip olan dünyasını keşfetmeye davet ediyor. (www.ozgetopcu.com) (www.hushgallery.org)
22 Ekim 2014 15:58 | kültür sanat
Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri’nin yazarı Refik Halid Karay, Basın İlan Kurumu ve ESKADER’in düzenlediği “Matbuat Dünyasından Sanatkâr Çehreler” programı kapsamında anılıyor. Edebiyatçı yazar Ahmet Özdemir’in Karay’ı anlatacağı toplantı, Çemberlitaş’taki Basın Müzesi’nde 24 Ekim Cuma günü saat 15.00’te başlayacak.Basın İlan Kurumu ve Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin (ESKADER) birlikte düzenlediği “Matbuat Dünyasından Sanatkâr Çehreler” aslı program dizisinde, her ay basın dünyamızda adından söz ettiren önemli yazarlarımızı anılmaya devam ediyor. Ahmet Özdemir’in Refik Halid Karay’ın hayatını, hikâyeciliğini ve gazetelerde kaleme aldığı yazıları anlatacağı toplantıda takdimi ESKADER Kurucu Başkanı edebiyatçı yazar Mehmet Nuri Yardım gerçekleştirecek. Çemberlitaş’taki Basın Müzesi’nde 24 Ekim Cuma günü saat 15.00’te başlayacak toplantının ardından Refik Halit Karay’ın fotoğraflarından, yazılarından ve kitaplarından meydana gelen bir sergi gezilecek. Programla ilgili ayrıntılı bilgi almak isteyenler 0 212 5112323- 5112324 numaralı telefonları arayabilecek veya www.sanatalemi.net, www.medeniyetimiz.com veya www.bizimsemaver.com sitelerini ziyaret edebilecek.BİR DİL USTASIRefik Halid Karay, Bolu Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halid Bey'in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi'nde ve Hukuk Mektebi 'nde okudu. Maliye Nezareti’nde memur olarak çalıştı. İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimdik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün olarak gönderildi. İstanbul'a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta ve Telgraf Teşkilatı) Genel Müdürlüğüne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla “Yüzellilikler” listesine girerek Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşadı.Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplar, “Yüzellilikler” listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayımladı. Edebiyat dünyamızda ilk defa Anadolu'yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur. İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçeyi ustalıkla kullanan Refik Halid, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır. 18 Temmuz 1965’te doğduğu şehir İstanbul’da yaşamını yitirmiştir.
22 Ekim 2014 15:31 | kültür sanat
Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı olan Arthur Miller'in eseri "Satıcının Ölümü" ve Hüseyin Alp Tahmaz'ın "İyiyim" adlı oyunu yeni sezonda tiyatro severlerle buluşuyor.Yüzyılın önemli toplumsal dram yazarları arasında gösterilen Amerikalı yazar Arthur Miller'in 1949 Pulitzer ödüllü "Satıcının Ölümü" isimli eserini başarıya ulaştıran "Satıcının Ölümü" isimli eser, Zafer Kayaokay'un rejisörlüğü ile Devlet tiyatroları seyircisiyle buluşuyor. Tiyatro sevrlerle dün buluşan oyun, "Bitmek tükenmek bilmeyen özlem kasırgalarını, çabuk değişen mizacına, hırçınlığına, gizleyen bir adamın gelgitler içerisindeki yaşamı"nı seyircinin beğenisine sunuyor.-DEVLET TİYATROLARINDAN BİR 'TAHMAZ' ESERİ DAHA-Geçtiğimiz sezonun en beğenilen oyunları arasında yer alan "Nereye"nin yazarı Hüseyin Alp Tahmaz'ın bir eseri daha Devlet Tiyatroları sahnesinde seyirci ile buluşuyor. "İyiyim" isimli eseri yeni sezonda yönetmen Volkan Özgömeç sahneye taşırken, sanatçı Zeynep Hürol ise tek kişilik performansı ile "Hayata yenik başlayan bir kadının yıllarca kaçtığı geçmişiyle yüzleşme anı"nı anlatıyor. Erkek egemen bir toplumda, kadının maruz kaldığını psikolojik baskı ve tacizler sonucundaki bunalımının sahnelendiği oyun prömiyerini dün Stüdyo Sahnede yaptı.Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı olan her iki eser de hafta boyunca tiyatro severlerle buluşmaya devam edecek.(ANKA)
22 Ekim 2014 12:48 | kültür sanat
Hush Gallery, Özge Topçu’nun “İstihale Buhranı” isimli ilk sergisine “1 Kasım-18 Aralık 2014” tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor.Sanatçı, işleriyle Cumhuriyet Türkiye’sinin inşası ve dünyada uluslararası modernizm kanunlarının uygulamaya konmasının “eşzamanlı” oluşundan yola çıkarak ülkede yapılandırılan mimarinin ve görsel kültürün çarpıcı örneklerine ayna tutuyor. 1923-1943 yılları arasında yaşanan devrim sürecinde binaların fasatları ve insanların çehrelerinin bir senkronizasyonla değiştiği, modernist mimarinin biçimsel özelliklerinin toplum inşasıyla paralelliği sergide gözler önüne seriliyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 1934'te kaleme aldığı “Ankara” kitabında - kübik iç mekanı - tasvir etmek amacıyla kullandığı “İstihale Buhranı” ifadesinden adını alan sergi her gün 11.00-19.00 saatleri arasında Kadıköy Yeldeğirmeni’ndeki Hush Galeri’de gezilebilir. Köşk Defteri - Kesikli DefterÖzge Topçu çalışmalarının temelinde Modernizm “sistem”inin yapay kurgusunu ve bu kurguya mutlak inandırıcılığı sağlayan “aile, birey, ulus kimliği inşası, mimari yapılanma“ gibi propaganda araçlarını sorguluyor. Bu araçların ve mimari öğelerin görsel tarihlerini araştırıyor ve onların bağlamları, uzamları ve mekanları üzerinde müdahaleler yaparak Modernizmin mutlaklığına rakip, muğlak bir gerçeklik alanı yaratmayı amaçlıyor. “İstihale Buhranı”nda mekanlar bazen dönemin binalarının yüzeyinden aldığı doku kayıtlarından oluşan bir defter ya da bir devlet dairesinin pencere boşluklarının kesildiği bir evrak dosyası olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Bazen de birçok yüzey birbiri içine geçiyor, objeler mekanlarını değiş tokuş ediyor, bedene ait parçalar bir mekan haline dönüşüyor. Sanatçı bu müdahalelerinde ilk avantgard modernist mimarinin kökeni olan “Ankara”dan ve yaşadığı yer olan “Kadıköy”den ilham alıyor. Teknik olarak da ironiği cesur bir şekilde sergilemek adına karışık teknik, asamblaj, cut out, 3 boyutlu çalışmalar ve yerleştirmeyi bir bütün olarak kullanıyor. “İstihale Buhranı” sergisi izleyicileri alışmadığımız, daha önceden deneyimlemediğimiz büyüklü- küçüklü farklı mekanlar içerisine sürükleyerek sanatçının yerleşik kabullere rakip olan dünyasını keşfetmeye davet ediyor. (www.ozgetopcu.com) (www.hushgallery.org)
22 Ekim 2014 11:51 | kültür sanat
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne 2006 yılında yapılan bir ihbar sonucu M.S. 1-3 yüzyıllara ait olduğu tespit edilen Lidya Stelleri'nin Amerika'daki bir internet sitesinde satışa çıkarıldığı belirlendi. Bunu üzerine harakete geçen yetkililer, Amerikan istihbarat kaynaklarıyla yaptığı ortak çalışma sonucunda 10 adet Lidyalılar dönemine ait tarihi eseri Türkiye'ye getirdi.Milattan sonraki yüzyıllarda yaşamış devletlerde görev almış önemli kişilerin mezar başlarına veya üzerine dikilen dikdörtgen levha yada blok şeklinde taşlardan oluşan steller, ölen kişiyi tanıtan yazı veya kabartma resim ya da her ikisini bir arada barındırır. Üzerindeki kabartmalar yardımıyla eski devirlerde yaşamış insanların kültürel, sosyal ve hatta ekonomik yaşamlarını öğrenme imkanı sağlanır. Türkiye'de üzerinde yaşamış eski devletlerde sıkça görülen stellerin bir çoğunun da Türkiye'den kaçırılarak yurtdışında satışa çıkarıldığı biliniyor. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne de 2006 yılında iletilen bir dilekçede, Lidya Bölgesine ait Manisa kökenli mezar ve adak stellerinin ABD'de internet üzerinden satışa çıkarıldığı bildirildi. Yoğun çalışmalar sonucunda, 2014 yılında Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ömer Çelik'in talimatıyla, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları nezdinde stellerle ilgili tekrar girişimde bulunuldu. Bu esnada, FBI ve Washington Emniyet Müşavirliği tarafından gerçekleştirilen ortak çalışmalar sonucu, stellerden 10 tanesinin yeri tespit edildi. M.S. 1-3. yüzyıllara ait oldukları tespit edilen 10 adet stel, Washington Kültür ve Tanıtma Müşavirliği'nce teslim alındı. Tarihi eserler daha sonra diplomatik kargoyla nakledilerek Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne teslim edildi. Stellerin konservasyon çalışmaları tamamlandı. Tarihi eserler sergilenmeleri için yapılan hazırlıklarda son aşamaya gelindi. Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğünde bir süre teşhir edilecek eserler daha sonra Manisa Müzesi'ne nakledilecek.(CİHAN)
15 Ekim 2014 14:43 | kültür sanat
Gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay, 1970'te Ümit Yaşar Oğuzcan ile Ankara treninde karşılaşmasaydı ve birlikte Sivas'a gitmeselerdi, elma bahçesinde çekilen Aşık Veysel'e ait yukarıdaki kare bugün olmayacaktı. Âşık Veysel ile iki gün geçiren Çağatay, “Elimde onun bir düzine daha fotoğrafı var.” diyor. Ergun Çağatay arşivinden çıkardığı Aşık Veysel'in bu nadide fotoğrafını Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi'nde açtığı ‘Merceğimde 50 Yıl' sergisinde sergiliyor. 25 Ekim'e kadar açık kalacak sergide, Çağatay'ın dünyadan ve Türkiye'den çektiği başka kareleri de var. Ünlü ozanımız Âşık Veysel
13 Ekim 2014 02:46 | kültür sanat
Gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay, 1970'te Ümit Yaşar Oğuzcan ile Ankara treninde karşılaşmasaydı ve birlikte Sivas'a gitmeselerdi, elma bahçesinde çekilen Aşık Veysel'e ait yukarıdaki kare bugün olmayacaktı. Âşık Veysel ile iki gün geçiren Çağatay, “Elimde onun bir düzine daha fotoğrafı var.” diyor. Ergun Çağatay arşivinden çıkardığı Aşık Veysel'in bu nadide fotoğrafını Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi'nde açtığı ‘Merceğimde 50 Yıl' sergisinde sergiliyor. 25 Ekim'e kadar açık kalacak sergide, Çağatay'ın dünyadan ve Türkiye'den çektiği başka kareleri de var.Ünlü ozanımız Âşık Veysel’e ait o kadar az fotoğraf var ki, Google’a adını yazdığınızda hep elinde sazıyla çekilen bilindik o kare çıkar karşınıza. Oysa Sivas’ın Sivrialan köyünde, evinin yakınlarındaki elma bahçesinde, kız kardeşi ve torunuyla çekilen yandaki mütebessim karesini görmek bugün için ne güzel bir sürpriz. 1968’de fotoğraf çekmeye başlayan ve 1974 yılında Paris’te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğine adım atan Ergun Çağatay imzalı kare, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde geçtiğimiz hafta içi açılan “Merceğimde 50 Yıl” adlı fotoğraf sergisinden. Ergun Çağatay, sergi için tüm meslek hayatı boyunca çektiği karelerden bir seçki yapmış. Fakat elinde Âşık Veysel’in daha pek çok fotoğrafının olduğunu söylüyor. 1970’te çektiği bu karenin hikâyesi ise hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bir kez daha gösteriyor.AŞIK VEYSEL: “BEN EDEBİYAT OLUP OLMADIĞIMI DÜŞÜNMEM”1937 doğumlu olan Ergun Çağatay, 1970’te Ankara’daki ailesini ziyaret etmek üzere Haydarpaşa’dan trene biner. Yemekli vagonda seyahat etmektedir. İki masa ötesinde tanıdık bir sima görür. Kim olduğunu hatırlar ve masadan kalkıp yanına gider, “Siz Ümit Yaşar Oğuzcan değil misiniz?” diye sorar. Aldığı cevap evettir. Ümit Yaşar, o yıllarda İş Bankası Kültür Yayınları’nı yönetiyordur ve Ankara treninde bulunmasının nedeni Sivas’a, Âşık Veysel’i ziyarete gidecek olmasıdır. “Çok yaşlandı, ölmeden evvel tüm sözlerini bir kitap halinde toplamak istiyorum.” der Çağatay’a. Nihayetinde birlikte gitmeye karar verirler. Çağatay ve Oğuzcan, ertesi gün Ankara garında buluşur, Şarkışla’nın Sivrialan köyüne varırlar. Hikâyenin gerisini Çağatay’dan dinleyelim: “Köyde iki güne yakın kaldık. Âşık Veysel’in bir düzine fotoğrafını çektim ama bugün o anları tekrar yaşasaydım bu işi başka türlü yapardım. O yıllar Türkiye’de film bulmak bile bir dertti. Eldeki malzemeyi dikkatli hatta pinti kafasıyla kullanıyorduk. O köyde de öyle oldu. Sergideki fotoğrafı Âşık Veysel, beni elma bahçesine götürdüğü zaman çektim. Yanında kız kardeşi ve torunu vardı. Veysel köylülere ‘Burada iyi elma yetişir’ dediği zaman etrafındakiler ‘bu kör adam ne bilir’ demişler. Âşık Veysel’in inatla diktiği fideler boy verip meyveye durunca köylüler bu sefer asıl kör olan bizmişiz itirafında bulunmuş.”Ümit Yaşar Oğuzcan İstanbul’a dönünce Âşık Veysel’in Dostlar Beni Hatırlasın adlı kitabını yayınlar ve birkaç ay sonra onu İstanbul’a getirir. İş Bankası’nın o tarihte Beyoğlu Atlas Sineması’nın yanında bir lokali vardır. Bankanın önde gelen şube müdürleri Âşık Veysel onuruna burada bir akşam yemeği verir. Ergun Çağatay da davetliler arasındadır. Çağatay o anı şöyle anlatıyor: “Hiç unutmam banka müdürlerinin övgü dolu sözlerinden Âşık Veysel çok sıkılmış, buram buram terlemişti. Bir banka müdürünün ‘Türk edebiyatının yücesi, kendinizi edebiyatımızın neresinde görüyorsunuz?’ sorusuna Veysel ‘Ben edebiyat olup olmadığımı düşünmem sadece içimden geldiği gibi söylerim. Edebiyat olup olmadığıma benim dışında başka insanlar karar veriyor. Bu onların işi.’ cevabını vermişti.DİJİTAL ÖNCESİ FOTOĞRAFLAR‘Merceğimde 50 Yıl’ sergisi Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi’nde 25 Ekim’e kadar devam edecek. Sergide Çağatay’ın Türkiye’den ve dünyadan çektiği, özellikle 1970’li yıllara ait başka kareleri de yer alıyor. Mesela Sultanahmet’in bilindik klasik fotoğraflarından çok farklı bir kare, Hasankeyf, Gümüşlük’ün şimdiki halinden eser olmayan bir görünümü, Küçükçekmece’de muhteşem ahşap mimarisine sahip bir ev, Mersin Aydıncık’ta bir kahve, İsveç’te sonbahar görülmeyi hak eden diğer kareler arasında...Sergi temasını dijital öncesi fotoğraflar olarak tanımlayan Çağatay, dijitalleşmeyle birlikte fotoğraf sanatındaki gelişmelere ilişkin görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Bence fotoğrafın ölüm fermanı verileli neredeyse on yılı aşan bir zaman dilimi oldu. Bugün fotoğraf, kimliğinden soyutlanıp bir medya malzemesi oldu. Bugün fotoğraf, bir ressamın boya fırçası, bir yazarın kalemi kağıdı durumunda. Dijital ortam ve elektronik alanında her geçen gün kaybedilen baş döndürücü gelişmeler fotoğrafı basite indirdi ve fotoğrafı üzerinde oynayarak sahteleştirmek kolaylaştı. Daha önemlisi fotoğraf belge/belgesel olma niteliğini kaybetti, herkesin üretebileceği alelade bir mal oldu. Elektronik gelişmenin yavaş yavaş yok ettiği basım sayfalarından çıkıp, kişinin bilgisayar ortamında yarattığı kendi dünyasının fantezi malzemesine dönüştü. Dijital fotoğrafçılık doğru ışık ve açı için beklenen uzun saatleri, karanlık odalardaki mesaiden fotoğrafçıyı kurtardı ama fotoğraf sanatçısının esere olan katkısını, emeğini en aza indirdi... Bu sergi, dijital öncesi çağda, fotoğrafın ölüm fermanından çok önce çekilen, bazıları klasik anlamda, bazıları ise ölüme çeyrek kala çekilen gerçek fotoğrafların son kareleridir. Gerçek tarihtir.”Ergun Çağatay Sultanahmet ve Hasankeyf karelerini nasıl çektiğini anlatıyor:Sultanahmet… İstanbul üzerinde fotoğraf çekmek için üç defa uçtum. İki defa helikopterle bir defa dört kişilik ufak bir uçakla. O tarihlerde askeriyenin dışında helikopteri olan ne şahıs ne devlet dairesi (polis gibi) nede şirket vardı. İstanbul’da iki şirket helikopter kiralıyordu. Aklımda kalan kiralık helikopterlerin saati beş yüz Amerikan dolarıydı, uçak ise bir havacılık kulübünden kiralanmıştı. Helikopterle ikinci uçuşumda Sultanahmet Meydanı’nın üstüne geldik. Karşımda neredeyse benden evvel bin defa çekilmiş beylik manzara vardı. Meydan ve Sultanahmet Camii, biraz gerisinde Ayasofya ve onun gerisinde Topkapı Sarayı. Aynı klişeyi belki lazım olur diye bir iki kere çektim ama daha başka bir şey yapmak istiyordum, değişik bir şey olmalıydı. Birden Sultanahmet Camii’nin kesiti gözümün önüne geldi. Makinama takılı objektif ile kafamdaki fotoğrafı tam alamıyordum, yetersiz kalıyordu. Pilota meydanın üstünde bir tur daha atmasını söyledim. Minareleri bir yerden kesmeliydim, ikinci turdan sonra istediğim fotoğrafı tam anlamıyla çekemeyeceğimi anladım. Üçüncü turda ne çıkarsa bahtına niyetine üç kare fotoğraf çekebildim. Bir tanesi düşünceme en yakın olanıydı yani sergideki fotoğraf. Helikopterin zamanını kendi kafamdaki fanteziler için harcamak istemedim. Nasıl olsa herkesin ilgilendiği, benim beğenmediğim o beylik fotoğraflar diyerek başka taraflara uçtum. Genellikle çektiğim fotoğrafları ben beğenmem. O fotoğraf yıllarca arşivde öylesine kaldı. Sadece birkaç yıl önce yanımda çalışan Seval hanım, negatiflere bakarken “Ergun bey ben bu fotoğrafı sevdim, benim için basar mısınız?” dediği zaman yeniden odak noktası oldu.Hasankeyf… Hasankeyf’e birkaç kere gittim ama bu fotoğraf tam anlamıyla spontane bir şey oldu. Bir şirket bana bir araç ve şoför verdikten sonra Anadolu’daki şirkete ait servis istasyonlarının fotoğrafını çekmemi istedi. O yıllarda PKK olayları yeni yeni başlamıştı. Sadece Van ile Hakkari yoluna gece gitmeyin diye uyarmışlardı. Sonbaharla kış arası bir mevsimdi. Batman’dan çıktık Mardin'e doğru yol alıyorduk, uyumuşum. Birdenbire belki bir sarsıntı ile uyandım. Araç bir köprüyü geçiyordu. O sırada ilk defa Hasankeyf'i gördüm. Manzara karşısında oldukça şaşırmıştım. Şoföre arabayı durdurmasını söyledim. Araçtan dışarı çıktım soğukça bir havaydı, köprünün üstünden Hasankeyf'i seyrettim, buranın ne biçim yer olduğunu algılamaya çalıştım, sonra yürüyerek köprünün başına gittim. Bir çoban sürüsünü geri getiriyordu. Her şey o kadar etkileyici idi, ışık, bulutlar, sürü manzarayı tamamlıyordu. Sanki yukarlarda bir görünmez el her şeyi düzenlemişti. Bu fotoğrafın hâlâ Hasankeyf'in çekilmiş en iyi fotoğrafı olduğuna inanırım.ERGUN ÇAĞATAY KİMDİR?15 Ocak 1937'de İzmir'de doğdu. İlköğretimini İzmir’de tamamladıktan sonra, 1958 yılında İstanbul Robert Kolej'den mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki eğitimini yarıda keserek gazeteciliğe başladı. 1968 yılında, eşinin hediye ettiği bir fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekmeye başlayan Çağatay, 1974 yılında Paris'te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğe adım attı. 1980’de New York'ta Time/Life grubunda çalışmaya başladı ve dergide ses getiren pek çok önemli habere imza attı. 1983’de Paris / Orly Havaalanı’nda Ermeni terör örgütü ASALA'nın bombalı saldırısında çok ağır yaralanan Çağatay uzun süre yanık tedavisi gördü. Saldırı, hayatında bir dönüm noktası oldu ve bu dönemden sonra özellikle de tarih alanında yoğun araştırmalar yapmaya yöneldi. Yurtdışındaki başarılarının ardından Türkiye’ye dönen Ergun Çağatay’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nadir el yazması kitaplar üzerine yaptığı çalışma, Japonya'dan Brezilya'ya kadar dünyanın bir ülkesinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı. Ergun Çağatay, Avrupa'ya göç eden Türk, Cezayirli, Pakistanlı ailelerin Avrupa'da büyüyen ikinci nesil çocukları üzerine de önemli araştırmalar yaptı. Paris/Fransa'da Nathan Yayınevi için TÜRKİYE kitabını hazırladı.Ergun Çağatay’ın en kapsamlı projesi “Turkic Speaking Peoples - Türkçe Konuşanlar” en çok ses getiren çalışmalarından biri oldu. Çok geniş ve kapsamlı olan bu proje; kitap, sergi ve belgesel film çalışmaları hedeflenerek hazırlandı. Sanatçı, yapımını üstlendiği ve fotoğraflarını çektiği, “Türkçe Konuşanlar: Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 Yıllık Yolculuk” kitabında, okuyucuları, birbirinden çarpıcı özgün fotoğraflar eşliğinde dil ve kimlik üzerine; göçebelik etkileşimleri, Türk - Çin ilişkileri, Türklerle Orta Asya İran – Arap, Slav, Avrupa etkileşimleri üzerine, sözlü edebiyattan mimariye, yemek kültüründen çeşitli sanat alanlarına, insan davranışlarına, eşsiz bir yolculuğa çıkarttı.Ergun Çağatay, 14 yılda tamamladığı kitap için 110 bin kilometre yol kat ederek 35 bin kare fotoğraf çekti. Türk, Alman, Amerikalı, Fransız, İsveçli, Kazak, Norveçli, Özbek, Rus, Ukraynalı uzmanların bilimsel makaleleriyle yer aldığı 495 sayfalık büyük boyutlu kitapta, Oslo Üniversitesi'nden Prof. Bernt Brendemoen'in takdim, Ergun Çağatay'ın önsöz ve Doğan Kuban'ın Giriş yazılarından sonra 400 fotoğraf ve 34 makale yer aldı.Kitap, Kasım 2006’da Turkic Speaking Peoples başlığıyla İngilizce olarak Almanya’da Prestel Yayınevi tarafından Hollanda Kraliyet Vakfı Prince Claus Fund desteği ile yayınlandı. Kitabın Türkçe çevirisi ise 2008’de İstanbul’da yayınlandı.Türkçe Konuşanlar kitabı çalışmaları devam ederken çıkardığı Bir Zamanlar Orta Asya kitabı ile beraber hazırlanan sergi ise, İstanbul, Eskişehir, Taşkent (Özbekistan), Almatı (Kazakistan), Austin (Texas /ABD), Kashiwazaki (Japonya) ve Uppsala (İsveç) şehirlerinde izleyiciyle buluştu.Yine aynı proje çerçevesinde 1986 Çernobil nükleer santralindeki patlamadan sonra, dünyanın en büyük çevre felaketi olarak nitelenen, hatalı sulama sonucunda Aral Gölü'nün Kuruyup Çölleşmesi’ni anlatan belgesel filmini Akademi Prodüksiyon şirketi ile ortak çalışma sonucunda hazırladı. Filmden kısaltılarak hazırlanan 30 dakikalık bir film, 37. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (2000) Kısa Belgesel Film dalında 98 yerli ve yabancı katılımcı arasından birincilik ödülünü kazandı. Ödülün maddi tutarı, bölgedeki yardım çalışmalarına aktarıldı. Filmin Türkçe, Rusça ve İngilizce bir kitapçıkla birlikte VCD olarak yayınlandı. Son olarak Paris’te 2009 Eylül ve 2010 Ocak-Şubat aylarında Türkçe Konuşanlar kitabı için çekilmiş fotoğraflardan oluşan iki adet sergisi açıldı. Eylül 2009 da açılan sergi Paris’ten sonra sırasıyla La Rochelle, Clermont-Ferrand, Bordeaux (le Conseil général de Gironde), Lyon kentlerini dolaştı.
13 Ekim 2014 02:00 | kültür sanat
Dünya tiyatrosunun önde gelen yazarlarından August Strindberg'in başyapıtı 'Alacaklılar' Devlet Tiyatroları'nda ilk kez sahneleniyor.Bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini ve onu korkunç sonlara doğru götürmesini fantastik ögelerle sahneye taşıyan 'Alacaklılar' kadın erkek ilişkilerini, insanların bitmek tükenmek bilmeyen hırslarını, beklentilerini seyirciyle buluşturuyor. Oyunda aşkın karmaşık doğası içerisindeki borç alacak ilişkisi irdeleniyor. Duygusal atmosferi içerisinde ilişkilerin güldüren yönlerini de ortaya çıkaran oyunun yönetmeni ise Tuncer Yığcı. Gaye Alacacı, Çağrı Turan ve Boğaçhan Sözmen'in başrollerini oynadığı oyunda Petek Ocakçı ile Volkan Ulusoy da rol alıyor. Prömiyerini dün gece yapan ve İsveç Büyükelçisi Lars Wahlund'un da izlediği 'Alacaklılar' Ankara Şinasi Sahnesinde seyirciyle buluşmaya devam edecek. (CİHAN)
12 Ekim 2014 12:23 | kültür sanat
Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi, 68 kuşağının önemli isimlerinden, yıllardır sürgün hayatı yaşayan Muzaffer Oruçoğlu'nun resim sergisini Ankaralılarla buluşturdu. Sanatçının dramatik bir anlatımdan çok fantastik bir ifade yüklü olan eserleri neredeyse bütün Avrupa ve Avustralya'yı dolaştıktan sonra yeniden Türkiye'de, Başkent Ankara'da sergileniyor. Daha önce İstanbul'da açılan sergiden yer almayan yeni tablolar da sanatseverlerin beğenisine sunuldu.Çok yönlü sanatçı Muzaffer Oruçoğlu'nun, Antagonizma (Uzlaşmaz zıtlık) resim sergisi Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde ikinci kez açıldı. Sergide, Oruçoğlu'nun akrilik, kolaj ve karışık teknikle yaptığı ve daha önceki İstanbul sergilerinde yer almayan yeni resimleri de bulunuyor. Türkiye'ye giriş yasağı bulunan Oruçoğlu'nun çalışmaları; yabancılaşma, göçmenlik, işsizlik, kriz ve kargaşa gibi insanın iç alemine dönük sorunlardan oluşuyor. Oruçoğlu'nun resimlerinde insanın iç çatışması, arayışları ve insana bakışı yansıtılıyor. Sanatçı eserlerinde 'Muzo' imzasını kullanıyor.Oruçoğlu çalışmalarında kıtaların kahramanlarını, farklılıklarını esirgemeden hem birbirleriyle hem de izleyiciyle tanıştırıyor. Mesela Nasrettin Hoca'yı bir Aborjin'le aynı imgeye sığdırıyor. Oruçoğlu, 13 yıl 'içeride', 15 yıl da 'dışarıda' yaptığı yolculuğundan belleğine yerleştirdiği figürleri resmediyor. Anadolu kadınları, sonra kadınların hayatında belirleyici olan doğa, çevre, hayvanlar, yerel motifler de sanatçının eserlerinde kendine genişçe yer buluyor.Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde açılan sergisinde Oruçoğlu güncel meselelere dair belleğinin izlerini de yansıtıyor. Sanatçı, geçtiğimiz yıl yaşanan Gezi olayları sırasında hayatını kaybeden Ethem Sarısülük'ün yanısıra Soma'daki maden faciasında hayatını kaybeden 301 madenciye resimlerinde yer veriyor. Madencilerin günlük yaşamlarını kendine özgü figür ve çizimlerle aktaran Oruçoğlu, madenci eşlerine ve çocuklarını da unutmamış.1947 Kars doğumlu Muzaffer Oruçoğlu, resim ve edebiyat eserleri vermeye 1986'da sürgün gittiği Yunanistan'da başladı. Sanatçı, 1973'te sıkıyönetim mahkemelerindeki yargılanmasının ardından ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 13 yıllık hapislikten sonra serbest bırakıldı. Oruçoğlu siyasi yasaklı ilan edildikten sonra önce Yunanistan'a, ardından Fransa'ya oradan da Avustralya'ya yerleşti. Greensborough TAFE College ve Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsün'ün Public Art bölümünde resim ve heykel öğrenimi gördü. Almanya, Avustralya, Fransa, Avusturya, Hollanda ve Türkiye'de altmışa yakın kişisel resim sergisi açtı. 13'ü roman, yedisi şiir, ikisi masal olmak üzere değişik türlerden 28 kitabı yayımlandı.Sergi, 26 Ekim'e kadar ziyaret edilebilecek.(CİHAN)
10 Ekim 2014 17:01 | kültür sanat
Türk tiyatrosunun saygınlığını dünyada artırmak üzere, son yıllarda yerli yazarların eserlerine sahnelerinde daha çok yer vermeye başlayan Devlet Tiyatroları, yeni bir Necip Fazıl eseriyle daha seyirci karşısına çıkıyor. İlk kez 1940 yılında yayınlanmış ve bugüne kadar hiç sahnelenmemiş 'Sabır Taşı' adlı oyun aralık ayında seyircisiyle buluşuyor.Türk tiyatrosunda mistisizmin önemli örneklerinden biri olan ve 'Muradına Eren Kız' ismiyle de anlatılagelen bu fantastik masal, aynı zamanda Devlet Tiyatroları'nda sahnelenecek üçüncü Necip Fazıl Kısakürek eseri olarak öne çıkıyor.İLK NECİP FAZIL ESERİ 21 YIL ÖNCE SAHNELENDİYaşar Kemal'den Orhan Kemal'e, Tarık Buğra'dan Tuncer Cücenoğlu'na, Murathan Mungan'dan Turgut Özakman'a, gelenekselden evrensele birçok yazarın onlarca eserini seyircisiyle buluşturan Devlet Tiyatroları, Necip Fazıl Kısakürek'i ilk kez 21 yıl önce sahnelerine taşıdı. Yazarın 'Bir Adam Yaratmak' isimli eseri ile seyirci karşısına çıkan ve büyük beğeni toplayan Devlet Tiyatrolarında geçtiğimiz sezon sahnelenen 'Para' isimli oyun ise yine kapalı gişe oynadı. Devlet Tiyatrolarında yeni bir Necip Fazıl eseri olarak sahneye çıkacak olan ve seyircinin merakla beklediği 'Sabır Taşı'nı Aslı Artuk Şener, Özlem Gür, Ayla Alevok ve Eda Yılmaz Şener canlandıracak. Okuma provaları bugün başlayan oyunun rejisörü ise Servet Aybar.MASALSI BİR ANLATIMLA OYUNDA DÜŞSEL BİR ATMOSFER OLUŞTURULUYORSeyircisini şiirsel ve masalsı anlatımıyla düşsel bir atmosfere çekecek olan 'Sabır Taşı' yazarının da değişiyle 'ezel'deki mazi ve 'ebed'deki istikbalde geçiyor.Sabrın ve iyiliğin sembolü olan bir genç kızın başından geçenlerin anlatıldığı 'Sabır Taşı' oyununda, birçok zor ve kötü durumla karşı karşıya kalan genç kız sonuna kadar nefsini kontrol ediyor ve herşeye rağmen metanetini koruyor. NECİP FAZIL'IN ESERİ GÜNÜMÜZ SEYİRCİSİNE HİTAP EDECEKSembolist tiyatro anlayışının izlerini taşıyan 'Sabır Taşı' sahnede günümüz seyircisine etkili bir biçimde hitap edecek. Bir genç kızın ölüyü bekleme sürecinde nefsiyle mücadelesinin ve sabrının hareket diliyle yansıtılacağı 'Sabır Taşı'nda cinler oyunun başından sonuna kadar kızın kaderine eşlik eden kişiler olarak kullanılacak. Dekorundan kostümüne, aksesuarından ışığına büyük bir özenle hazırlanılan oyun seyircisine metafiziksel bir atmosfer içerisinde sunulacak. Sevgisi için nefsini unutan, dileklerini kaybetmeyi ve hatta yok olmayı seçenlerin yaşamlarından izler bulacağı 'Sabır Taşı' Ankara Devlet Tiyatrolarında Aralık ayı içerisinde seyirciyle buluşacak. (CİHAN)
10 Ekim 2014 12:02 | kültür sanat
Ressam Bedri Baykam'ın 'Dünyayı Değiştiren 8 Saniye' isimli resim sergisi, Ankara'da Çankaya Belediyesi'nin Kennedy Caddesi üzerinde bulunan Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde (ÇSM) sanatseverlerin ilgisine sunuldu.Siyasiler, bürokratlar, çok sayıda sanatçı ve davetlinin katıldığı ve 1 Kasım'a kadar açık kalacak serginin açılışında konuşan sanatçı Baykam, "Kennedy cinayetinin ölümünden sonra 22 yıldır bu konuyu araştırıyorum. Okumadığım kitap, görmediğim film kalmadı. Bu dipsiz bir kuyu, sonsuz bir konu. Kennedy cinayetinin şifreleri bu sergide" dedi. Geçtiğimiz yıl Kennedy'nin öldürüldüğü gün 22 Kasım 2013'de İstanbul'da, Piramit Sanat Galerisi'nde açılan serginin devamı olduğu belirtildi. Sergi açılışında açıklamalarda bulunan Baykam, şunları söyledi:KENNEDY CİNAYETE KURBAN EDİLİYOR"Kennedy ile ilgili sergimi İstanbul'dan sonra Ankara'da Kennedy Caddesi üzerinde bulunan Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde 'Dünyayı Değiştiren 8 Saniye' isimle açtım. Kennedy'ye yönelik 8 saniye süren cinayetten sonra dünya değişiyor, dünya tarihi değişiyor ve dünya tarihi kötüye doğru değişiyor. O günden sonra Amerika, başta Vietnam olmak üzere dünya savaş bataklığına saplanıyor. Dünyanın birçok yerinde güç, para, ikdidar, enerji, petrol hırsı ile dünyayı kısıtlar bir konuma geçiriyor. Kennedy ise gerek kendi ülkesinde, gerek dünyada barışa, silaha, işçilere verdiği haklar ile büyük şirketleri, para babalarını karşısına alıyor. Kennedy izlediği politikalar yüzünden savaşa karşı çıkması nedeniyle CIA, EFPIA, Pentagon ve kapital çevreleri karşında buluyor. İsrail'in bir atom bombasına ulaşmaması için nükleer tehlikenin Orta Doğu'ya getirilmemesi için karşı çıkması sonucu Kennedy, 'hiç bir iyilik karşılıksız kalmaz' hesabı ile cinayete kurban ediliyor. Bu cinayet yanlız-kaçık bir zanlının üzerine yıkılarak dosya kısa sürede kapatılıyor. Ben bu konuya, davaya inanmayanlardanım".DİPSİZ BİR KUYUKennedy'e aynı anda 2 noktadan ateş edildiğini bu sergide kılcal damarlarla kanıtlama peşinde olduğunu belirten Baykam, "Bu konu ile ilgili iki kere Dallas'a gittim. Kendi ekibimle 22 yıldır bu konuyu araştırıyorum. Okumadığım kitap, görmediğim film kalmadı diyebilirim. Bu dipsiz bir kuyu, sonsuz bir konu. Şimdi bu sergiyi gördünüz. Elde ettiğim bilgilerle 10 yıl sonra farklı bir açı ile gelebilirim. Kennedy cinayetinin şifrelerini öğrenmek isteyenler sergimi 2.5 saatlik süren bir ziyaretle, 8 saat süren video izlenimleri, duvar yazıları ile Kennedy cinayetinin şifrelerini bulmaya çalışalım" dedi.Baykam'ın 'Dünyayı Değiştiren 8 Saniye' isimli sergisinde tual ve 4D çalışmaları, mekan düzenlemeleri, ses ve video yerleştirmeleri yer alıyor. Baykam'ın konuyla ilgili 8 saat süren sunum videosu Türkçe ve İngilizce olarak gösteriliyor. Sergi süresince Piramit Sanat'ta Kennedy cinayeti ile ilgili paneller ve film gösterimleri sunulacak. 132 sayfalık katalogda, eleştirmen Emin Çetin Girgin ve adli bilimci Prof. Dr. Sevil Atasoy'un da yazıları bulunuyor.(DHA)
09 Ekim 2014 10:56 | kültür sanat
İBB Şehir Tiyatroları, yeni sezon programını dün açıkladı. İki ay önce genel sanat yönetmenliğine atanan Erhan Yazıcıoğlu, 16 oyunu repertuardan kaldırıp yerine şimdilik 5 oyun koydu. Provaları devam edenler var. Yazıcıoğlu, “Yetersiz bulduğum, beğenmediğim ve gişe başarısı düşük olduğu için bazı oyunları kaldırdık. Bunun hesabını herkese vermek zorunda değilim.” dedi.İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 2014-2015 sezonu repertuarını dün Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde düzenlediği basın toplantısıyla açıkladı. Şehir Tiyatroları Müdürü Salih Efiloğlu, Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu, genel sanat yönetmen yardımcıları ve yönetim kurulu üyesi oyuncu Perihan Savaş'ın katıldığı toplantıda, yeni oyunlar ve 100. yıl kutlamaları hakkında bilgiler verildi. İBB Şehir Tiyatroları 8 Ekim'den itibaren 5'i yeni, 30 oyunla perde açacak. 19. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde prömiyeri yapılan Engin Alkan'ın yönettiği Çürük Temel ile Orhan Alkaya'nın yönettiği Lillian, yeni sezonda izleyicinin karşısına çıkacak. Sezonun yenileri arasında iki müzikal de bulunuyor. Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından beş yıldır oynanan Kerbela, Cibali Karakolu ve Reginald Rose'un yazdığı, sinema filmi de çekilen On İki Öfkeli Adam ekim ayı içinde ilk kez perde açacak. Şehir Tiyatroları, Avrupalı tiyatro yönetmenleriyle de işbirliği içinde. 2014-2015 sezonunda Makedon yönetmen Aleksandar Poposvki, Alman yönetmen Roberto Julie'nin oyunları izleyicilerle buluşacak. 100. yıl projeleri devam ediyor2014, Şehir Tiyatroları'nın yüzüncü yılı fakat Ocak 2014'ten bu yana -AVM'lerde açılan sergileri saymazsak- elle tutulur, gözle görülür pek bir şey yapılmadı. Erhan Yazıcıoğlu, 100. yıl kutlamalarının ve projelerinin devam edeceğini söylüyor. 17 Kasım'da 100. yıl kutlamaları özel bir geceyle başlayacak ve şu etkinlikler ve projenler gerçekleştirilecek: Şehir Tiyatroları'nın Sözlü Tarihi başlıklı sempozyum yapılacak. Laçin Ceylan'ın yöneteceği Darülbedayi'nin iki önemli kadın oyuncusu Bedia Muvahhit ve Afife Jale'nin hayatını anlatan İki Kadın oyunu sahnelenecek. Hüseyin Köroğlu'nun hazırladığı bir aktörün gözünden Darülbedayi'nin tarihini anlatan Düş Oyuncakları da bu kapsamda perde açacak. Alternatif tiyatrolarla, Şehir Tiyatroları'nı buluşturan bir festival yapılacak. Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi, 100. Yıl Darülbedayi Atölyesi adı altında eğitim merkezi haline getirilecek. Kasım ayında hayata geçecek bu okula herkes katılabilecek ve burada çağdaş gösteri merkezi ve çocuk eğitim birimi aynı çatı altında buluşacak. 100. Yıl Müzesi'nin kurulma çalışmaları devam ediyor. Muhsin Ertuğrul'un reji notlarından yola çıkılarak bir kitap hazırlanacak. Bunların dışında 9 adet tiyatro kitabı yayımlanacak. Beş açıkhava tiyatrosu İstanbullularla buluşacak. Yazıcıoğlu, bu sahnelerin yerlerini henüz belirlemediklerini ama belediye başkanı ve kültür müdürleriyle İstanbul'un müsait yerlerini helikopterle görmeye çıkacaklarını söylüyor. Bostancı Hali ise iki ayrı sahneye dönüştürülecek. Repertuardan kalkan oyunların kostüm ve aksesuarları de amatör tiyatrolarla paylaşılacak.“Az ve öz oyun sahneleyeceğiz”Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu'nun repertuarda yaptığı değişiklik, sanat çevrelerinde sessiz bir tepkiye neden olmuştu. Mesela geçen sezonda provası başlayan Mehmet Baydur'un yazdığı Kadın İstasyonu’nun akıbeti henüz belli değil. Şark Dişçisi de repertuardan çıkarılmıştı fakat, yeniden dahil edildi. Yazıcıoğlu, “Yetersiz bulduğum, beğenmediğim, seyirciden tepki alan ve gişe başarısı düşük olan oyunları kaldırdık. Bunun hesabını herkese vermek zorunda değilim. Çok oyun çıkardık. Bu hakka sahibim. Az ve öz oyun sahneleyeceğiz. Beş oyuna yapacağımız masrafı tek oyuna indireceğiz.” diyor.Yeni oyunlar:Çürük Temel (Engin Alkan), Lillian (Orhan Alkaya), Kerbela (Ayşe Emel Mestçi), Cibali Karakolu (Nedret Denizhan), On İki Öfkeli Adam (Arif Akkaya).Provaları ve hazırlıkları devam edenler: Terzi (S
02 Ekim 2014 11:36 | kültür sanat
İBB Şehir Tiyatroları, yeni sezon programını dün açıkladı. İki ay önce genel sanat yönetmenliğine atanan Erhan Yazıcıoğlu, 16 oyunu repertuardan kaldırıp yerine şimdilik 5 oyun koydu. Provaları devam edenler var. Yazıcıoğlu, “Yetersiz bulduğum, beğenmediğim ve gişe başarısı düşük olduğu için bazı oyunları kaldırdık. Bunun hesabını herkese vermek zorunda değilim.” dedi.Sevinç Özarslan istanbul-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 2014-2015 sezonu repertuarını dün Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde düzenlediği basın toplantısıyla açıkladı. Şehir Tiyatroları Müdürü Salih Efiloğlu, Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu, genel sanat yönetmen yardımcıları ve yönetim kurulu üyesi oyuncu Perihan Savaş'ın katıldığı toplantıda, yeni oyunlar ve 100. yıl kutlamaları hakkında bilgiler verildi. İBB Şehir Tiyatroları 8 Ekim'den itibaren 5'i yeni, 30 oyunla perde açacak. 19. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde prömiyeri yapılan Engin Alkan'ın yönettiği Çürük Temel ile Orhan Alkaya'nın yönettiği Lillian, yeni sezonda izleyicinin karşısına çıkacak. Sezonun yenileri arasında iki müzikal de bulunuyor. Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından beş yıldır oynanan Kerbela, Cibali Karakolu ve Reginald Rose'un yazdığı, sinema filmi de çekilen On İki Öfkeli Adam ekim ayı içinde ilk kez perde açacak. Şehir Tiyatroları, Avrupalı tiyatro yönetmenleriyle de işbirliği içinde. 2014-2015 sezonunda Makedon yönetmen Aleksandar Poposvki, Alman yönetmen Roberto Julie'nin oyunları izleyicilerle buluşacak. 100. yıl projeleri devam ediyor2014, Şehir Tiyatroları'nın yüzüncü yılı fakat Ocak 2014'ten bu yana -AVM'lerde açılan sergileri saymazsak- elle tutulur, gözle görülür pek bir şey yapılmadı. Erhan Yazıcıoğlu, 100. yıl kutlamalarının ve projelerinin devam edeceğini söylüyor. 17 Kasım'da 100. yıl kutlamaları özel bir geceyle başlayacak ve şu etkinlikler ve projenler gerçekleştirilecek: Şehir Tiyatroları'nın Sözlü Tarihi başlıklı sempozyum yapılacak. Laçin Ceylan'ın yöneteceği Darülbedayi'nin iki önemli kadın oyuncusu Bedia Muvahhit ve Afife Jale'nin hayatını anlatan İki Kadın oyunu sahnelenecek. Hüseyin Köroğlu'nun hazırladığı bir aktörün gözünden Darülbedayi'nin tarihini anlatan Düş Oyuncakları da bu kapsamda perde açacak. Alternatif tiyatrolarla, Şehir Tiyatroları'nı buluşturan bir festival yapılacak. Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi, 100. Yıl Darülbedayi Atölyesi adı altında eğitim merkezi haline getirilecek. Kasım ayında hayata geçecek bu okula herkes katılabilecek ve burada çağdaş gösteri merkezi ve çocuk eğitim birimi aynı çatı altında buluşacak. 100. Yıl Müzesi'nin kurulma çalışmaları devam ediyor. Muhsin Ertuğrul'un reji notlarından yola çıkılarak bir kitap hazırlanacak. Bunların dışında 9 adet tiyatro kitabı yayımlanacak. Beş açıkhava tiyatrosu İstanbullularla buluşacak. Yazıcıoğlu, bu sahnelerin yerlerini henüz belirlemediklerini ama belediye başkanı ve kültür müdürleriyle İstanbul'un müsait yerlerini helikopterle görmeye çıkacaklarını söylüyor. Bostancı Hali ise iki ayrı sahneye dönüştürülecek. Repertuardan kalkan oyunların kostüm ve aksesuarları de amatör tiyatrolarla paylaşılacak.“Az ve öz oyun sahneleyeceğiz”Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu'nun repertuarda yaptığı değişiklik, sanat çevrelerinde sessiz bir tepkiye neden olmuştu. Mesela geçen sezonda provası başlayan Mehmet Baydur'un yazdığı Kadın İstasyonu’nun akıbeti henüz belli değil. Şark Dişçisi de repertuardan çıkarılmıştı fakat, yeniden dahil edildi. Yazıcıoğlu, “Yetersiz bulduğum, beğenmediğim, seyirciden tepki alan ve gişe başarısı düşük olan oyunları kaldırdık. Bunun hesabını herkese vermek zorunda değilim. Çok oyun çıkardık. Bu hakka sahibim. Az ve öz oyun sahneleyeceğiz. Beş oyuna yapacağımız masrafı tek oyuna indireceğiz.” diyor.Yeni oyunlar: Çürük Temel (Engin Alkan), Lillian (Orhan Alkaya), Kerbela (Ayşe Emel Mestçi), Cibali Karakolu (Nedret Denizhan), On İki Öfkeli Adam (Arif Akkaya). Provaları ve hazırlıkları devam edenler: Terzi (S
02 Ekim 2014 02:00 | kültür sanat
Günümüzün önemli minyatür sanatçılarından Nilgün Gencer, sanatta 44. yılını doldurdu. 1970’te Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa Tıp Tarihi Kürsüsü Geleneksel Türk Sanatları Atölyesi’nde başlayan serüveni, şimdilerde Mim Sanat Akademisi’ndeki hocalığı ile devam ediyor.Gencer, Ünver’in rahle-i tedrisinden geçtikten sonra 1976’da Milli Eğitim Bakanlığı Türk Süsleme Sanatları bölümünden diploma aldı. Bugüne kadar 13 kişisel sergi açtı, 100’ün üzerinde karma sergiye katıldı. Eserleri Avrupa ve Amerika’da özel koleksiyonlarda bulunuyor. Özellikle 27 eserden oluşan Antalya’daki medeniyetleri anlattığı serisi ile hemen akabinde başladığı şehir minyatürleri pek çok sanatçıya ilham oldu, olmaya devam ediyor. Eserlerini ‘çağdaş minyatürler’ olarak tanımlayan Gencer’in, “Minyatürümüzde İran tehlikesi var.” tespiti, hem Osmanlı’dan miras kalan bu sanatın günümüzde geldiği noktayı, hem de yetişen sanatkârların durumunu göstermesi bakımından oldukça önemli. Mutlaka üzerinde düşünülmesi gerekiyor.Sergide, başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürü yer alacak.Nilgün Gencer, eski İstanbullulardan. Laleli’de dünyaya geldi, 16 yaşına kadar ailesiyle birlikte burada yaşadı. Daha sonra Bakırköy Sayfiye Sokak’ta, şimdi apartman olan bahçeli evlerinde büyüdü. Yaşamını, eşi Savaş Gencer ile hâlâ o evde sürdürüyor. Gencer ile Ünver’in atölyesinde başlayan ve 8 Ekim’de Beyoğlu Sanat Galerisi’nde açılacak “44 Yıl & Türkiye Minyatürleri” sergisine uzanan sanat yolculuğunu konuştuk. Başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürünün yer alacağı sergi 18 Ekim’de sona erecek.Minyatürle ilgilenmeye nasıl başladınız?Babam Süleyman Karabakal sayesinde. Süheyl Ünver ve babamın uzun yıllara dayanan dostlukları vardı. 1980’de vefat edene kadar matbaacılık yaptı kendisi. Cağaloğlu’nda İstanbul Valiliği’nin karşısında Nur Basım Evi ve hemen yanındaki sokakta Bakal Mücellithanesi bizimdi. Babam, Süheyl Hoca’nın müridi gibiydi. Onun bütün eserlerini titizlikle yayınladı, ayrıca ciltlerini yaptı. Ondan bahsederken “Matbaada yere düşen o küçücük kağıtları bile bize attırmaz, değerlendirir, mutlaka bir şeyler yazar, çizerdi.” derdi.Ne kadar hassas… Süheyl Ünver’in arşivciliğini bütün öğrencileri her fırsatta dile getiriyor. Evet, inanılmaz bir arşivciydi. Biliyorsunuz kendisi aynı zamanda dahiliye uzmanı. Bir köşke hasta bakmaya gidiyor. Orada bir desen görüyor. İşi bittikten sonra “Efendim izninizle, tıbbî görevimi yerine getirdim, şimdi bu deseni arşivlemek durumundayım.” diyerek desenin çizimini yapıyor. Saniyesini boş geçirmeyen, olağanüstü bir kişilik.Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa’daki atölyesine ilk ne zaman gittiniz? Resme ilgim olduğu için babam bir gün, “Bak seni bir yere götüreceğim, çok şaşıracaksın.” dedi. İlk onunla gittim. 1970 yılıydı. Kendisi iyi bir cilt ustasıydı, varaklı ciltlere altın yapıştırırdı, çok farklı bir yöntemi vardı. Bana da göstermişti. Hatta atölyede altın yapıştırma dersi işlenirken öğrenmeme yardım etmişti. Süheyl hoca “Baban iyi bir usta, ondan bu işi öğren.” demişti. Ben 19 yaşının havailiği ile söylediğinin ciddiyetini anlayamadım.Atölyeye girdiğinizde ne hissettiniz?Önce cazip gelmedi. Sonra fark ettim ki, bambaşka bir ortam. Fransız bir hanım yeşil çanağın içinde altın eziyor, sonra o altın minyatüre dönüşüyordu. Çok etkilemiştim. Beni minyatürle tanıştıran olaylardan biri budur. O kase yıllar sonra gelip beni buldu. O da ayrı bir hikayedir.Nasıl bir hikaye?2013 yılının kasım ayında Süheyl Ünver’in yeğeni, minyatür ve tezhip sanatçısı Ülker Erke, benim de şimdi hocalık yaptığım Ümraniye’deki Mim Sanat Akademisi’ne konferans için gelmişti. Kaseyi o zaman buraya hediye etti, daha doğrusu emanet etti. Minyatürle tanıştığım atölyeden bir parça ile yıllar sonra hocalık yaptığım akademide tekrar buluşmak manevi bir anlam taşıyor elbette. Süheyl Ünver atölyesinde beni etkileyen ikinci şey ise kültürümüze yabancıların gösterdiği ilgiydi.Ortamda dikkatinizi çeken ne oldu ki?Bir kere derslerde çok fazla yabancı vardı. Delegelerin, büyükelçilerin, profesörlerin eşleri… Atölyede her gün Almanca, İngilizce, Fransızca, Türkçe sanat tarihi dersi verilirdi. Uluslararası bir platform gibiydi orası. Ben zaten o kadar yabancıyı görünce kendimi kötü hissettim. Hiç ilgilenmediğim sanat dallarına yabancılar hayrandı. Çok utanmıştım. Bu olay gözlerimi açtı. Minyatür ve resim arasındaki ilişki de içimdeki sanat aşkını tetikledi.Süheyl Ünver nasıl bir hocaydı, onunla ilgili başka neler hatırlıyorsunuz?Atölyedeki camekanlı odasından çıkıp konuşmaya başlayınca herkes kalemini alır, not tutardı. Eğer bir kişinin not almadığını görse, ta ki o kişi eline kalem alıncaya kadar susardı. Büyülenmiş gibi dinlerdik kendisini. Her sözü altın değerindeydi bizim için. Yaşam felsefem olarak yıllarca hep bu sözleri benimsedim. Biri şöyledir: “Fırçanıza sahip çıkın, herkes sizi bıraksa da o bırakmaz.” Zengin bir dekoru vardı o atölyenin. Sistematik çalışırdık. Disiplinliydik. Herkes işini bilirdi. Ben mesela oradan mezun olduktan 20 yıl sonra özgün çalışmaya başladım.Neden?Minyatür sanatına saygımdan. Aslında özgün çalışma konusunda içimde çok şey vardı ama rastgele bir kompozisyon yapar da minyatüre zarar veririm, tarihe karşı yanlış yaparım diye çok korktum, cesaret edemedim.Artıları, eksileri ne oldu bu düşüncenizin?Bazıları Süheyl Hoca’yı yanlış tanıyor. Geleneksel çizgiden şaşmadığı, yeniliklere açık olmadığı söylenir. Bu doğru değil.Süheyl Hoca, son derece yeniliklere açıktı. Bunun bire bir tanığıyım. 1975 yılıydı. Bir gün bana ‘seninle bir yere gidiyoruz’ dedi, peşine düştüm. İstanbul Üniversitesi’nde Meliha Terzioğlu’nun odasına gittik. Hocam beni, “İşte portreyi yapacak kızımız.” diye tanıttı. Tabi benim elim ayağım titriyor. İstanbul Matematik Araştırmaları Enstitüsü’nün (1971) kurucusu Nazım Terzioğlu’nun portresini yapmamı istediler. Nazım bey, üniversitenin rektörlüğünü de yapmış önemli bir şahsiyet. Siyah beyaz bir fotoğrafını verdiler. Hocanın yönlendirmeleri doğrultusunda portreyi minyatür yorumuyla çalıştım. O portre hâlâ enstitüdedir. “Sanat taklitle öğrenilir ama taklitle ilerlemez.”, “Maziye dönülmez ama hız alınır.” gibi sözleri onun yeniliğe açık olduğunu gösterir. Ayrıca geleneksel sanatlar onun çabalarıyla günümüze taşındı.Hocanın öğrencileriyle birebir iletişimi nasıldı peki? Yanlış yapan öğrencisini asla incitmezdi. “Her yanlış bir nakıştır. O yanlışı düzeltirken doğrusunu öğreneceksin.” derdi. Özellikle röprodüksiyon derslerinde birebir çalışıldığı için hata yapılırdı. Çok tatlı bir üslubu vardı. O yanlışı hikaye anlatarak düzeltirdi: “Size bir mektup gelmiş, bu mektubu okumaya vaktiniz olmamış. Sonra da cebinize atmışsınız. Günün birinde cevap yazmanız gerekmiş. Ama hâlâ mektubu okumamışsınız. Şöyle başlıyorsunuz cümleye; sevgili arkadaşım gönderdiğin mektubu aldım. Sanıyorum iyisinizdir. Umarım çocuklar da iyidir... Hep varsayımlar üzerine kurulu cümleler...” Bu hikayeyi dinleyince anlardık ki, minyatürler geçmişten gelen mektuplardır. O mektupları iyi okursak gönderilen mesajı anlar ve minyatürü daha ileri taşırız.Tamamen minyatüre geçişiniz nasıl gelişti? Tabi ki atölyede, belli bir süreçten geçiyor, tezhip eğitimi alıyorsunuz. Süheyl Hoca resim yeteneğimi keşfedince minyatüre geçişimi hızlandırmak için bana 1950’li yılların gazetelerinden kestiği resimlerle mimik çalıştırdı. Tezhipte aynı çiçeği yüz kere tekrarlamak bana cazip gelmiyordu. İkinci çiçeği başka yapmalıyım, üçüncüsü daha başka olmalı. İçimdeki dürtü tekrar yapmaya mani oluyordu.Kaç yıl orada ders aldınız?Sekiz sene. 1978’de atölyeden mezun oldum. O dönemin diğer hocaları Azade Akar, Melek Antel’den de feyz aldım. Cahide Keskiner’in de öğrencisi oldum. 1989’da Cerrahpaşa’ya geri döndüm.O zamana kadar ne yaptınız, neredeydiniz? Çalışmalarıma evde devam ettim. 1977’de evlendim zaten. Kızım oldu. 1980’de ise önce babamı, beş ay sonra da annemi kaybettim. Benim için zor bir süreçti. Minyatüre ara vermek zorunda kaldım. Daha sonra özel galerilerde ders verdim. Moda ve tekstil alanında çalışmalarım oldu.Bu çalışmalarınız pek bilinmiyor. Hatta hiç bilinmiyor. Biraz bahsedebilir misiniz? Bir modaevi tarafından 1976 yılında Hilton Oteli’nde uluslararası moda festivali düzenlendi. İpek, deri ve güderi üzerine geleneksel Türk motifleriyle kombinasyonlar hazırladım. Çok beğenildi bunlar. Sonra uluslararası moda festivallerine, ihracat fuarlarına katıldım. Londra, Paris, Milano… O zamanlar Türkiye’de ilk defa böyle şeyler yapılıyordu. 1976’da kumaş boyası yoktu ülkemizde. Hiç unutmuyorum, babamın matbaasında bir genç vardı. Bana öyle güzel, metalik renkler hazırlamıştı ki, o renklere hâlâ hayranım. Güderi üzerine sürdüğünüz zaman rüya gibi desenler ortaya çıkardı.Cerrahpaşa’ya neden tekrar dönmek istediniz?Artık ben de başkalarına faydalı olayım diye. Çok değerli hocam Ülker Erke ile o zaman tanıştım. Ülker Hoca’dan özgün olma konusunda büyük destek aldım, beni cesaretlendirdi. Fakat sekiz ay sonra eşimin işi nedeniyle Antalya’ya göç etmek durumunda kaldık. Tabi ki iki gözüm iki çeşme. Hocam beni teselli etmek için “Ne ağlıyorsun, al sana konu. Antalya’yı çalış.” dedi. Bu sözü beni çok etkiledi.Ve belgesel niteliğindeki medeniyet ve şehir minyatürleri serinize başlamış oldunuz…Evet, Yaşayan Medeniyetler serisini orada yaptım. Antalya’da 27 antik kent vardır. Paleolitik çağdan başlar, Hellenistik, Likya, Pers diye devam eder. Bütün kalıntılar önünüzdedir. Şehirde iz bırakan tüm uygarlıkların peşine düştüm, araştırdım, okudum.Şehrin kendisi zaten doğal müze...Olağanüstü bir ortam. Tarihi, görselliği, her şeyi ile müthiş bir atmosfer. 1989’da doğa o kadar tahrip edilmemişti, otel zincirleri sonradan çoğaldı. Portakal bahçelerinin arasında binbir çiçekle karşılaşırdınız. Doğa size bütün kopyaları veriyordu.İlk önce hangi medeniyeti çalıştınız?Perge antik kentini. Likya, Phaselis, Olympos ve Kleopatra, Aspendos ve Belkıs, Side, Arikanda ile devam ettim. Selçuklu döneminden Yivli Minare, paleolitik çağdan Karain Mağarası... Bu mağaranın günümüzdeki halini de Kaybolan Cennet Taşa Dönüş adıyla çizdim. Ayrıca Antalya folklorunu anlatan kıyafetler, Ulupınar yöresinin doğal güzellikleri, hangi antik kentin nerede olduğunu gösteren genel Antalya minyatürü,Tahtalı Dağı ve Üç Adaları da çalıştım. Antalya’nın çiçeği, böceği bu hikayelerde/minyatürlerde zaten var. Ben rasgele bir şey yapmaktansa kalıcı eser vermek, kültürümüzü minyatür diliyle anlatmak istedim. Okumayı sevmeyen bir toplumuz. En azından küçücük karede birçok şey anlatılabilir. Minyatürü güçlü kılan yönü de bu. Benim minyatürlerimde her kareyi büyüttüğünüzde bir tablo ile karşılaşırsınız. Estetik dengeyi kurduktan sonra minyatürde sınırlarınız genişliyor.Antalya’da hangi ilçeye yerleşmiştiniz? Eşim Tekirova'daki Phaselis Princess Oteli’ne müdür olarak atanmıştı. Medeniyet minyatürlerini çalışırken otelin sanat yönetmenliği teklif edildi. Yabancı konuklara haftada 16 saat ders vermeye başladım. “15 günde neler yapabilirsiniz?” diye programlar hazırladım, lobide mini sergiler düzenledim. Bu dersler o kadar ilgi gördü ki, otele giren konuklar hemen derse yazılıyordu. Almanya’dan, Avusturya’dan öğrencilerim oldu. Oralarda daha çok tanındım. Otelden ayrılan, bir yıl geçmeden tekrar gelirdi. Eşimden öğrendiğim Almanca ile bir anlamda kültür elçiliği yaptım. 1991’de Antalya’dan İstanbul’a geri döndük.Yaşayan Medeniyetler serisi sergilendi mi, şimdi neredeler?Antalya’da Galeri Ansan'da, İstanbul’da Basın Müzesi'nde ve Cerrahpaşa Temel Bilimler Binası’nda sergilendi. Üç tanesi de kayboldu. 1992'deDevlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin yarışmasına katılmıştım, üç eserim bana iade edilmedi. Satılmasını istemediğimi söylediğim halde satıldı dediler, parası da ödenmedi. Sonra kayboldu dediler, nihayetinde yabancı bir devlet büyüğüne hediye edildiğini duydum. Eserlerin peşine düştüm, davalar açıldı ama daha fazla uğraşamadım… Yakın zamanda ise başka bir dava kazandım.Ne davası?1991’de Basın Müzesi’nde Yaşayan Medeniyetler sergisi açtığımda Samsun Çarşambalı yazar Turgut Çeviker, eserlerimi görünce bana bir teklifte bulundu. Çarşamba’nın kent yıllığını hazırladığını, şehirle adı bütünleşen Çarşamba’yı Sel Aldı türküsünün hikayesini derlediğini ve kitapta buna yer vereceğini söyledi. Benden de türkünün minyatürünü yapmamı istedi. Kabul ettim. 14x20 ebatında üç parça halinde minyatürü teslim ettim. Kitap, 1992’de İris Yayınları tarafından 1500 adet basılarak yayınlandı. Fakat belediye, 2000’li yılların ortalarında, Yeşilırmak Köprüsü’nün doğu duvarına üç minyatürümün rölyefini yaptırmış. Yanına da hikayeyi koymuşlar. Eserime teveccüh gösterilmesi güzel bir şey. Fakat ne benden, ne de Turgut Bey’den izin alındı. İzin alınmadığı gibi rölyefi yapan akademisyen imzasını atmış esere. 2008’de Çeviker ile birlikte dava açtık. Altı yıl sürdü dava ve Nisan 2014’te sonuçlandı. Bana 10 bin TL, Çeviker’e de 5 bin TL ödendi.Emeğiniz boşa gitmemiş…Aaa evet, yıllar sonra… (Gülüşmeler). Parayla pulla hiç işim olmadı bugüne kadar. Çevremdekiler bilir ki eserlerimi satamam. 2013 Nisan’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda geleneksel sanatlarla, modern sanatları bir araya All Arts İstanbul Klasik ve Modern Sanat Fuarı düzenlendi. İlk kez yapılıyordu. Ben de katıldım bu fuara ve şehir minyatürlerimin bir kısmını orada sergiledim. Ünlü bir siyasetçinin eşi, İstanbul minyatürümü çok beğendi, almak istedi. Satmak istemediğim için oldukça yüksek bir rakam söyledim: 400 bin TL. Ona rağmen üç gün boyunca geldi, gitti. Fuar zaten beş gündü. Her gelişinde beni çarpıntı tuttu. En sonunda, “Ben kızımı evlendirdim, başkasına verdim, minyatürümü kimseye veremem.” dedim. ‘2,5 yıl sürdü bunu yapmam, kızımı 9 ayda doğurdum’ diye aramızda espri bile yaptık.Parası cazip gelmiyor mu?Ben eşinin maaşıyla geçinen biriyim. İşin parasında değilim. Gerçekten çarpıntı tuttu, ‘ya verirsem, giderse bu resim’ diye. Ne yapayım böyle kötü bir uyum var!Bugüne kadar yaptığınız bütün eserler aile koleksiyonunuzda mı peki?Antalya konulu eserler gitti tabi. Mesela sadece para ya da onlardan ayrılamamam değil. Ben belgesel nitelikli minyatürler çalışıyorum. Düşünün, 40 şehrin minyatürü 25 yılımı aldı. ‘Şunu da ilave edeyim, bunu da’ derken işim uzuyor, parçaları bozamıyorum. Seri tamamlanmadığı, ben de misyonumu yerime getirmediğim için eserlerimi satamıyorum. Çünkü onlar kültür hizmeti olarak geleceğe kalacak. Minyatürlerim benden sonraki kuşaklara gönül borcumdur.Şehir minyatürlerine ne zaman, nasıl başladınız?Antalya’dayken başlamıştım, İstanbul’a döndükten sonra devam ettim. İlk önce Diyarbakır’ı çalıştım. Biliyorsunuz 90’lı yıllar, terörün en yoğun yaşandığı zamanlardı. Böyle bir dönemde şehir minyatürlerine oradan başlamamı ilahi bir lütuf olarak görüyorum. Terörle anılan bu bölgeler, aslında ileri uygarlıkların yaşadığı yerler. Diyarbakır’da onuncu yüzyılda 140 bin kitap resimlenmiş, ciltlenmiş. Zengin bir kültür ve ticaret merkezi. Aşağı yukarı o bölgedeki bütün illeri çalıştım, 3-4 tanesi eksik. Kültürün bu kadar ilerlemiş olduğu bir bölgede hâlâ terör yaşanması çok yazık.Doğu ve Güneydoğu’dan sonra ne yaptınız?İstanbul’a ve diğer büyük şehirlere geçtim. Türkiye’nin her yerinden şehirleri çalışmaya devam ediyorum. 81 ili 2015 sonuna kadar tamamlayacağım. Diğer şehirleri öğrenci ekibimle bitirmeyi planlıyorum. Aslında bu çalışma şekline karşıydım, etik bulmuyordum. Baştan sona eserde kendi fırçamın izi olmalı diye düşünürdüm. Fakat tarihe baktığınızda Nakkaş Osman da bunu yapmış. Başka türlü seriyi bitirmem mümkün değil. Tabi her şey yine benim kontrolümde olacak.Çalışma disiplininiz nasıl?Kafamı hiç kaldırmadan günde 11 saat çalışırım. Adeta transa geçerim. Kaç saatte, ne kadar iş ortaya çıkardığımı mutlaka hesaplarım. Kimi eser iki yıl sürüyor. Türkiye minyatürümün altına “Sekiz mevsim, bir resim.” diye not düştüm. Çünkü kafamı kaldırdığımda bahar geçmiş, kış olmuştu. Öyle bir tutku minyatür…Mesela her şehrin bir rengi vardır. Onu mutlaka bulmam lazım. Ankara’yı çalışırken çok zorlandım. Ankara’nın rengi neydi ilk başta çözemedim. Lacivert olduğunu keşfedince şehri gece anlattım.‘Her şehrin bir rengi vardır’… İlginç olduğu kadar, ne güzel bir ifade…Minyatüre başlamadan, hatta eskizini çizmeden önce o şehirle ilgili ciddi bir araştırma süreci yaşıyorum. Bazılarını ziyarete gidiyorum. Zaman tüneli gibi bir tünelden başka bir tünele geçiyorum. Toprağın altını üstünü getiriyorum. Hangi madenin çıkarıldığına varıncaya dek, her şeyi öğreniyorum. Eskizleri tamamladığımda ise artık o ilde rüzgarın nereden estiğini, güneşin nereden doğduğunu ezberliyorum. Her eserin bir kimlik dosyası oluşuyor yani. Minyatürü yaparken de aynı anda arkeolog, duvar ustası, ressam, mimar, matematikçi oluyorsunuz. Bir de güncel çalışırım.Nasıl yani? Minyatür öyle bir sanat ki, geçmiş ile günümüzü bir arada anlatabilirsiniz. Olayların tarihsel seyri birbirine uzak olsa da hikayeyi belli bir disiplin içinde kurgulayabilirsiniz. Sanatçı zaten yaşadığı dönemi resmeder. Mesela İstanbul minyatürünü çalışırken Avrasya Feribotu’nun kaçırılması gündemdeydi (1996). Hatta gazeteci Uğur Dündar feribotun içine helikopterle inmişti. Gelişmeleri günlerce televizyondan takip etmiştik. Herkes gibi ben de çok etkilenmiştim bu olaydan. Dolayısıyla İstanbul minyatürüme bu feribotu yerleştirdim. Türkiye’de yapılan ilk arama kurtarma gemisi Amfibi’nin açılış töreninde de Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan vardı. O sırada Türkiye’yi yapıyordum. O gemi de haritamdaki yerini aldı.O zaman çalışmalarınızı modern minyatür olarak mı değerlendirmeliyiz? Çağdaş minyatürlerdir. Mesela İstanbul ile ilgili iki çalışmam var. Birincisinde Osmanlı dönemini anlattım. Boğaz Köprüsü’nün yerinde Fatih Sultan Mehmet ve atını görürsünüz. İkincisinin teması dünya başkenti İstanbul’dur. İstanbul’un simgelerinden biri lale olduğu için Boğaz’ın girişini lale formunda yaptım. Mimari dokular işin diğer boyutu. Kısa bir süre önce tamamladığım, sınır şehrimiz Hatay minyatürüne ise Suriye’yi ekledim. Hemen yanı başımızda yaşanan ve ülkemizi çok etkileyen bu savaşı görmezden gelemezdim.Sanatçı gözüyle baktığınızda İstanbul’u şimdi nasıl görüyorsunuz?İstanbul siluetini en iyi izleyebildiğiniz yerlerden biri, Bakırköy-Kadıköy deniz otobüsü hattıdır. Mim Sanat’a bu yoldan ulaşıyorum. Muhteşem bir İstanbul manzarası var, fakat arka fonda yükselen gökdelenler bana neyi ifade ediyor biliyor musunuz? İstanbul ölmüş, o gökdelenler de mezar taşı. Ve hızla çoğalıyor bu taşlar. Düşündükçe çok üzülüyorum.Bursa, Konya, Eskişehir… Sizin fırçanızda nasıl şekillendi?Bursa’nın karakteristik mimarisini resmettim. Kayak merkezi olmasını vurguladım. Konya’da günümüzde bulunmayan Selçuklu dönemi eseri Kubadabad Sarayı’nı, tarihi kalıntılardan birleştirerek aslına uygun canlandırdım. Alaeddin Keykubat, Hz. Mevlana’ya bugün türbesinin bulunduğu gül bahçesini tahsis etmiş. Onu anlatırken etrafını güllerle çevreledim. Mevlana’nın bilmek, bulmak, olmak ya da hamdım, piştim yandım diye aşina olduğumuz üç nokta felsefesini üç semazenle simgeleştirdim. Eskişehir’de bir bürokratın, isterse neler yapabileceğini gösterdim. Türkiye haritası minyatüründe ise her şehrin öne çıkan özelliği var.‘Türkiye ve şehir minyatürleri’ sergileri bir-iki yıldır arttı. Sanırım genç sanatçılara ilham kaynağı oldunuz.Evet doğru söylüyorsunuz, benim projemden sonra minyatürde Türkiye serileri başlatıldı. Birdenbire herkesin milli duyguları şahlandı. Tabi ki çevremizde herkes yıllardır şehir minyatürleri çalıştığımı bilir. Sanatçı olarak gençlere öncülük etmek elbette onurlandırıcı. Ama düşündüren konular da var. Ben 25 yılda 40 şehrin minyatürünü ancak tamamlayabildim. Şimdi bakıyorum, 81 il sergileri açılıyor. Kültürümüz söz konusu olduğunda daha titiz düşünmek ve çalışmak durumundayız. Fikir jimnastiği konusunda gerideyiz. Kopyala yapıştır mantığı hakim. “Sanat taklit yaparak öğrenilir, ama taklitle ilerlemez.” sözü Süheyl Hoca’dan bana armağandır, ben de yeni sanatkârlara hediye ediyorum.Bugüne kadar yaptığınız eser sayısı hatırınızda mı?Yaklaşık 200 civarında. Almanya’da ve Amerika’da özel koleksiyonlarda olanlar var. Antalya’dayken Lufthansa Hava Yolları’nın genel müdürü eşiyle birlikte gelmişti. Meşhur bir koleksiyoner olduğunu sonradan öğrendim. Amerika’da adımı duymuş, eser almak istedi ama satmıyorum dedim. Fakat benim için geldiğini öğrenince özel bir çalışma yapıp hediye ettim.Anka Kuşu minyatürünüz çok etkileyici. Hayatınızı derinden sarsan bir çalışma olduğu hissediliyor. Beş altı sene önce beynimden ciddi bir rahatsızlık geçirdim. Damar tıkanıklığı varmış, etrafımdaki her şey dönüyordu, çift görüyordum, yürüyemiyordum, bitmek bilmeyen mide bulantıları… Hafızam gidip geliyordu. Bakırköy’den dışarı çıkamaz hale gelmiştim. İyileştikten sonra küllerimden yeniden doğmuş gibi Anka Kuşu’nu yaptım. Tekrar hayata dönüşümü simgeliyor o çalışma. Arada farklı konularla da ilgilendim. Antalya’da yaşadığım dönemde su uzmanı olmuştum. Bu nedenle şelale minyatürlerim de vardır.Batı ya da resim sanatı sizi etkiledi mi?Batıdan çok, Doğu kültüründen etkilendiğimi söylemeliyim. Batı taş devrini yaşarken Doğu yazı çağına geçmişti bile. Tam tersine Batılı sanatçıların bizden etkilendiğini düşünüyorum. Rafaello’nun, Van Gogh’un minyatür kökenli çalışmaları var.Peki minyatürün günümüzdeki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Şu an minyatürde İran tehlikesi var. Herkes, son yılların en büyük minyatür üstadı olarak tanımlanan Mahmud Fersçiyan’ı (1930, İsfahan) taklit ediyor. Onun fantastik tarzının peşine takılmış gidiyor. Oysa Osmanlı minyatürünün özelliği sadeliktir, belgesel niteliğindedir. Osmanlı tarihi, kültürü tanınmadan İran kopya ediliyor. İran’a özenti, sanatımızı geriletiyor, minyatürümüzü dejenere ediyor.İran’ın bu kadar öne çıkmasının sebebi nedir?Birkaç nedeni var. Bizde Cumhuriyetle birlikte minyatürde kopuş yaşanıyor. İran’da müthiş bir fırça ilerlemesi söz konusu, yeteneği olan öne çıkıyor. Fersçiyan, Mehrengi bu isimler arasında. Ekol oluşturmuşlar. Fersçiyan doğaüstü bir yetenek, eserleri hakikaten müthiş, altyapısı sağlam. Humeyni döneminde oğlu öldürülünce Amerika’ya gidiyor. Sonra popüler oluyor. Ünlü müzelerde eserleri bulunuyor. Dikkat edin, her yerde İran eskizlerinin satıldığını görürsünüz, ayrıca bolca kitapları basılıyor. Minyatürü yeni öğrenenler, altyapı oluşturmadan o kitaplara bakarak İran’ın boyama tarzını taklit ediyor. Kitapların çoğalması iyi ama her şey kontrolsüzce kopyalanıyor. Eskiden derleme de bir disiplin içinde olurdu, iş derlemeden de çıktı. Oradan buradan bir şeyler alınarak yola devam ediliyor.Peki neden böyle?Biz tarihimizi ve minyatürümüzü tanıtamadığımız, sahip çıkamadığımız için minyatür İranlılara mal olmuş. Bir de minyatüre ait kaynaklar Arapça ve Farsça. Dolayısıyla Türk sanatçılar da İranlı zannedilmiş, hatta yabancı tarihçilerin bu konuda yanlı davrandığını düşünüyorum. Süheyl Hoca’ya kadar kaynaklarımıza sahip çıkamamışız. Hocanın en büyük sıkıntısı buydu.İki yıldır Mim Sanat Akademisi’nde ders veriyorsunuz. Bu süreç nasıl gelişti?Akademinin sahibi, mimar ve minyatür sanatçısı Fatma Kesgün ile 2008’de Deniz Müzesi’ndeki sergimde tanıştık ve gönül bağımız oluştu. Manevi şeyler benim için önemlidir. Minyatür sanatçımız Nusret Çolpan dönem arkadaşımdı, benden iki yıl sonra Süheyl Ünver Atölyesi’ne geldi. O zamanlar daha lise öğrencisiydi. Onun yeteneği hepimizi etkilemişti. Bir derse geldiğinde kaşık içine çalıştığı Boğaz Köprüsü’nün minyatürünü getirmişti. Daha köprünün temelleri bile atılmamıştı. Fatma, ‘Nusret Çolpan’dan ders aldım’ deyince –yeni vefat etmişti- birbirimize sarıldık, o ağlıyor, ben ağlıyorum. Öylece kenetlendik. Nusret’in onu bana emanet ettiğini hissettim. Fatma benim huyumu, suyumu, yaşamımı değiştirdi, ablalık duygularımı harekete geçirdi. Çarşamba ve perşembe günleri oradayım. Belli bir birikimim de var, onları aktarmak istiyorsunuz. Çok yanlışlar yapılıyor. Daha fazla kabuğumda durmayayım dedim. Süheyl Hoca’nın dediği gibi “Biz sonu belli olan senaryonun oyuncularıyız.”Şimdiki hoca-öğrenci ilişkisi hakkında fikriniz nedir?Tüm sanatlar gibi minyatür de hobi olarak yapılacak bir sanat değil. Gönül vermeniz lazım. Birlikte yol alacaksak eğer, öğrencimin beni hak etmesini isterim. Çünkü ben bütün yüreğimi, birikimlerimi ortaya koyuyorum, öğrencimi de kısa zamanda bu sanata kazandırarak zirveye taşımayı hedefliyorum. Onunla bütünleşiyorum, bir anda en yakınım oluyor, hatta onun menajerliğini üstleniyorum. Çiçek, böcek yapalım, güzel vakit geçirelim gibi bir tavrım bugüne kadar olmadı. Süheyl Ünver ekolünü devam ettiriyorum.
29 Eylül 2014 10:36 | kültür sanat
Günümüzün önemli minyatür sanatçılarından Nilgün Gencer, sanatta 44. yılını doldurdu. 1970’te Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa Tıp Tarihi Kürsüsü Geleneksel Türk Sanatları Atölyesi’nde başlayan serüveni, şimdilerde Mim Sanat Akademisi’ndeki hocalığı ile devam ediyor.Gencer, Ünver’in rahle-i tedrisinden geçtikten sonra 1976’da Milli Eğitim Bakanlığı Türk Süsleme Sanatları bölümünden diploma aldı. Bugüne kadar 13 kişisel sergi açtı, 100’ün üzerinde karma sergiye katıldı. Eserleri Avrupa ve Amerika’da özel koleksiyonlarda bulunuyor. Özellikle 27 eserden oluşan Antalya’daki medeniyetleri anlattığı serisi ile hemen akabinde başladığı şehir minyatürleri pek çok sanatçıya ilham oldu, olmaya devam ediyor. Eserlerini ‘çağdaş minyatürler’ olarak tanımlayan Gencer’in, “Minyatürümüzde İran tehlikesi var.” tespiti, hem Osmanlı’dan miras kalan bu sanatın günümüzde geldiği noktayı, hem de yetişen sanatkârların durumunu göstermesi bakımından oldukça önemli. Mutlaka üzerinde düşünülmesi gerekiyor.Sergide, başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürü yer alacak.Nilgün Gencer, eski İstanbullulardan. Laleli’de dünyaya geldi, 16 yaşına kadar ailesiyle birlikte burada yaşadı. Daha sonra Bakırköy Sayfiye Sokak’ta, şimdi apartman olan bahçeli evlerinde büyüdü. Yaşamını, eşi Savaş Gencer ile hâlâ o evde sürdürüyor. Gencer ile Ünver’in atölyesinde başlayan ve 8 Ekim’de Beyoğlu Sanat Galerisi’nde açılacak “44 Yıl & Türkiye Minyatürleri” sergisine uzanan sanat yolculuğunu konuştuk. Başta İstanbul, Edirne, Amasya, Ankara, Van, Diyarbakır, Amasya olmak üzere toplam 50 şehir ve medeniyet minyatürünün yer alacağı sergi 18 Ekim’de sona erecek.Minyatürle ilgilenmeye nasıl başladınız?Babam Süleyman Karabakal sayesinde. Süheyl Ünver ve babamın uzun yıllara dayanan dostlukları vardı. 1980’de vefat edene kadar matbaacılık yaptı kendisi. Cağaloğlu’nda İstanbul Valiliği’nin karşısında Nur Basım Evi ve hemen yanındaki sokakta Bakal Mücellithanesi bizimdi. Babam, Süheyl Hoca’nın müridi gibiydi. Onun bütün eserlerini titizlikle yayınladı, ayrıca ciltlerini yaptı. Ondan bahsederken “Matbaada yere düşen o küçücük kağıtları bile bize attırmaz, değerlendirir, mutlaka bir şeyler yazar, çizerdi.” derdi.Ne kadar hassas… Süheyl Ünver’in arşivciliğini bütün öğrencileri her fırsatta dile getiriyor. Evet, inanılmaz bir arşivciydi. Biliyorsunuz kendisi aynı zamanda dahiliye uzmanı. Bir köşke hasta bakmaya gidiyor. Orada bir desen görüyor. İşi bittikten sonra “Efendim izninizle, tıbbî görevimi yerine getirdim, şimdi bu deseni arşivlemek durumundayım.” diyerek desenin çizimini yapıyor. Saniyesini boş geçirmeyen, olağanüstü bir kişilik.Süheyl Ünver’in Cerrahpaşa’daki atölyesine ilk ne zaman gittiniz? Resme ilgim olduğu için babam bir gün, “Bak seni bir yere götüreceğim, çok şaşıracaksın.” dedi. İlk onunla gittim. 1970 yılıydı. Kendisi iyi bir cilt ustasıydı, varaklı ciltlere altın yapıştırırdı, çok farklı bir yöntemi vardı. Bana da göstermişti. Hatta atölyede altın yapıştırma dersi işlenirken öğrenmeme yardım etmişti. Süheyl hoca “Baban iyi bir usta, ondan bu işi öğren.” demişti. Ben 19 yaşının havailiği ile söylediğinin ciddiyetini anlayamadım.Atölyeye girdiğinizde ne hissettiniz?Önce cazip gelmedi. Sonra fark ettim ki, bambaşka bir ortam. Fransız bir hanım yeşil çanağın içinde altın eziyor, sonra o altın minyatüre dönüşüyordu. Çok etkilemiştim. Beni minyatürle tanıştıran olaylardan biri budur. O kase yıllar sonra gelip beni buldu. O da ayrı bir hikayedir.Nasıl bir hikaye?2013 yılının kasım ayında Süheyl Ünver’in yeğeni, minyatür ve tezhip sanatçısı Ülker Erke, benim de şimdi hocalık yaptığım Ümraniye’deki Mim Sanat Akademisi’ne konferans için gelmişti. Kaseyi o zaman buraya hediye etti, daha doğrusu emanet etti. Minyatürle tanıştığım atölyeden bir parça ile yıllar sonra hocalık yaptığım akademide tekrar buluşmak manevi bir anlam taşıyor elbette. Süheyl Ünver atölyesinde beni etkileyen ikinci şey ise kültürümüze yabancıların gösterdiği ilgiydi.Ortamda dikkatinizi çeken ne oldu ki?Bir kere derslerde çok fazla yabancı vardı. Delegelerin, büyükelçilerin, profesörlerin eşleri… Atölyede her gün Almanca, İngilizce, Fransızca, Türkçe sanat tarihi dersi verilirdi. Uluslararası bir platform gibiydi orası. Ben zaten o kadar yabancıyı görünce kendimi kötü hissettim. Hiç ilgilenmediğim sanat dallarına yabancılar hayrandı. Çok utanmıştım. Bu olay gözlerimi açtı. Minyatür ve resim arasındaki ilişki de içimdeki sanat aşkını tetikledi.Süheyl Ünver nasıl bir hocaydı, onunla ilgili başka neler hatırlıyorsunuz?Atölyedeki camekanlı odasından çıkıp konuşmaya başlayınca herkes kalemini alır, not tutardı. Eğer bir kişinin not almadığını görse, ta ki o kişi eline kalem alıncaya kadar susardı. Büyülenmiş gibi dinlerdik kendisini. Her sözü altın değerindeydi bizim için. Yaşam felsefem olarak yıllarca hep bu sözleri benimsedim. Biri şöyledir: “Fırçanıza sahip çıkın, herkes sizi bıraksa da o bırakmaz.” Zengin bir dekoru vardı o atölyenin. Sistematik çalışırdık. Disiplinliydik. Herkes işini bilirdi. Ben mesela oradan mezun olduktan 20 yıl sonra özgün çalışmaya başladım.Neden?Minyatür sanatına saygımdan. Aslında özgün çalışma konusunda içimde çok şey vardı ama rastgele bir kompozisyon yapar da minyatüre zarar veririm, tarihe karşı yanlış yaparım diye çok korktum, cesaret edemedim.Artıları, eksileri ne oldu bu düşüncenizin?Bazıları Süheyl Hoca’yı yanlış tanıyor. Geleneksel çizgiden şaşmadığı, yeniliklere açık olmadığı söylenir. Bu doğru değil.Süheyl Hoca, son derece yeniliklere açıktı. Bunun bire bir tanığıyım. 1975 yılıydı. Bir gün bana ‘seninle bir yere gidiyoruz’ dedi, peşine düştüm. İstanbul Üniversitesi’nde Meliha Terzioğlu’nun odasına gittik. Hocam beni, “İşte portreyi yapacak kızımız.” diye tanıttı. Tabi benim elim ayağım titriyor. İstanbul Matematik Araştırmaları Enstitüsü’nün (1971) kurucusu Nazım Terzioğlu’nun portresini yapmamı istediler. Nazım bey, üniversitenin rektörlüğünü de yapmış önemli bir şahsiyet. Siyah beyaz bir fotoğrafını verdiler. Hocanın yönlendirmeleri doğrultusunda portreyi minyatür yorumuyla çalıştım. O portre hâlâ enstitüdedir. “Sanat taklitle öğrenilir ama taklitle ilerlemez.”, “Maziye dönülmez ama hız alınır.” gibi sözleri onun yeniliğe açık olduğunu gösterir. Ayrıca geleneksel sanatlar onun çabalarıyla günümüze taşındı.Hocanın öğrencileriyle birebir iletişimi nasıldı peki? Yanlış yapan öğrencisini asla incitmezdi. “Her yanlış bir nakıştır. O yanlışı düzeltirken doğrusunu öğreneceksin.” derdi. Özellikle röprodüksiyon derslerinde birebir çalışıldığı için hata yapılırdı. Çok tatlı bir üslubu vardı. O yanlışı hikaye anlatarak düzeltirdi: “Size bir mektup gelmiş, bu mektubu okumaya vaktiniz olmamış. Sonra da cebinize atmışsınız. Günün birinde cevap yazmanız gerekmiş. Ama hâlâ mektubu okumamışsınız. Şöyle başlıyorsunuz cümleye; sevgili arkadaşım gönderdiğin mektubu aldım. Sanıyorum iyisinizdir. Umarım çocuklar da iyidir... Hep varsayımlar üzerine kurulu cümleler...” Bu hikayeyi dinleyince anlardık ki, minyatürler geçmişten gelen mektuplardır. O mektupları iyi okursak gönderilen mesajı anlar ve minyatürü daha ileri taşırız.Tamamen minyatüre geçişiniz nasıl gelişti? Tabi ki atölyede, belli bir süreçten geçiyor, tezhip eğitimi alıyorsunuz. Süheyl Hoca resim yeteneğimi keşfedince minyatüre geçişimi hızlandırmak için bana 1950’li yılların gazetelerinden kestiği resimlerle mimik çalıştırdı. Tezhipte aynı çiçeği yüz kere tekrarlamak bana cazip gelmiyordu. İkinci çiçeği başka yapmalıyım, üçüncüsü daha başka olmalı. İçimdeki dürtü tekrar yapmaya mani oluyordu.Kaç yıl orada ders aldınız?Sekiz sene. 1978’de atölyeden mezun oldum. O dönemin diğer hocaları Azade Akar, Melek Antel’den de feyz aldım. Cahide Keskiner’in de öğrencisi oldum. 1989’da Cerrahpaşa’ya geri döndüm.O zamana kadar ne yaptınız, neredeydiniz? Çalışmalarıma evde devam ettim. 1977’de evlendim zaten. Kızım oldu. 1980’de ise önce babamı, beş ay sonra da annemi kaybettim. Benim için zor bir süreçti. Minyatüre ara vermek zorunda kaldım. Daha sonra özel galerilerde ders verdim. Moda ve tekstil alanında çalışmalarım oldu.Bu çalışmalarınız pek bilinmiyor. Hatta hiç bilinmiyor. Biraz bahsedebilir misiniz? Bir modaevi tarafından 1976 yılında Hilton Oteli’nde uluslararası moda festivali düzenlendi. İpek, deri ve güderi üzerine geleneksel Türk motifleriyle kombinasyonlar hazırladım. Çok beğenildi bunlar. Sonra uluslararası moda festivallerine, ihracat fuarlarına katıldım. Londra, Paris, Milano… O zamanlar Türkiye’de ilk defa böyle şeyler yapılıyordu. 1976’da kumaş boyası yoktu ülkemizde. Hiç unutmuyorum, babamın matbaasında bir genç vardı. Bana öyle güzel, metalik renkler hazırlamıştı ki, o renklere hâlâ hayranım. Güderi üzerine sürdüğünüz zaman rüya gibi desenler ortaya çıkardı.Cerrahpaşa’ya neden tekrar dönmek istediniz?Artık ben de başkalarına faydalı olayım diye. Çok değerli hocam Ülker Erke ile o zaman tanıştım. Ülker Hoca’dan özgün olma konusunda büyük destek aldım, beni cesaretlendirdi. Fakat sekiz ay sonra eşimin işi nedeniyle Antalya’ya göç etmek durumunda kaldık. Tabi ki iki gözüm iki çeşme. Hocam beni teselli etmek için “Ne ağlıyorsun, al sana konu. Antalya’yı çalış.” dedi. Bu sözü beni çok etkiledi.Ve belgesel niteliğindeki medeniyet ve şehir minyatürleri serinize başlamış oldunuz…Evet, Yaşayan Medeniyetler serisini orada yaptım. Antalya’da 27 antik kent vardır. Paleolitik çağdan başlar, Hellenistik, Likya, Pers diye devam eder. Bütün kalıntılar önünüzdedir. Şehirde iz bırakan tüm uygarlıkların peşine düştüm, araştırdım, okudum.Şehrin kendisi zaten doğal müze...Olağanüstü bir ortam. Tarihi, görselliği, her şeyi ile müthiş bir atmosfer. 1989’da doğa o kadar tahrip edilmemişti, otel zincirleri sonradan çoğaldı. Portakal bahçelerinin arasında binbir çiçekle karşılaşırdınız. Doğa size bütün kopyaları veriyordu.İlk önce hangi medeniyeti çalıştınız?Perge antik kentini. Likya, Phaselis, Olympos ve Kleopatra, Aspendos ve Belkıs, Side, Arikanda ile devam ettim. Selçuklu döneminden Yivli Minare, paleolitik çağdan Karain Mağarası... Bu mağaranın günümüzdeki halini de Kaybolan Cennet Taşa Dönüş adıyla çizdim. Ayrıca Antalya folklorunu anlatan kıyafetler, Ulupınar yöresinin doğal güzellikleri, hangi antik kentin nerede olduğunu gösteren genel Antalya minyatürü,Tahtalı Dağı ve Üç Adaları da çalıştım. Antalya’nın çiçeği, böceği bu hikayelerde/minyatürlerde zaten var. Ben rasgele bir şey yapmaktansa kalıcı eser vermek, kültürümüzü minyatür diliyle anlatmak istedim. Okumayı sevmeyen bir toplumuz. En azından küçücük karede birçok şey anlatılabilir. Minyatürü güçlü kılan yönü de bu. Benim minyatürlerimde her kareyi büyüttüğünüzde bir tablo ile karşılaşırsınız. Estetik dengeyi kurduktan sonra minyatürde sınırlarınız genişliyor.Antalya’da hangi ilçeye yerleşmiştiniz? Eşim Tekirova'daki Phaselis Princess Oteli’ne müdür olarak atanmıştı. Medeniyet minyatürlerini çalışırken otelin sanat yönetmenliği teklif edildi. Yabancı konuklara haftada 16 saat ders vermeye başladım. “15 günde neler yapabilirsiniz?” diye programlar hazırladım, lobide mini sergiler düzenledim. Bu dersler o kadar ilgi gördü ki, otele giren konuklar hemen derse yazılıyordu. Almanya’dan, Avusturya’dan öğrencilerim oldu. Oralarda daha çok tanındım. Otelden ayrılan, bir yıl geçmeden tekrar gelirdi. Eşimden öğrendiğim Almanca ile bir anlamda kültür elçiliği yaptım. 1991’de Antalya’dan İstanbul’a geri döndük.Yaşayan Medeniyetler serisi sergilendi mi, şimdi neredeler?Antalya’da Galeri Ansan'da, İstanbul’da Basın Müzesi'nde ve Cerrahpaşa Temel Bilimler Binası’nda sergilendi. Üç tanesi de kayboldu. 1992'deDevlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin yarışmasına katılmıştım, üç eserim bana iade edilmedi. Satılmasını istemediğimi söylediğim halde satıldı dediler, parası da ödenmedi. Sonra kayboldu dediler, nihayetinde yabancı bir devlet büyüğüne hediye edildiğini duydum. Eserlerin peşine düştüm, davalar açıldı ama daha fazla uğraşamadım… Yakın zamanda ise başka bir dava kazandım.Ne davası?1991’de Basın Müzesi’nde Yaşayan Medeniyetler sergisi açtığımda Samsun Çarşambalı yazar Turgut Çeviker, eserlerimi görünce bana bir teklifte bulundu. Çarşamba’nın kent yıllığını hazırladığını, şehirle adı bütünleşen Çarşamba’yı Sel Aldı türküsünün hikayesini derlediğini ve kitapta buna yer vereceğini söyledi. Benden de türkünün minyatürünü yapmamı istedi. Kabul ettim. 14x20 ebatında üç parça halinde minyatürü teslim ettim. Kitap, 1992’de İris Yayınları tarafından 1500 adet basılarak yayınlandı. Fakat belediye, 2000’li yılların ortalarında, Yeşilırmak Köprüsü’nün doğu duvarına üç minyatürümün rölyefini yaptırmış. Yanına da hikayeyi koymuşlar. Eserime teveccüh gösterilmesi güzel bir şey. Fakat ne benden, ne de Turgut Bey’den izin alındı. İzin alınmadığı gibi rölyefi yapan akademisyen imzasını atmış esere. 2008’de Çeviker ile birlikte dava açtık. Altı yıl sürdü dava ve Nisan 2014’te sonuçlandı. Bana 10 bin TL, Çeviker’e de 5 bin TL ödendi.Emeğiniz boşa gitmemiş…Aaa evet, yıllar sonra… (Gülüşmeler). Parayla pulla hiç işim olmadı bugüne kadar. Çevremdekiler bilir ki eserlerimi satamam. 2013 Nisan’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda geleneksel sanatlarla, modern sanatları bir araya All Arts İstanbul Klasik ve Modern Sanat Fuarı düzenlendi. İlk kez yapılıyordu. Ben de katıldım bu fuara ve şehir minyatürlerimin bir kısmını orada sergiledim. Ünlü bir siyasetçinin eşi, İstanbul minyatürümü çok beğendi, almak istedi. Satmak istemediğim için oldukça yüksek bir rakam söyledim: 400 bin TL. Ona rağmen üç gün boyunca geldi, gitti. Fuar zaten beş gündü. Her gelişinde beni çarpıntı tuttu. En sonunda, “Ben kızımı evlendirdim, başkasına verdim, minyatürümü kimseye veremem.” dedim. ‘2,5 yıl sürdü bunu yapmam, kızımı 9 ayda doğurdum’ diye aramızda espri bile yaptık.Parası cazip gelmiyor mu?Ben eşinin maaşıyla geçinen biriyim. İşin parasında değilim. Gerçekten çarpıntı tuttu, ‘ya verirsem, giderse bu resim’ diye. Ne yapayım böyle kötü bir uyum var!Bugüne kadar yaptığınız bütün eserler aile koleksiyonunuzda mı peki?Antalya konulu eserler gitti tabi. Mesela sadece para ya da onlardan ayrılamamam değil. Ben belgesel nitelikli minyatürler çalışıyorum. Düşünün, 40 şehrin minyatürü 25 yılımı aldı. ‘Şunu da ilave edeyim, bunu da’ derken işim uzuyor, parçaları bozamıyorum. Seri tamamlanmadığı, ben de misyonumu yerime getirmediğim için eserlerimi satamıyorum. Çünkü onlar kültür hizmeti olarak geleceğe kalacak. Minyatürlerim benden sonraki kuşaklara gönül borcumdur.Şehir minyatürlerine ne zaman, nasıl başladınız?Antalya’dayken başlamıştım, İstanbul’a döndükten sonra devam ettim. İlk önce Diyarbakır’ı çalıştım. Biliyorsunuz 90’lı yıllar, terörün en yoğun yaşandığı zamanlardı. Böyle bir dönemde şehir minyatürlerine oradan başlamamı ilahi bir lütuf olarak görüyorum. Terörle anılan bu bölgeler, aslında ileri uygarlıkların yaşadığı yerler. Diyarbakır’da onuncu yüzyılda 140 bin kitap resimlenmiş, ciltlenmiş. Zengin bir kültür ve ticaret merkezi. Aşağı yukarı o bölgedeki bütün illeri çalıştım, 3-4 tanesi eksik. Kültürün bu kadar ilerlemiş olduğu bir bölgede hâlâ terör yaşanması çok yazık.Doğu ve Güneydoğu’dan sonra ne yaptınız?İstanbul’a ve diğer büyük şehirlere geçtim. Türkiye’nin her yerinden şehirleri çalışmaya devam ediyorum. 81 ili 2015 sonuna kadar tamamlayacağım. Diğer şehirleri öğrenci ekibimle bitirmeyi planlıyorum. Aslında bu çalışma şekline karşıydım, etik bulmuyordum. Baştan sona eserde kendi fırçamın izi olmalı diye düşünürdüm. Fakat tarihe baktığınızda Nakkaş Osman da bunu yapmış. Başka türlü seriyi bitirmem mümkün değil. Tabi her şey yine benim kontrolümde olacak.Çalışma disiplininiz nasıl?Kafamı hiç kaldırmadan günde 11 saat çalışırım. Adeta transa geçerim. Kaç saatte, ne kadar iş ortaya çıkardığımı mutlaka hesaplarım. Kimi eser iki yıl sürüyor. Türkiye minyatürümün altına “Sekiz mevsim, bir resim.” diye not düştüm. Çünkü kafamı kaldırdığımda bahar geçmiş, kış olmuştu. Öyle bir tutku minyatür…Mesela her şehrin bir rengi vardır. Onu mutlaka bulmam lazım. Ankara’yı çalışırken çok zorlandım. Ankara’nın rengi neydi ilk başta çözemedim. Lacivert olduğunu keşfedince şehri gece anlattım.‘Her şehrin bir rengi vardır’… İlginç olduğu kadar, ne güzel bir ifade…Minyatüre başlamadan, hatta eskizini çizmeden önce o şehirle ilgili ciddi bir araştırma süreci yaşıyorum. Bazılarını ziyarete gidiyorum. Zaman tüneli gibi bir tünelden başka bir tünele geçiyorum. Toprağın altını üstünü getiriyorum. Hangi madenin çıkarıldığına varıncaya dek, her şeyi öğreniyorum. Eskizleri tamamladığımda ise artık o ilde rüzgarın nereden estiğini, güneşin nereden doğduğunu ezberliyorum. Her eserin bir kimlik dosyası oluşuyor yani. Minyatürü yaparken de aynı anda arkeolog, duvar ustası, ressam, mimar, matematikçi oluyorsunuz. Bir de güncel çalışırım.Nasıl yani? Minyatür öyle bir sanat ki, geçmiş ile günümüzü bir arada anlatabilirsiniz. Olayların tarihsel seyri birbirine uzak olsa da hikayeyi belli bir disiplin içinde kurgulayabilirsiniz. Sanatçı zaten yaşadığı dönemi resmeder. Mesela İstanbul minyatürünü çalışırken Avrasya Feribotu’nun kaçırılması gündemdeydi (1996). Hatta gazeteci Uğur Dündar feribotun içine helikopterle inmişti. Gelişmeleri günlerce televizyondan takip etmiştik. Herkes gibi ben de çok etkilenmiştim bu olaydan. Dolayısıyla İstanbul minyatürüme bu feribotu yerleştirdim. Türkiye’de yapılan ilk arama kurtarma gemisi Amfibi’nin açılış töreninde de Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan vardı. O sırada Türkiye’yi yapıyordum. O gemi de haritamdaki yerini aldı.O zaman çalışmalarınızı modern minyatür olarak mı değerlendirmeliyiz? Çağdaş minyatürlerdir. Mesela İstanbul ile ilgili iki çalışmam var. Birincisinde Osmanlı dönemini anlattım. Boğaz Köprüsü’nün yerinde Fatih Sultan Mehmet ve atını görürsünüz. İkincisinin teması dünya başkenti İstanbul’dur. İstanbul’un simgelerinden biri lale olduğu için Boğaz’ın girişini lale formunda yaptım. Mimari dokular işin diğer boyutu. Kısa bir süre önce tamamladığım, sınır şehrimiz Hatay minyatürüne ise Suriye’yi ekledim. Hemen yanı başımızda yaşanan ve ülkemizi çok etkileyen bu savaşı görmezden gelemezdim.Sanatçı gözüyle baktığınızda İstanbul’u şimdi nasıl görüyorsunuz?İstanbul siluetini en iyi izleyebildiğiniz yerlerden biri, Bakırköy-Kadıköy deniz otobüsü hattıdır. Mim Sanat’a bu yoldan ulaşıyorum. Muhteşem bir İstanbul manzarası var, fakat arka fonda yükselen gökdelenler bana neyi ifade ediyor biliyor musunuz? İstanbul ölmüş, o gökdelenler de mezar taşı. Ve hızla çoğalıyor bu taşlar. Düşündükçe çok üzülüyorum.Bursa, Konya, Eskişehir… Sizin fırçanızda nasıl şekillendi?Bursa’nın karakteristik mimarisini resmettim. Kayak merkezi olmasını vurguladım. Konya’da günümüzde bulunmayan Selçuklu dönemi eseri Kubadabad Sarayı’nı, tarihi kalıntılardan birleştirerek aslına uygun canlandırdım. Alaeddin Keykubat, Hz. Mevlana’ya bugün türbesinin bulunduğu gül bahçesini tahsis etmiş. Onu anlatırken etrafını güllerle çevreledim. Mevlana’nın bilmek, bulmak, olmak ya da hamdım, piştim yandım diye aşina olduğumuz üç nokta felsefesini üç semazenle simgeleştirdim. Eskişehir’de bir bürokratın, isterse neler yapabileceğini gösterdim. Türkiye haritası minyatüründe ise her şehrin öne çıkan özelliği var.‘Türkiye ve şehir minyatürleri’ sergileri bir-iki yıldır arttı. Sanırım genç sanatçılara ilham kaynağı oldunuz.Evet doğru söylüyorsunuz, benim projemden sonra minyatürde Türkiye serileri başlatıldı. Birdenbire herkesin milli duyguları şahlandı. Tabi ki çevremizde herkes yıllardır şehir minyatürleri çalıştığımı bilir. Sanatçı olarak gençlere öncülük etmek elbette onurlandırıcı. Ama düşündüren konular da var. Ben 25 yılda 40 şehrin minyatürünü ancak tamamlayabildim. Şimdi bakıyorum, 81 il sergileri açılıyor. Kültürümüz söz konusu olduğunda daha titiz düşünmek ve çalışmak durumundayız. Fikir jimnastiği konusunda gerideyiz. Kopyala yapıştır mantığı hakim. “Sanat taklit yaparak öğrenilir, ama taklitle ilerlemez.” sözü Süheyl Hoca’dan bana armağandır, ben de yeni sanatkârlara hediye ediyorum.Bugüne kadar yaptığınız eser sayısı hatırınızda mı?Yaklaşık 200 civarında. Almanya’da ve Amerika’da özel koleksiyonlarda olanlar var. Antalya’dayken Lufthansa Hava Yolları’nın genel müdürü eşiyle birlikte gelmişti. Meşhur bir koleksiyoner olduğunu sonradan öğrendim. Amerika’da adımı duymuş, eser almak istedi ama satmıyorum dedim. Fakat benim için geldiğini öğrenince özel bir çalışma yapıp hediye ettim.Anka Kuşu minyatürünüz çok etkileyici. Hayatınızı derinden sarsan bir çalışma olduğu hissediliyor. Beş altı sene önce beynimden ciddi bir rahatsızlık geçirdim. Damar tıkanıklığı varmış, etrafımdaki her şey dönüyordu, çift görüyordum, yürüyemiyordum, bitmek bilmeyen mide bulantıları… Hafızam gidip geliyordu. Bakırköy’den dışarı çıkamaz hale gelmiştim. İyileştikten sonra küllerimden yeniden doğmuş gibi Anka Kuşu’nu yaptım. Tekrar hayata dönüşümü simgeliyor o çalışma. Arada farklı konularla da ilgilendim. Antalya’da yaşadığım dönemde su uzmanı olmuştum. Bu nedenle şelale minyatürlerim de vardır.Batı ya da resim sanatı sizi etkiledi mi?Batıdan çok, Doğu kültüründen etkilendiğimi söylemeliyim. Batı taş devrini yaşarken Doğu yazı çağına geçmişti bile. Tam tersine Batılı sanatçıların bizden etkilendiğini düşünüyorum. Rafaello’nun, Van Gogh’un minyatür kökenli çalışmaları var.Peki minyatürün günümüzdeki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Şu an minyatürde İran tehlikesi var. Herkes, son yılların en büyük minyatür üstadı olarak tanımlanan Mahmud Fersçiyan’ı (1930, İsfahan) taklit ediyor. Onun fantastik tarzının peşine takılmış gidiyor. Oysa Osmanlı minyatürünün özelliği sadeliktir, belgesel niteliğindedir. Osmanlı tarihi, kültürü tanınmadan İran kopya ediliyor. İran’a özenti, sanatımızı geriletiyor, minyatürümüzü dejenere ediyor.İran’ın bu kadar öne çıkmasının sebebi nedir?Birkaç nedeni var. Bizde Cumhuriyetle birlikte minyatürde kopuş yaşanıyor. İran’da müthiş bir fırça ilerlemesi söz konusu, yeteneği olan öne çıkıyor. Fersçiyan, Mehrengi bu isimler arasında. Ekol oluşturmuşlar. Fersçiyan doğaüstü bir yetenek, eserleri hakikaten müthiş, altyapısı sağlam. Humeyni döneminde oğlu öldürülünce Amerika’ya gidiyor. Sonra popüler oluyor. Ünlü müzelerde eserleri bulunuyor. Dikkat edin, her yerde İran eskizlerinin satıldığını görürsünüz, ayrıca bolca kitapları basılıyor. Minyatürü yeni öğrenenler, altyapı oluşturmadan o kitaplara bakarak İran’ın boyama tarzını taklit ediyor. Kitapların çoğalması iyi ama her şey kontrolsüzce kopyalanıyor. Eskiden derleme de bir disiplin içinde olurdu, iş derlemeden de çıktı. Oradan buradan bir şeyler alınarak yola devam ediliyor.Peki neden böyle?Biz tarihimizi ve minyatürümüzü tanıtamadığımız, sahip çıkamadığımız için minyatür İranlılara mal olmuş. Bir de minyatüre ait kaynaklar Arapça ve Farsça. Dolayısıyla Türk sanatçılar da İranlı zannedilmiş, hatta yabancı tarihçilerin bu konuda yanlı davrandığını düşünüyorum. Süheyl Hoca’ya kadar kaynaklarımıza sahip çıkamamışız. Hocanın en büyük sıkıntısı buydu.İki yıldır Mim Sanat Akademisi’nde ders veriyorsunuz. Bu süreç nasıl gelişti?Akademinin sahibi, mimar ve minyatür sanatçısı Fatma Kesgün ile 2008’de Deniz Müzesi’ndeki sergimde tanıştık ve gönül bağımız oluştu. Manevi şeyler benim için önemlidir. Minyatür sanatçımız Nusret Çolpan dönem arkadaşımdı, benden iki yıl sonra Süheyl Ünver Atölyesi’ne geldi. O zamanlar daha lise öğrencisiydi. Onun yeteneği hepimizi etkilemişti. Bir derse geldiğinde kaşık içine çalıştığı Boğaz Köprüsü’nün minyatürünü getirmişti. Daha köprünün temelleri bile atılmamıştı. Fatma, ‘Nusret Çolpan’dan ders aldım’ deyince –yeni vefat etmişti- birbirimize sarıldık, o ağlıyor, ben ağlıyorum. Öylece kenetlendik. Nusret’in onu bana emanet ettiğini hissettim. Fatma benim huyumu, suyumu, yaşamımı değiştirdi, ablalık duygularımı harekete geçirdi. Çarşamba ve perşembe günleri oradayım. Belli bir birikimim de var, onları aktarmak istiyorsunuz. Çok yanlışlar yapılıyor. Daha fazla kabuğumda durmayayım dedim. Süheyl Hoca’nın dediği gibi “Biz sonu belli olan senaryonun oyuncularıyız.”Şimdiki hoca-öğrenci ilişkisi hakkında fikriniz nedir?Tüm sanatlar gibi minyatür de hobi olarak yapılacak bir sanat değil. Gönül vermeniz lazım. Birlikte yol alacaksak eğer, öğrencimin beni hak etmesini isterim. Çünkü ben bütün yüreğimi, birikimlerimi ortaya koyuyorum, öğrencimi de kısa zamanda bu sanata kazandırarak zirveye taşımayı hedefliyorum. Onunla bütünleşiyorum, bir anda en yakınım oluyor, hatta onun menajerliğini üstleniyorum. Çiçek, böcek yapalım, güzel vakit geçirelim gibi bir tavrım bugüne kadar olmadı. Süheyl Ünver ekolünü devam ettiriyorum.
29 Eylül 2014 01:59 | kültür sanat
İstanbullu sinemaseverlere ‘güz şenliği’ yaşatan Filmekimi’nin biletleri bugün satışa çıkıyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 13. kez düzenlenecek etkinlik 11-17 Ekim arasında yapılacak.Filmekimi’nde bu yıl, Venedik, Cannes, Toronto, Sundance ve Berlin gibi dünyaca ünlü festivallerde görücüye çıkan Godard, Cronenberg, Leigh, Loach ve Sissako gibi ustaların son filmlerinin de aralarında bulunduğu 43 yapım seyirciyle buluşacak.Sinemaseverlerin önceliği, biletleri kısa sürede tükenme ihtimali olan filmler. Altın Aslan ödüllü İnsanları Seyreden Güvercin bunlardan biri. David Cronenberg’in Hollywood’un ‘arka penceresi’ne baktığı Yıldız Haritası, sinemanın emektarı Dardenne Kardeşler’in son filmi İki Gün, Bir Gece, İngiliz usta Mike Leigh’in empresyonizmin öncülerinden ressam J.M.W. Turner’ın hayatından bir kesiti anlattığı Bay Turner, Richard Linklater’ın 12 yılda çektiği Çocukluk, Afrika sinemasının usta ismi Abderrahman Sissako’nun son filmi Timbuktu, Eyüp Peygamber’in kıssasından hareketle günümüz Rusya’sını anlatan Leviathan, sinemaseverlerin bilet konusunda elini çabuk tutması gereken yapımlardan. 13. Filmekimi, bu yıl da İstanbul dışına çıkıp Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Trabzon’u ziyaret edecek. Ayrıca Gaziantep’te 2-9 Kasım arasında arasında yapılacak Zeugma Film Festivali’nin de yabancı film programını üstlenecek. İstanbul’da ise filmler Atlas, Beyoğlu ve Nişantaşı Citylife City’s ve Kadıköy Rexx Sineması’nda gösterilecek. Filmekimi biletleri bugün 10.30’dan itibaren Biletix’in yanı sıra Atlas ve Rexx sinemalarındaki gişelerden satın alınabilecek. Biletler hafta içi gündüz seanslarında (11.00, 13.30, 16.00) 6 TL, hafta sonu gündüz seansları ve tüm 19.00 seanslarında tam 16, indirimli 11 TL, tüm 21.30 seanslarında ise 16 TL.
27 Eylül 2014 04:47 | kültür sanat

sayfa sayısı: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11


Hakkımızda  -  İletişim  -  Gizlilik  -  Firma, Mekan Kayıt

© 2007-2008 ankaradaki.com,  16.0.263