Ana Sayfa     Haberler     Firmalar, Mekanlar     Harita     Hava Durumu    

Ankaralılar için özel derlenmiş haberler. Çeşitli kaynaklardan (hürriyet, milliyet...) Ankara'yla ilgili haberler tek bir yerde toplanıyor.


Ankara Sağlık Haberleri


Dermatokozmetoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Şükran Tunalı, 18 yaşından küçüklerin solaryuma girmemesi gerektiğini söyledi. Tunalı, "Bir kanser araştırma merkezinde 2006'daki araştırmada, 35 yaş öncesi bir kez bile solaryuma girenlerde, girmeyenlere göre yüzde 75 oranında Malign Melanoma girme riski artıyor." dedi.Uludağ'da 8.'si düzenlenen 'Uludağ Dermatokozmetoloji Günleri'ne katılan Dermatokozmetoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Şükran Tunalı, solaryum kullanımı konusunda önemli açıklamalarda bulundu. Tunalı, Uludağ Üniversitesi'nde 2000 yılında dermatoloji kliniğindeki öğretim üyeleriyle birlikte Türkiye'de ilk defa uygulamalı eğitim kursu şeklinde Dermatokozmetolojiyi başlattıklarını söyledi. Solaryuma 18 yaşından küçüklerin girmemesi gerektiğini belirten Tunalı, solaryumdaki ultraviole ışınların yaz aylarında Akdeniz sahillerinde saat 12.00'de güneşin ultraviole ışınının dozundan 5 ila 15 kat daha fazla olduğunu söyledi.HASTA AKLINA NE KOYDUYSA YAPTIRMAK İSTİYORHastanın, aklına ne koyduysa yaptırmaya çalıştığını belirten Şükran Tunalı, "Hasta geliyor, bakıyoruz deri tipine, diyor ki mesela 'benim bu lekemi aç.' Hormonal denge bozukluğu olabilir, başka bir hastalığı olabilir. Önce şu işlemlerin yapılması gerekiyor diyor. Ama 'hayır' diyor, 'sen bana güçlü bir kimyasal pelink yap ben iyileşeyim.' Yok öyle bir şey. Hastaya anlatıyorsunuz ama 'sen yapmazsan ben başkasına giderim' diyor ve başka arkadaşlara gidiyor." şeklinde yakındı.SOLARYUM CİHAZININ ÖLÇÜSÜ 11 OLMALISolaryum cihazlarının bir ultraviole indeksi-ölçüsü olması gerektiğini belirten Tunalı, bunun da 11 olduğunu belirtti. Tunalı, şöyle konuştu: "Bir çok solaryum merkezinde bu oran yüzde 10 ila 31 arasında değişiyor. 60'a kadar çıkan merkezler var. Dış ortamlarda ultraviolenin indeksi ise 12. Bu ultraviole ışınlarına uzun süre maruz kalınca deride bir takım hasar meydana geliyor. Bunlar ilk etapta önce yüzde bir kızarıklık. Daha sonra deride kuruluk, renk değişiklikleri, açık renk, koyu renk lekeler, yaşlılık lekeleri, kılcal damar artışı, yağ bezlerinde büyüme gedikler ve siyah noktalar gibi karşımıza çıkıyor. Bunlar içinde özellikle bayanları ilgilendiren bir konu ise elastik ve bağ dokusundaki hasara bağlı olarak erken yaşta yaşlanma."ERKEN YAŞTA SOLARYUMA GİRENLERDE YÜZDE 75 MALİNMELANOM RİSKİ FAZLASolaryuma girenlerde özellikle açık ten, açık göz renk, sarı-kızıl saç ve çok ince derili ile ailesinde deri kanseri olanların deri kanserlerine yakalanma riskinin arttığını dile getiren Tunalı, şunları kaydetti: "Yüzde 4 solaryuma girenlerde görülen Malign Melanom (kötü bir deri kanseri). Açık renk ve tenliler ile açık göz renkliler, güneşe maruz kalınca deri kanserleriyle karşı karşıya kalırlar. Erken teşhis ve tedaviyle iyileşme çok rahatlıkla sağlanabiliyor. Ama tanı ve tedavide gecikme ile yüzde 5 civarında ölüm görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün 2012'de yaptığı araştırmada, 200 bin Malign Melanom hastanın 65'inin ölümle sonuçlandığı ispatlanmış. Yine bir kanser araştırma merkezinde 2006'daki araştırmada, 35 yaş öncesi bir kez bile solaryuma girenlerde, girmeyenlere göre yüzde 75 oranında Malign Melanoma girme riski artıyor."Özellikle Avustralya hükümetinin çok sıkı denetimle solaryum merkezlerini denetime alarak, bu indeksin 12 olmasını sağladığını anlatan Şükran Tunalı, "Herkes bronz tene sahip olmayı istiyor ama deri kanseri riskinin yüksek olması nedeniyle herkesin tam bir korunma uygulaması büyük önem taşıyor. Türkiye'de ise kuaförler lazer yaptığına göre bir solaryuma şaşırmamalıyız. Bir denetim var mı bilmiyorum ama mutlaka denetim olmalı. Mutlaka ultraviole indeksinin düşük olması gerekiyor ve ölçüm aletleri ile ölçülüp ona göre izin verilmesi gerekiyor." dedi. Solaryumun doğru eller ve doğru şekilde yapılmasının önemine dikkat çeken Şükran Tunalı, Malign Melanomdan ölüm oranının ise yüzde 15 olduğunu sözlerine ekledi.(CİHAN)
02 Mart 2015 12:09 | sağlık
Dünya Sağlık Örgütü ve Ankara Üniversitesi’nin hazırladığı rapor, çocukluk çağında yaşanan “cinsel istismar” vakaları ile ilgili çarpıcı veriler ortaya koydu. Buna göre, erkeklerin yüzde 8,7’si; kadınların yüzde 7,2’si çocukluklarında cinsel tacize uğradı. Kız çocukları, akrabaları tarafından cinsel tacize maruz kalıyor. İstismarcıların yüzde 9’u ise çocukla aynı evde yaşıyor.Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa Bölge Ofisi ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından hazırlanan, Türkiye’de Üniversite Öğrencilerinde Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşam Deneyimleri Araştırması Raporu tamamlandı. Ankara Üniversitesi’nin yanı sıra Akdeniz Üniversitesi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nden yaş ortalaması 20 olan 2 bin 257 öğrencinin katıldığı araştırmanın raporunda, çocukluk çağında yaşanan olumsuz yaşam deneyimleriyle ilgili çarpıcı veriler ortaya çıktı. Raporda cinsel tacizin ilk gerçekleştiği sırada çocuğun yaşının erkeklerde ortalama 12; kızlarda 9 olduğu ortaya çıktı. Cinsel istismara uğrayan erkek çocukların yüzde 44,9’u “tanıdığı evde yaşamayan biri” tarafından; kız çocuklarının ise yüzde 32,9’u “evde yaşamayan bir akraba” tarafından taciz edildiğini kaydetti.100 çocuktan 8’i cinsel tacize uğramışTürkiye’de erkeklerin yüzde 26,2’si; kadınların yüzde 16,3’ü çocukluğunda, tokat, dayak gibi fiziksel istismara maruz kalmış. Erkeklerin yüzde 8,7’si; kadınların yüzde 7,2’si çocukluklarında cinsel tacize uğramış. Bu oran tüm çocuklarda yüzde 7,9. Cinsel tacizin ilk gerçekleştiği sırada çocuğun yaşı erkeklerde ortalama 12; kızlarda 9. İstismarcıların yüzde 9’u çocukla aynı evde yaşıyor.Cinsel tacize uğrayan çocukların yüzde 37,1’i “tanıdığı ve evde yaşamayan biri”, yüzde 25,2’si “evde yaşamayan bir akraba”, yüzde 11,3’ü “evde yaşayan ve akraba olmayan biri”, yüzde 11,3’ü “çocuğun güvendiği biri”, yüzde 8,6’sı istismarcının “evde yaşayan bir akraba”, yüzde 7,9’u “çocuğun bakımından sorumlu olan biri (bebek bakıcısı vb.)” ve yüzde 33,8’i ise “bir yabancı” olduğunu söyledi. Cinsel tacize uğrayan erkek çocukların yüzde 44,9’u “tanıdığı evde yaşamayan biri” tarafından taciz edildiğini bildirmiş. Kız çocuklarında ise tacizi gerçekleştirenler arasında en yüksek oran yüzde 32,9 ile “evde yaşamayan bir akraba” oldu.Araştırmaya katılanların yüzde 36’sı depresyondaKatılımcıların yarısının sinirlilik ve panik sorunu var. Çocukluk çağında olumsuz deneyim yaşamış gençlerde ağlama nöbetleri, depresyon, kontrolsüz öfke, stres düzeyinin yüksekliği, sinirlilik ve hayır deme güçlüğü gibi sorunlar daha da artış gösteriyor. Duygusal sorunların ortaya çıkma riski, diğer gençlere göre 6-8 kat daha artıyor. Katılımcı erkeklerin yüzde 31,8’i kontrolsüz öfke; yüzde 47,5’i sinirlilik sorunu yaşadığını söyledi. Katılımcıların 36,3’ü depresyonda olduğunu kaydetti. Çocukluk çağı olumsuz yaşam deneyimi oranı, çekirdek aile üyesi katılımcılarda daha düşük. Ebeveynin eğitim durumu incelendiğinde katılımcıların anne ve baba eğitim düzeyleri arttıkça bu tür olumsuz deneyim sıklığının azaldığı tespit edildi.İstismarcıların yüzde 68’i erkekAzarlama, hakaret etme, küçümseme, tehdit etme, suçlama gibi duygusal istismara uğrayanların oranı erkeklerde yüzde 10,7; kadınlarda yüzde 8,9. Duygusal ihmal oranı tüm grupta yüzde 8,8. Erkek çocukların yüzde 11,3’ü; kız çocuklarının ise yüzde 6,5’i duygusal ihmale uğramış. Tüm istismar tiplerinde kız çocuklarını istismar edenlerin yüzde 68’i erkek; erkekleri istismar edenlerin yüzde 83’ü kadın. Katılımcıların çocukluklarında aile içi şiddete tanık olma oranı yüzde 18,4. Erkeklerde bu sıklık yüzde 20,9; kadınlarda ise yüzde 16,1. Katılımcıların genelinde aile bireyleri arasında ruhsal, zihinsel hastalığı olduğunu ifade edenlerin oranı yüzde 6; ailesinde intihar girişiminde bulunan birey olduğunu ifade edenlerin oranı yüzde 4,9.
28 Şubat 2015 03:26 | sağlık
Özgecan Aslan cinayeti, kar topu yüzünden bir gazetecinin öldürülmesi, bir annenin hasta oğlunu boğarak öldürmesi, bir kişinin 17 yıllık eşini parçalayarak çöpe atması... Toplum olarak psikolojimiz bozuluyor. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre son 5 yılda psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına başvuranların artış oranı yüzde 330.Halk nezdinde yaşanan sorunların en temel göstergesi, suça yönelik ve toplum içerisinde yaşanan sağlık problemlerinin artışı. Sağlık Bakanlığı’nın psikolojik rahatsızlık vakaları ile bu rahatsızlıkların giderilmesine yönelik kullanılan ilaçlara ilişkin verileri bu artışı net gösteriyor. 2009 yılında psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına 3 milyon 21 bin 361 kişi başvururken, bu oran 2013 yılında 9 milyon 163 bin 101’e çıktı. 2013 yılında psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle sağlık kuruluşlarına en çok başvuran kişilerin yer aldığı ilk 10 il ise sırasıyla şöyle: İstanbul 1 milyon 498 bin 340; İzmir 583 bin 633; Ankara 487 bin 29; Bursa 390 bin 897; Adana 341 bin 778; Antalya 292 bin 221; Mersin 245 bin 720; Konya 231 bin 756; Kocaeli 231 bin 751; Manisa 219 bin 778.2013 YILINDA 9 MİLYON İNSAN PSİKOLOJİK RAHATSIZLIK YAŞADISağlık Net sistemi, Aile Hekimliği Bilgi Sistemi ile birleştirilerek ülke çapında 1 Ağustos 2012 tarihinde devreye alındı. Bu sebeple daha önceki veriler sisteme entegre olan kurumlar tarafından gönderilen verileri içeriyor. Aile Hekimliği Sistemi 2010 yılı sonunda ülke çapında yaygınlaştırıldı. Bu nedenle veriler ülke genelinde daha sağlıklı olarak verilebildiği 2009 yılından itibaren sunuldu. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına 2009 yılında 3 milyon 21 bin 361 kişi; 2010 yılında 4 milyon 545 bin 666 kişi; 2011 yılında 6 milyon 984 bin 923 kişi; 2012 yılında 7 milyon 906 bin 472 kişi; 2013 yılında ise 9 milyon 163 bin 101 kişi başvuru yaptı.5 yılda 211 milyon kutu antidepresan tüketildiSosyal Güvenlik Kurumu’ndan alınan verilere göre son 5 yıla ait antidepresan ve benzer özelliklerdeki ilaçların kutu bazında tüketim miktarları da dikkat çekici. 2009 yılında 37 milyon 727 bin 498 kutu ilaç tüketilirken 2013 yılında ise 37 milyon 866 bin 804 kutu ilaç tüketildi. Son 5 yılda tüketilen toplam ilaç 211 milyon 577 bin 20 kutu oldu. Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine verdiği cevapta yer alan bilgilere göre antidepresan ve benzer özelliklerdeki ilaçların en çok tüketildiği ilk 10 il şöyle: İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Adana, Antalya, Mersin, Samsun, Manisa ve Balıkesir.
25 Şubat 2015 18:45 | sağlık
Özgecan Aslan cinayeti, kar topu yüzünden bir gazetecinin öldürülmesi, bir annenin hasta oğlunu boğarak öldürmesi, bir kişinin 17 yıllık eşini parçalayarak çöpe atması... Toplum olarak psikolojimiz bozuluyor. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre son 5 yılda psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına başvuranların artış oranı yüzde 330.Halk nezdinde yaşanan sorunların en temel göstergesi, suça yönelik ve toplum içerisinde yaşanan sağlık problemlerinin artışı. Sağlık Bakanlığı’nın psikolojik rahatsızlık vakaları ile bu rahatsızlıkların giderilmesine yönelik kullanılan ilaçlara ilişkin verileri bu artışı net gösteriyor. 2009 yılında psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına 3 milyon 21 bin 361 kişi başvururken, bu oran 2013 yılında 9 milyon 163 bin 101’e çıktı. 2013 yılında psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle sağlık kuruluşlarına en çok başvuran kişilerin yer aldığı ilk 10 il ise sırasıyla şöyle: İstanbul 1 milyon 498 bin 340; İzmir 583 bin 633; Ankara 487 bin 29; Bursa 390 bin 897; Adana 341 bin 778; Antalya 292 bin 221; Mersin 245 bin 720; Konya 231 bin 756; Kocaeli 231 bin 751; Manisa 219 bin 778.2013 YILINDA 9 MİLYON İNSAN PSİKOLOJİK RAHATSIZLIK YAŞADISağlık Net sistemi, Aile Hekimliği Bilgi Sistemi ile birleştirilerek ülke çapında 1 Ağustos 2012 tarihinde devreye alındı. Bu sebeple daha önceki veriler sisteme entegre olan kurumlar tarafından gönderilen verileri içeriyor. Aile Hekimliği Sistemi 2010 yılı sonunda ülke çapında yaygınlaştırıldı. Bu nedenle veriler ülke genelinde daha sağlıklı olarak verilebildiği 2009 yılından itibaren sunuldu. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına 2009 yılında 3 milyon 21 bin 361 kişi; 2010 yılında 4 milyon 545 bin 666 kişi; 2011 yılında 6 milyon 984 bin 923 kişi; 2012 yılında 7 milyon 906 bin 472 kişi; 2013 yılında ise 9 milyon 163 bin 101 kişi başvuru yaptı.5 yılda 211 milyon kutu antidepresan tüketildiSosyal Güvenlik Kurumu’ndan alınan verilere göre son 5 yıla ait antidepresan ve benzer özelliklerdeki ilaçların kutu bazında tüketim miktarları da dikkat çekici. 2009 yılında 37 milyon 727 bin 498 kutu ilaç tüketilirken 2013 yılında ise 37 milyon 866 bin 804 kutu ilaç tüketildi. Son 5 yılda tüketilen toplam ilaç 211 milyon 577 bin 20 kutu oldu. Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine verdiği cevapta yer alan bilgilere göre antidepresan ve benzer özelliklerdeki ilaçların en çok tüketildiği ilk 10 il şöyle: İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Adana, Antalya, Mersin, Samsun, Manisa ve Balıkesir.
25 Şubat 2015 02:29 | sağlık
Lösemili Çocuklar Vakfı'nın (LÖSEV), Ankara İncek'te yaptırdığı 400 yataklı onkoloji hastanesine Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsat verilmemesi krize dönüştü.Cibuti Sağlık Bakanı Dr. Kassım İssak Osman'ı kabulünde açıklama yapan Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, 2007 yılından itibaren hekim ve hemşire açığı olması nedeniyle planlama yapıldığını söyledi. Sağlık yatırımı yapacak herkesin izin almasının şart olduğunu belirten Müezzinoğlu şöyle konuştu: "Hiç Kimse duygu sömürüsü yapmamalı, hiç kimse duygu sömürüsü üzerine de Türkiye'nin yönetim dinamiklerini farklı noktalara taşımaya çalışmamalı, herkes etik olmalı kurallara uyan bir anlayışta olmalıdır. LÖSEV'in bize müracaatı 100 yataklı bir hastane, 100 yataklı bir hastane için ön izini uygun bulunmuş. Ben güçlüyüm, ben kamuoyu algısı yönetirim dolayısıyla 400 yaparım, 400'ün karşılığını da bakanlıktan alırım diyorsa bu etik dışıdır, kural dışıdır. Etik dışılar, kural dışılar bu ülkenin yönetimini hiç kimse mahkum edemez.”Lösemili Çocuklar Vakfı’nın (LÖSEV) hayata geçirdiği Türkiye’nin en donanımlı ve Avrupa’nın ilk onkoloji kenti Ankara’nın İncek semtinde yapılacak. 17 bin metrekare alana yapılacak olan hastanede beyin cerrahisinden psikiyatriye, kardiyolojiden fizik tedavi kliniklerine, yoğun bakımdan acil servis ünitelerine kadar birçok branş yer alacak. 18 ay sonra açılışı planlanan kompleksin tanıtım önceki gün Dr. Üstün Ezer, komedyen Cem Yılmaz ve oyuncu Ozan Güven’in katılımı ile Ankara’da yapıldı. Toplantıda Onkoloji Kenti ve Hastanesi’nin açılışına Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsat verilmediği sorulması üzerine Ezer, "Devlet halktan oluşan, halk için çalışan bir kurumdur. Devlet ne bakandan ne de bürokrattan oluşmaz. Devlet halktan oluşur. Oradaki bürokratların tamamen duygusal nedenlerle bu hastaneye karşı çıktıklarını zannediyorlar" cevabını verdi. Ezer, onkoloji hastanesinin açılacağını belirterek, mevzuata uygun olmayan hiçbir şeyin olmadığını kaydetti.DUYGU SÖMÜRÜSÜ, ETİK DIŞI DAVRANIŞSağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, dün Cibuti Sağlık Bakanı Dr. Kassım İssak Osman'ı kabulünde kendisine konunun sorulması üzerine LÖSEV’e sert çıktı. LÖSEV'in açacağı hastanenin diğer hastanede çalışan onkologlara bedel ödeteceğini aktaran Müezzinoğlu, "Peki, onlar orayı yapacak da bizim kuruluşlarımızın doktorları nereden alacak? Bu 'bir tuğla da sen koy' değil, sen bir onkolog yetiştirme dinamiklerinde hazır yetişen onkologlara daha çok ücret veririm diyerek sistem bozarsanız, bu ülkede çocuk onkolojisine katkı sağlamazsınız. Kurumsal yapılan dinamiklerini de bozarsınız. Hiç kimse kusura bakmasın duygu sömürüsü ve etik dışı kamuoyu baskısı oluşturarak bu anlamda bizim dinamiklerimizi bozmaya kimsenin hakkı yok. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinden ve devletinden daha güçlü bir kuruluş olamaz. Aldıkları izin ne kadarsa izinin peşinde koşsunlar ve kurallara uysunlar" diye konuştu.UZMANLARINI YURT DIŞINDAN ALSIN, GETİRSİNBakan Müezzinoğlu şöyle devam etti: "Diyarbakır'da, Van'da, Erzurum'da ve Edirne'de de lösemili çocuklarımız var. Uzmanlarını yurtdışından alsın getirsin, biz ona izin verelim. Ama hazır bu ülkenin uzmanlarının planlamasını bir yeri bozularak bir yer mağrur edilemez. Kamuoyunu algı yönetimi ile kamuoyu baskısı oluşturmaya çalışıyorlar. Buna Sayın Cumhurbaşkanımızı da alet etmemelerini öneriyorum."KAMU SPOTU KRİZİ PATLAK VERDİLÖSEV'in hazırlattığı "Tuğla koymaya devam eder misin" temalı kısa film kamu spotu olarak yayınlanması için RTÜK'e gönderildi. RTÜK, filmi Sağlık Bakanlığı'na göndererek kamu spotu olup olamayacağına dair değerlendirme istedi. Sağlık Bakanlığı filmin kamu spotu olarak yayınlanamayacağını RTÜK'e iletti. Bunun ardından sosyal medyada "Sağlık Bakanlığı LÖSEV'in kamu spotundan rahatsız oldu" şeklinde kampanya başlatıldı. Önceki gün usta komedyen Cem Yılmaz ve sinema oyuncusu Ozan Güven hastaneni tanıtım toplantısına katıldı. LÖSEV Başkanı Üstün Ezer, toplantıda hastanenin 10 Mayıs tarihinde açılacağını ve ruhsatı olmasa bile hasta kabul edeceğini açıkladı.
24 Şubat 2015 17:34 | sağlık
Halk nezdinde yaşanan sorunların en temel göstergesi, suça yönelik ve toplum içerisinde yaşanan sağlık problemlerinin artışı. Yapılan araştırmalar ekonomi ve yaşam koşullarının zorluluğunun bu iki vakayı Türkiye'de git gide artırdığını gösteriyor. Sağlık Bakanlığı'nın psikolojik rahatsızlık vakaları ile bu rahatsızlıkların giderilmesine yönelik kullanılan ilaçlara ilişkin verileri ise bu artışı doğrular nitelikte.2009 yılında psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına 3 milyon 21 bin 361 kişi başvururken, bu oran 2013 yılında 9 milyon 163 bin 101'e çıktı. Son 5 yılda psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına başvuranların artış oranı yüzde 330. 2013 yılında psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle sağlık kuruluşlarına en çok başvuran kişilerin yer aldığı ilk 10 il ise sırasıyla şöyle: İstanbul 1 milyon 498 bin 340; İzmir 583 bin 633; Ankara 487 bin 29; Bursa 390 bin 897; Adana 341 bin 778; Antalya 292 bin 221; Mersin 245 bin 720; Konya 231 bin 756; Kocaeli 231 bin 751; Manisa 219 bin 778.AİLE HEKİMLİĞİ 2010 YILINDA ÜLKE GENELİNDE YAYGINLAŞTISağlık Bakanlığı'nın verilerine göre psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına 2009 yılında 3 milyon 21 bin 361 kişi; 2010 yılında 4 milyon 545 bin 666 kişi; 2011 yılında 6 milyon 984 bin 923 kişi; 2012 yılında 7 milyon 906 bin 472 kişi; 2013 yılında ise 9 milyon 163 bin 101 kişi başvuru yaptı.Sağlık Net sistemi, Aile Hekimliği Bilgi Sistemi ile birleştirilerek ülke çapında 1 Ağustos 2012 tarihinde devreye alındı. Bu sebeple daha önceki veriler sisteme entegre olan kurumlar tarafından gönderilen verileri içeriyor. Aile Hekimliği Sistemi 2010 yılı sonunda ülke çapında yaygınlaştırıldı. Bu nedenle veriler ülke genelinde daha sağlıklı olarak verilebildiği 2009 yılından itibaren sunuldu.5 YILDA 211 MİLYON KUTU İLAÇ TÜKETİLDİSosyal Güvenlik Kurumu'ndan alınan verilere göre son 5 yıla ait antidepresan ve benzer özelliklerdeki ilaçların kutu bazında tüketim miktarları da dikkat çekici. 2009 yılında 37 milyon 727 bin 498 kutu; 2010 yılında 40 milyon 739 bin 706 kutu; 2011 yılında 46 milyon 817 bin 849 kutu; 2012 yılında 48 milyon 425 bin 163 kutu; 2013 yılında ise 37 milyon 866 bin 804 kutu ilaç tüketildi. Son 5 yılda tüketilen toplam ilaç 211 milyon 577 bin 20 kutu oldu.Antidepresan ve benzer özelliklerdeki ilaçların en çok tüketildiği ilk 10 il şöyle: İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Adana, Antalya, Mersin, Samsun, Manisa ve Balıkesir. Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu'nun CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu'nun soru önergesine verdiği cevapta yer alan bilgilere göre psikolojik rahatsızlık vakalarının en az olduğu iller ise sırasıyla şöyle: Bayburt, Tunceli, Ardahan, Hakkari, Kilis, Iğdır, Gümüşhane, Bitlis, Siirt ve Muş.Antidepresan ve benzer özelliklerdeki ilaçların kutu bazında tüketimi en az olan iller de sırasıyla şu şekilde: Hakkari, Ardahan, Tunceli, Bayburt, Iğdır, Bingöl, Muş, Bitlis, Şırnak, Kilis.(CİHAN)
24 Şubat 2015 11:24 | sağlık
Dünyada her yıl yaklaşık 25 milyon, Türkiye’de ise 450 bin katarakt ameliyatı gerçekleştiriliyor. Uzmanlar, yüksek orandaki katarakt ameliyatının aynı zamanda yüksek derecede göz içi enfeksiyonu riski anlamına geldiğini söylüyor. Ancak geliştirilen antibiyotik uygulamasıyla ameliyat sonrası oluşan enfeksiyon kaynaklı görme azalmaları ve görme kaybı beş kat azaldı.Dünya çapında yapılan araştırmalar, görmeyen ve az gören kişi sayısının 285 milyon olduğunu gösteriyor. Bunun yaklaşık yarısı katarakta bağlı görme kaybı olarak kaydediliyor. Pek çok hastada tedavi iyi de olsa katarakt ameliyatı sonrası görme düzeyi oldukça düşüyor. Hatta görme kaybı yaşanıyor. Katarakt ameliyatı sırasında gerekli önlemler alınmazsa, cerrahi bölgeye bulaşan mikroorganizmalar daha sonra göz içine yayılarak endoftalmi yani göz içinde enfeksiyon oluşmasına neden oluyor.Endoftalmi tedavi edilmediğinde görme kaybına yol açıyor. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Oftalmoloji Uzmanı Prof. Dr. Altan A. Özcan, endoftalminin nedenlerini şöyle sıralıyor: “Kirpik diplerinde olağan olarak bulunan mikroorganizmaların operasyon sonrası göz içine girmesi ve hastaların bağışıklık sistemlerinin zayıf olmasından enfeksiyona karşı yeterli direncin bulunmaması endoftalmiyle sonuçlanıyor. Bu açıdan diyabetli hastalar da risk grubu içinde.” Göz kapaklarında iltihap, kapak ve kirpik kenarında hastalık olanların tedavi edilmeden ameliyata alınmaması gerektiğini aktaran Prof. Özcan, “Yanlış uygulamalar sonucu oluşan endoftalmi ameliyathanede hijyenin sağlanmaması ve kullanılan cihazların steril edilmemesinden kaynaklanıyor.” diyor. Endoftalmi salgınlarının nedenleri arasında ameliyat esnasında kullanılan çözeltilere mikroorganizma bulaşması durumu yüzde 37 gibi yüksek bir oranla birinci sırada yer alıyor. Endoftalminin ciddiyetini, enfeksiyona yol açan bakterinin dokuya giriş miktarı ve özellikleri belirlerken, hastalığın teşhis zamanı ve hastanın bağışıklık sisteminin gücü de önem arz ediyor.BU UYGULAMA İLE TIBBİ HATALARIN ÖNÜNE GEÇİLEBİLİREndoftalmi sıklığını azaltmak için ameliyatın sonunda gözün kamera olarak adlandırılan bölümünün içine intrakameral antibiyotik enjeksiyonu uygulanıyor. Geliştirilen sefuroksim etken maddeli antibiyotiğin göz içine enjeksiyonu ile endoftalmi sonucu oluşan görme azalmaları ve görme kaybı görülme sıklığında beş kat azalma gözleniyor. Ankara Bayındır Kavaklıdere Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yonca Akova, “Göz doktorlarının ihtiyaç duyduğu bir boşluğu doldurdu. Doktorların hazırladıkları antibiyotiklerde kimi zaman doz ayarı konusundaki hatalar hastalarda göz mantarı oluşturuyor ya da retinayı zarara uğratıyordu. Bu uygulama ile bu gibi hataların önüne geçilecek.” diye konuşuyor. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Kaynak, anketlere göre Türkiye’de her 5 cerrahtan dördünün intrakameral antibiyotik uygulamasını kullandığını vurguluyor. Kaynak, İsveç, Fransa, Danimarka ve İspanya başta olmak üzere Avrupa’da ve Asya’daki çok sayıda ülkede uzmanların katarakt operasyonu sonrası bu göz içi antibiyotiğini kullandığını aktarıyor.
22 Şubat 2015 01:59 | sağlık
Hepatit B virüsü taşıyan gebe kadınların yüzde 90’ından daha fazlasında gebelik sırasında bebeklerine bu virüs bulaşıyor, bebeği korumak için doğumdan sonra ilk 8 saat içerisinde Hepatit B aşısı yapılması gerekiyor.Hepatit B virüsünün özellikle gebe kadınlarda çok tehlikeli olduğunu vurgulayan APASL-Asian Pacific Associaton for the Study of the Liver(Asya Pasifik Karaciğer Araştırma Derneği) Başkanı ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülkadir Dökmeci şunları söyledi:“Bu geçişin önlenmesi ve geçişten sonra da yapılacak müdahaleler Türkiye’de hepatit B ile savaşta en önemli unsurdur. Türkiye’de, özellikle doğuda Hepatit B’li kadınların oranı çok yüksektir. 1999 yılında başlanan ve tüm gebeleri içine alan hepatit B aşılama protokolü Türkiye’de başarılı olmaktadır. Fakat hastanede doğum yapmayan kadınların, Hepatit B aşısı olmadan doğan çocuklarına virüs yerleşmekte ve sinsi bir şekilde çok büyük bir oranda hastalığa yol açmaktadır. Hepatit B mikrobu belirli bir süre belirtisini göstermemektedir. Fakat 18 yaşından sonra ve daha ileriki yaşlarda kronik Hepatit B dediğimiz hastalık oluşmaktadır. Bu durumda ortaya çıkan hastalığın tedavisi hemen yapılmalıdır. Hepatit B tespit edilen annelerin ise doğumdan önce mutlaka tedavi edilmesi ve doğan çocuğa da ilk 8 saat içinde Hepatit B aşısının yapılması, ayrıca Hepatit B immünoglobin denilen ilacın yapılması bebeği hastalıktan korumak adına mutlaka gereklidir. Hepatit B aşısı, çocuk doğduğunda birinci ayda ve altıncı ayda 3 doz halinde yapılmalıdır. Bunun yanında, doğan çocuğun birinci sene sonunda hepatit B testlerinin yapılması ve testlere göre tedavisinin mutlaka yapılması gerekmektedir” diye konuştu.Prof. Dr. Dökmeci, Hepatit B virüsünün çok tehlikeli ve sinsi bir hastalık olduğunu belirterek tedavi edilmediği takdirde karaciğer sirozuna ve karaciğer kanserine dahi yol açabileceğini söyledi.HEPATİT B, AIDS’TEN DAHA BULAŞICI SİNSİ BİR VİRÜSTürkiye'de ortalama yüzde 4,5 oranında Hepatit B virüsüne rastlandığına dikkat çeken Prof. Dr. Dökmeci, “Türkiye’de daha çok doğu illerinde görülüyor. Bu hastalık önce sinsi seyrediyor. Bu sinsi seyirden sonra da tedavi edilmezse karaciğerde siroz daha sonra da karaciğer kanserine neden oluyor. Hepatit B virüsü, AIDS hastalığından daha kolay bulaşan, yayılan bir hastalık. Bu hastalıkta erken tanı çok önemli, hastalar bu mikrobu almışsa tedavisine en kısa sürede başlanmalıdır. Hepatit B virüsü ile savaşta Hepatit B aşısı çok önemlidir, bu aşının yanında ilaç tedavisi de bu hastalık ile mücadelede oldukça önemlidir” dedi. HEPATİT B İLE MÜCADELEDE ASIL HEDEF KARACİĞERİN ZARAR GÖRMEMESİDİRHepatit B’nin tedavisinde yeni birçok ilaç olduğunu söyleyen Prof. Dr. Dökmeci; “Özellikle hastalığın karaciğer sirozuna dönüşmeden önceki evrelerinde bu ilaçlar ile hepatit B’nin karaciğere yaptığı hasar önlenmektedir. Karaciğere yapılan hasar ilaç tedavisiyle önlenirken bu virüsün tamamen kaybolma ihtimali yüzde 5 oranındadır. Hepatit B ile mücadelede asıl hedef karaciğerin zarar görmemesidir. Hepatit B ile savaşta en önemli amaç karaciğerde oluşacak siroz ve karaciğer kanserinin önlenmesidir” ifadelerini kullandı.TÜRKİYE’NİN EN GENİŞ KAPSAMLI KARACİĞER KONGRESİ İSTANBUL’DA YAPILACAKTürkiye’de ilk defa yapılacak olan ve karaciğer ile ilgili en geniş kapsamlı kongre olacak "APASL 2015 Kongresi"ne çok sayıda alanında uzman Türk ve yabancı bilim adamı katılacak. 12-15 Mart 2015 tarihleri arasında İstanbul Kongre Merkezi’nde yapılacak kongre, Asya Pasifik Karaciğer Araştırma Derneği’nin, Hepato Bilio Pankreatoloji Derneği (HEBİPA) ile birlikte yaptığı bir kongre olacak. Bu toplantıda Hepatit B, Hepatit C, karaciğer hastalıkları, karaciğer yağlanması ve karaciğer nakli özellikle tartışılacak konular olacak.
17 Şubat 2015 12:29 | sağlık
Türkiye'de her yıl ortalama 14 bin bebek kalp hastası olarak dünyaya geliyor. Uzmanlar, 5 yaş altı çocukların ölüm nedenlerinin başında yer alan kalp rahatsızlıkları için yoğun bakım ünitesinin şart olduğunu söylüyor. Ancak doğum hızı yüksek olan Doğu’daki birçok hastanede çocuk yoğun bakım ünitesi bulunmuyor.Türkiye'de yılda 13 bin 500 ila 15 bin bebek, doğuştan kalp hastalığıyla dünyaya geliyor. Akraba evliliğinin sık olduğu ve doğurganlık hızının yüksek olduğu bölgelerde hasta çocuk sayısının daha fazla olduğunu söyleyen uzmanlar, birçok hastanede çocuk yoğun bakım ünitelerinin dahi bulunmadığına dikkat çekiyor.Liv Hospital Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Rana Olguntürk, çocuklarda en sık görülen kalp hastalığı belirtilerinin bebeklik çağında hızlı nefes alıp verme, emmede güçlük, aşırı terleme, morarma ve üfürüm duyulması olduğunu belirtti. Mor doğan bebeklerin hemen fark edildiğini aktaran Olguntürk, “Bazı bebekler ise hafif mor olarak dünyaya geliyor. Eğer çocuğunuzun rengi mor ise ve bu morluk ağlarken artıyorsa, beslenme güçlüğü veya kilo alamama, sık tekrarlayan ve bir türlü geçmeyen akciğer enfeksiyonları, çabuk yorulma gibi belirtiler varsa hemen bir çocuk kalp merkezine başvurmaları gerekiyor.” dedi. 5 yaş altı çocuk ölüm nedenleri arasında kalp hastalıklarının, solunum yolu enfeksiyonları ve beslenme yetersizlikleri ile birlikte ilk üç sırayı aldığına dikkat çekti.Fetal ekokardiyografi hayat kurtarıyorProf. Olguntürk, “fetal ekokardiyografi” sayesinde anne karnında bebeğin kalbindeki ritim ve yapısal bozuklukların rahatlıkla tespit edildiğini aktardı. Şunları kaydetti: “Ailede doğuştan kalp hastalığı ve ani ölüm öyküsü, annelerin hamile iken sigara, içki gibi zararlı alışkanlıklar, annede şeker ya da bağ dokusu hastalığı varsa bu çocuklarda kalp hastalığı riski daha yüksektir. Bu riskli annelerin gebelik dönemlerinde fetal ekokardiyografi ile kalp hastalığı taraması yaptırmaları gerekmektedir. Bu erken tanı sayesinde bebek doğar doğmaz müdahale gerektiren vakalara hayat kurtarıcı tedavi imkânı sağlar.”Sağlıklı bebek için kontrollerin önemini vurgulayan Olguntürk, şu uyarılarda bulundu: “Annenin hamilelik sırasında sigara, içki gibi zararlı alışkanlıklardan uzak kalması, radyolojik inceleme yaptırmaması ve enfeksiyonlardan sakınması gerekir. Şeker ve bağ dokusu gibi kronik hastalıkların varlığında bunların kontrol altında olması önleyici faktörlerdir. Ayrıca yakın akraba evlilikleri de birçok doğuştan hastalığın görülmesinde risk faktörüdür. Bundan da mümkün olduğunca sakınmak gerekir.”Doğu’daki hastanelerde çocuk kalp sağlığı ünitesi bulunmuyorProf. Olguntürk, Türkiye'de her yüz bebekten birinin kalp hastası olarak doğmasına rağmen birçok hastanede çocuk yoğun bakım ünitesinin bulunmadığına dikkat çekti. Özellikle doğum hızının yüksek olduğu Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki hastanelerde bu eksikliğin daha fazla hissedildiğini aktaran Olguntürk, bu bölgelerdeki hastaların büyük şehirlere gelerek tedavi gördüğünü söyledi. “Yetişmiş eleman, ekipman, yer ve bulunulan merkezin idari anlayışı gibi faktörlerin hepsi bir arada olmayınca o bölgede yeterli düzeyde çocuk bakım ünitesi bulunmuyor.” diye konuştu.
16 Şubat 2015 02:00 | sağlık
En sık rastlanan ayak sorunlarından biri olan tırnak batması, parmakta kızarıklık, şişlik ve ağrıya sebep oluyor.Tırnak batması ileri derecede olan hastalarda ise ayakkabı giymekte zorlanma, çorapların sık sık kirlenmesi, iltihap ve apse gibi sorunlar ortaya çıkıyor. Memorial Ankara Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Emel Erdal Çalıkoğlu, “Uygunsuz ayakkabı seçimi ve yanlış tırnak kesimleri ise tırnak batması problemine yol açmaktadır.” diyor. Çalıkoğlu, tırnak batması eğilimi olan kişilere şunları öneriyor: “Tırnaklar fazla kısa kesilmemeli, mümkün olduğunca uzun bırakılmalıdır. Tırnak kesiminin düz ve küt olmasına özen gösterilmelidir. Ayakkabı seçerken; ayağı sıkmayan, küt uçlu ayakkabılar tercih edilmelidir.”
10 Şubat 2015 02:43 | sağlık
Kapalı alandaki nem oranını artırmaya yarayan nemlendirme cihazları, kimi zaman hastalık kaynağı olabiliyor.Liv Hospital Ankara Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Nedim Arda, bu cihazların temizliği iyi yapılmadığı takdirde mikrop saçtığını, sinüzit, bademcik iltihabı ve zatürreye kadar gidebilen akciğer enfeksiyonuna yol açabildiğine dikkat çekiyor. Arda “Geceleri iki saatten fazla oda nemlendiricilerini açık bırakmayın. Odalardaki nemi artırayım derken nem fazlasına neden olarak hastalıkların kolay yerleşmesine neden olabilirsiniz.” diyor. “Bu yüzden cihazların temizlik ve bakımlarının düzenli bir şekilde yapılması şart.” diyen Arda şunları öneriyor: “Nemlendirici cihazlar bütün gün çalıştırılmamalı, nem oranı belli bir standartta olmalı. Oda nemlendiricilerinden sıcak buhar değil, soğuk buhar verilmeli.”
07 Şubat 2015 02:00 | sağlık
Omurga eğriliği olarak bilinen Skolyoz'un erken teşhisinin önemli olduğunu ifade eden Mevlana Üniversitesi Beyin Cerrahi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Kemal İlik, "Bir anne veya baba çocuğunda skolyozdan şüphelenirse derhal hastaneye başvurmalıdır. Çünkü skolyozda erken teşhis hastayı ilerde oldukça ağrılı bir ameliyattan kurtarabilir." dedi.Skolyozlu bir omurgaya arkadan bakıldığında, yana doğru bir eğrilik görüldüğüne dikkat çeken Yard. Doç. Dr. Kemal İlik, "Bu durum, kişiye, yana doğru eğiliyormuş gibi bir görüntü verir. Ayrıca, hastaya arkadan bakıldığında bir omuz ve bir kürek kemiği diğerinden daha yüksekte ya da daha belirgin olabilir. Yine kollar yana sarkıtıldığında kolla gövde arasında daha fazla boşluk olabilir. Ama en basit yöntem hastaya öne eğilme testi yapılmasıdır. Skolyotik omurgada sırtın bir tarafı diğerine göre daha yukarda görülür. Skolyozda genellikle ağrı olmaz." şeklinde konuştu. Hastanın kesin tanısında ve tedavisinin şekillenmesinde röntgenin önemli olduğuna dikkat çeken İlik, hastalıkla ilgili şu bilgileri verdi: "Ayakta çekilen tek bir röntgen filmiyle skolyoz tanısı konulabilir ve eğrilik derecesine göre tedavi şekillenir. Skolyozun tedavisinde korseleme ve cerrahi tedavi uygulanır. Kemik gelişimini tamamlamamış hastalarda artmakta olan skolyoz için korse (ortez) tedavisi önerilir. Hafif ve orta derecede skolyoz için de korse tedavisi uygundur. Korseler omurgayı tamamen düzeltemez, fakat iskelet gelişimini tamamlamamış çocukların büyük kısmında korse tedavisi eğrilik artışını durdurmada bir etkinliği vardır.Tanıda gecikildiyse veya korseleme tedavisine rağmen eğrilik artmaya devam ediyorsa bu deformiteyi düzeltmek için cerrahi tedavi gereklidir. Enstürmantasyonda vidalar, kancalar ve metal çubuklar kullanılarak omurganın dizilimi mümkün olduğunca normal sınırlara yaklaştırılmaya ve bu dizilimde tutulmaya çalışılır. Günümüzde operasyonda kullanılan elektrofizyolojik nöromonitorizasyon gibi yüksek teknolojiye sahip aletler sayesinde operasyon oldukça güvenli hale gelmiş ve komplikasyon oranları da oldukça düşmüştür. Ameliyatta kullanılan metal çubuklar ve vidalar nadiren çıkarılır." Skolyoz ameliyatlarını başarıyla uyguladıklarını belirten Dr. İlik, üniversitenin bu tip cerrahi girişimlerde önde gelen merkezlerden biri olduğunu, bu konuda bir çok yurt dışı ve yurtiçi bilimsel çalışmanın yapıldığını sözlerine ekledi.(CİHAN)
06 Şubat 2015 17:06 | sağlık
Beslenme ve Diyet Uzmanı Hümeyra Taşçıoğlu, gebelikte iyi kalitede protein tüketilmesini isterken, "İdeal kombinasyonlarda aminoasit içermelerinden dolayı; et, süt, süt ürünleri, yumurta, kümes hayvanları ve balık gibi hayvansal gıdalardan karşılanması önerilir" dedi.Kayseri'deki özel bir hastanede Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Hümeyra Taşçıoğlu, hamile olduğunu öğrenen kadınlar için öncelikle "Acaba bebeğim için yeterli besleniyor muyum?" endişesinin ön plana çıktığını anlattı. Uzman Taşçıoğlu, fazla kilolar varsa gebe kalmadan önce sağlıklı beslenmeyi hedef edinerek ideal kiloya ulaşılmasını isterken şöyle dedi:"Beden kitle endeksi normal olan gebelerde önerilen kilo alımı 9-12.5 kilo arasındadır. Gebelik esnasında aşırı kilo alımı durumlarında; yüksek tansiyona daha sık rastlanır. Bu durum ise gebelikte ve doğumda sorun yaşanmasına sebep olur. Protein depolanması ve gereksinimi gebelik ilerledikçe artar. Yumurta taze ve iyi pişmiş halde tüketilmelidir. İçinde pişmemiş et olan çiğ köfte gibi besinler bu dönemde asla tüketilmemelidir." Hamileliğin ilk 3 ayında besin gereksiniminin gebelik öncesi ile aynı olabileceğini veya hafif artış gösterebileceğini belirten Taşçıoğlu, şöyle devam etti:"Sonraki dönemde yaklaşık 300 kilo kalori ek enerji gerekir. Bu da her öğünde 1-2 kaşık fazla tüketilerek karşılanabilir. Mutlaka bir öğün et, bir öğün sebze olacak şekilde ve öğünlerin yanında salata, yoğurt/ayran, ekmek/pilav/makarna/çorba gibi tahıllar eşlik edecek şekilde öğün planı yapılmalıdır. Omega 3 ve Omega 6 doymamış yağ asitlerinden zengin olan balık tüketimi olmazsa olmazlar arasındadır. Gebelik süresince haftada 2 kez balık tüketilmelidir. Balık tüketilemiyorsa da balık yağı ile desteklenmelidir. Yapılan çalışmalarda balık yağının anne karnında, bebeğin zihinsel ve bedensel gelişimi üzerine olumlu etkilerinin olduğu görülmüştür. Ayrıca gebeliğin son dönemlerinde bebekte beyin ve retina gelişimi için gereklidir. Günde 2,5-3 litre su içilmelidir. İnsan bedeninin yüzde 55-60'ı sudur ve yenidoğan bebeğin su oranı yüzde 70 civarındadır, ayrıca gebelik döneminde yediğiniz besinler plasenta ve kordon sayesinde su aracılığıyla bebeğe taşınmaktadır."Diyetisyen Hümeyra Taşçıoğlu kafeinin, kahve, çay ve çikolata gibi bazı yiyecek ve sıcak içeceklerde doğal olarak bulunduğunu, ayrıca bazı yumuşak içeceklere ve enerji veren içeceklere de katıldığını anlattı. Uzman Taşçıoğlu şöyle devam etti:"Günde 300 miligramdan fazla kafein almamak önemlidir. Çünkü yüksek miktarda kafein doğumda bebeğin kilosunun düşük olmasına ve hatta düşüklere yol açabilir. Gebelikte bulantı ve kusmalar özellikle gebeliğin ilk üç ayında daha belirgindir. Çok yağlı ve baharatlı yemeklerden, ani hareketlerden kaçınmak gerekir. Sabahları kuru ekmek, çubuk kraker bulantıyı bastırabilir. 2-3 saatte bir sandviç veya meyve gibi hafif gıdalar rahatlama sağlar. Ayrıca sıvı alımı yemeklerle birlikte değil yemek aralarında alınmalıdır. Gebelikte kanda demir, kalsiyum, magnezyum ve çinko düzeylerinde bir miktar azalma gözlenir. Folik asit, vitamin B6 ve vitamin B12'de yarıya yakın azalma oluşur. Bakır ve D vitamini düzeyi ise artar. Gebelikte beslenme için yeterli kalori ve protein içeren, uygun kilo artışını sağlayacak tüm dengeli diyetler, genellikle demir hariç gerekli tüm mineral ve vitaminleri içerirler. Düzenli egzersiz yapılması önem taşır. Özellikle de her gün yapılan 30-45 dakika yürüyüşün bebeğinizin hareketleri, doğumunuzun rahat olması, fazla kilo almamanız ve stresinizi yenme üzerine çok önemli katkıları bulunmaktadır. Gebelik döneminde yapılan egzersiz bağırsak hareketlerinizi artırarak kabızlığa engel olur."(DHA)
26 Ocak 2015 14:18 | sağlık
Beslenme ve Diyet Uzmanı Hümeyra Taşçıoğlu, gebelikte iyi kalitede protein tüketilmesini isterken, "İdeal kombinasyonlarda aminoasit içermelerinden dolayı; et, süt, süt ürünleri, yumurta, kümes hayvanları ve balık gibi hayvansal gıdalardan karşılanması önerilir" dedi.Kayseri'deki özel bir hastanede Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Hümeyra Taşçıoğlu, hamile olduğunu öğrenen kadınlar için öncelikle "Acaba bebeğim için yeterli besleniyor muyum?" endişesinin ön plana çıktığını anlattı. Uzman Taşçıoğlu, fazla kilolar varsa gebe kalmadan önce sağlıklı beslenmeyi hedef edinerek ideal kiloya ulaşılmasını isterken şöyle dedi:"Beden kitle endeksi normal olan gebelerde önerilen kilo alımı 9-12.5 kilo arasındadır. Gebelik esnasında aşırı kilo alımı durumlarında; yüksek tansiyona daha sık rastlanır. Bu durum ise gebelikte ve doğumda sorun yaşanmasına sebep olur. Protein depolanması ve gereksinimi gebelik ilerledikçe artar. Yumurta taze ve iyi pişmiş halde tüketilmelidir. İçinde pişmemiş et olan çiğ köfte gibi besinler bu dönemde asla tüketilmemelidir." Hamileliğin ilk 3 ayında besin gereksiniminin gebelik öncesi ile aynı olabileceğini veya hafif artış gösterebileceğini belirten Taşçıoğlu, şöyle devam etti:"Sonraki dönemde yaklaşık 300 kilo kalori ek enerji gerekir. Bu da her öğünde 1-2 kaşık fazla tüketilerek karşılanabilir. Mutlaka bir öğün et, bir öğün sebze olacak şekilde ve öğünlerin yanında salata, yoğurt/ayran, ekmek/pilav/makarna/çorba gibi tahıllar eşlik edecek şekilde öğün planı yapılmalıdır. Omega 3 ve Omega 6 doymamış yağ asitlerinden zengin olan balık tüketimi olmazsa olmazlar arasındadır. Gebelik süresince haftada 2 kez balık tüketilmelidir. Balık tüketilemiyorsa da balık yağı ile desteklenmelidir. Yapılan çalışmalarda balık yağının anne karnında, bebeğin zihinsel ve bedensel gelişimi üzerine olumlu etkilerinin olduğu görülmüştür. Ayrıca gebeliğin son dönemlerinde bebekte beyin ve retina gelişimi için gereklidir. Günde 2,5-3 litre su içilmelidir. İnsan bedeninin yüzde 55-60'ı sudur ve yenidoğan bebeğin su oranı yüzde 70 civarındadır, ayrıca gebelik döneminde yediğiniz besinler plasenta ve kordon sayesinde su aracılığıyla bebeğe taşınmaktadır."Diyetisyen Hümeyra Taşçıoğlu kafeinin, kahve, çay ve çikolata gibi bazı yiyecek ve sıcak içeceklerde doğal olarak bulunduğunu, ayrıca bazı yumuşak içeceklere ve enerji veren içeceklere de katıldığını anlattı. Uzman Taşçıoğlu şöyle devam etti:"Günde 300 miligramdan fazla kafein almamak önemlidir. Çünkü yüksek miktarda kafein doğumda bebeğin kilosunun düşük olmasına ve hatta düşüklere yol açabilir. Gebelikte bulantı ve kusmalar özellikle gebeliğin ilk üç ayında daha belirgindir. Çok yağlı ve baharatlı yemeklerden, ani hareketlerden kaçınmak gerekir. Sabahları kuru ekmek, çubuk kraker bulantıyı bastırabilir. 2-3 saatte bir sandviç veya meyve gibi hafif gıdalar rahatlama sağlar. Ayrıca sıvı alımı yemeklerle birlikte değil yemek aralarında alınmalıdır. Gebelikte kanda demir, kalsiyum, magnezyum ve çinko düzeylerinde bir miktar azalma gözlenir. Folik asit, vitamin B6 ve vitamin B12'de yarıya yakın azalma oluşur. Bakır ve D vitamini düzeyi ise artar. Gebelikte beslenme için yeterli kalori ve protein içeren, uygun kilo artışını sağlayacak tüm dengeli diyetler, genellikle demir hariç gerekli tüm mineral ve vitaminleri içerirler. Düzenli egzersiz yapılması önem taşır. Özellikle de her gün yapılan 30-45 dakika yürüyüşün bebeğinizin hareketleri, doğumunuzun rahat olması, fazla kilo almamanız ve stresinizi yenme üzerine çok önemli katkıları bulunmaktadır. Gebelik döneminde yapılan egzersiz bağırsak hareketlerinizi artırarak kabızlığa engel olur."(DHA)
26 Ocak 2015 10:59 | sağlık
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. İlker Durak ve arkadaşları, yaptıkları bilimsel bir çalışma ile sarımsağın kalp damarlarında yüksek kolesterol ile oluşan daralma ve tıkanıklıkları önemli ölçüde gerilettiğini ortaya koydu.Tedavi edilmeyen damar tıkanıklığının kalp krizine yol açtığını belirten Prof. Durak, çalışmayı şöyle anlatıyor: “Bir grup tavşana 4 ay süre ile yüksek kolesterol verildi. Bir diğer gruba da yüksek kolesterol ile birlikte sarımsak ekstresi verildi. 4 ay sonunda sarımsak ekstresi verilen grupta ciddi bir plak yapısı oluşmazken, diğer grupta damarlar büyük oranda tıkandı. Bir diğer çalışmada, tavşanların tıkanan damarları sarımsak ekstresi verilerek izlendi. Tıkanıklıkta önemli ölçüde gerileme görüldü. Ayrıca sarımsak ekstresi, kan lipit seviyelerini düzenliyor, kan basıncını düşürüyor ve vücudun antioksidan gücünü artırıyor.”
22 Ocak 2015 17:05 | sağlık
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. İlker Durak ve arkadaşları, yaptıkları bilimsel bir çalışma ile sarımsağın kalp damarlarında yüksek kolesterol ile oluşan daralma ve tıkanıklıkları önemli ölçüde gerilettiğini ortaya koydu.Tedavi edilmeyen damar tıkanıklığının kalp krizine yol açtığını belirten Prof. Durak, çalışmayı şöyle anlatıyor: “Bir grup tavşana 4 ay süre ile yüksek kolesterol verildi. Bir diğer gruba da yüksek kolesterol ile birlikte sarımsak ekstresi verildi. 4 ay sonunda sarımsak ekstresi verilen grupta ciddi bir plak yapısı oluşmazken, diğer grupta damarlar büyük oranda tıkandı. Bir diğer çalışmada, tavşanların tıkanan damarları sarımsak ekstresi verilerek izlendi. Tıkanıklıkta önemli ölçüde gerileme görüldü. Ayrıca sarımsak ekstresi, kan lipit seviyelerini düzenliyor, kan basıncını düşürüyor ve vücudun antioksidan gücünü artırıyor.”
22 Ocak 2015 02:04 | sağlık
Prof. Dr. Sait Eğrilmez'in katkılarıyla 18 Ocak 2014 tarihinde çıkarılarak yürürlüğe giren kanuni düzenlemeyle göz (kornea) nakli olup ışığa kavuşan hasta sayısı, birinci yılın sonunda iki katına çıktı. ABD'den kornea ithalatına son verildi. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı ve Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Eğrilmez, bu kanunun devrim niteliğinde olduğunu, 2016 yılı sonuna gelindiğinde müracaat edip de kornea nakli yapılmamış hasta kalmayacağını belirtti.KORNEA NAKLİ 2 BİNDEN 4 BİNE ÇIKTISöz konusu kanunla birlikte yaşanan büyük değişim hakkında bilgi veren Başhekim Yardımcısı Eğrilmez, "2014 yılına kadar ancak kişilerin kendi beyanına bağlı olan kornea bağışı, devrim niteliğindeki bir yasayla artık bağışlamanın değil, bağışlamamanın vasiyete dayalı olduğu bir niteliğe büründü. 2014 yılına kadar yılda 2 bin kornea nakli yapılırken bu sayı, 2014 yılında 4 bine çıktı. 5 bin kişinin nakil beklediği ülkemizde, bu yıl 3 bin 400 kişi kornea nakli bekliyor. Ortalama 2,5 sene olan kornea bekleme süresi dokuz aya düştü. Gelecek seneden itibaren kornea bekleme süresinin bir iki aya düşmesini bekliyorum. 2016 yılının sonunda artık hastalarımız kornea beklemeyecek, kornea bankalarındaki kornealar hasta bekleyecek." dedi.SADECE ÜÇ İLDEKİ OTOPSİLER YETERLİKanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte yaşanan en önemli değişikliklerden biri olan adli olgulardan doku nakli yapılabilmesi konusuna da değinen Prof. Dr. Eğrilmez, "Yine devrim niteliğinde bir değişiklik de adli olgularda izin alınmadan, ölen kişilerin korneasının alınması oldu. İzmir'de bu yıl 180 adli olgu, otopsi olgusu kornea vericisi oldu. Ankara ve Bursa'da da bu devam ediyor. Böylece sadece üç büyük ildeki adli olgularla Türkiye'deki kornea ihtiyacının tamamlanması da mümkün olacaktır. Zaten otopsi için açılmış bedenlerden, vücut bütünlüğünü hiç bozmayan korneanın alımı da yeni bir umut olacaktır." diye konuştu.'KORNEA İTHAL ETMEYECEĞİZ'Prof. Dr. Sait Eğrilmez, şunları kaydetti: "Yılda 350 bin kişinin vefat ettiği ülkemizde, 3 bin 500 bağış bulamadığımız için geçen yıl nakilde kullanılan bin kornea ithal edilmiştir ancak otopsi olgularından da alım yoluyla elde edeceğimiz kornealar sayesinde ithalata gerek kalmadı. Kendi kaynaklarımızın yüzde 1'ini kullanmayı başarırsak, ithalata hiç ihtiyaç duymayacağız. Kornealar, alındıktan sonra özel solüsyonlar içerisinde 7 ile 14 gün saklanabiliyor. Biz genellikle bu süre dolmadan alıcıyı evinden çağırıp tahlillerini yaparak, üçüncü veya dördüncü günde nakli gerçekleştiriyoruz. İthal korneaların ise yedi günü yolda geçiyor. Bu durum da büyük bir zaman kaybı yaşanmasına neden oluyor." dedi.(CİHAN)
16 Ocak 2015 16:09 | sağlık
Yüksek ateş şeklinde kendini hissettiren 'altıncı hastalık', kış aylarında çocuklarda sık rastlanan rahatsızlıkların başında geliyor. Uzmanlar, yüksek ateş ile başlayıp, vücutta kızarıklarla devam eden hastalığın çocukları yatağa düşürebileceğini vurguladı.Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Doç. Dr. Ahmet Demir, altıncı hastalık ve tedavisi hakkında bilgi verdi. Hastalığın neden olduğu yüksek ateşle aileleri tedirgin edebileceğini dile getiren Doç. Demir, "Birkaç gün yüksek ateşle seyredip, ardından deri döküntüsüyle kendini belli eden altıncı hastalık, virüslerin neden olduğu ve genellikle 6 ay-3 yaş arasındaki çocuklarda görülen bir sorundur. Altıncı hastalığın için henüz hazırlanmış bir aşı yoktur ve etkeni 'Herpes virüs tip 6'dır. Altıncı hastalığı geçiren çocuklar, hastalığa karşı ömür boyu bağışıklık kazanır." dedi.'HASTALIĞIN BELİRTİSİ YÜKSEK ATEŞ' Altıncı hastalığın en önemli belirtisinin döküntüler öncesinde görülen yüksek ateş olduğuna işaret eden Dr. Demir, "Hastalık sırasında çocuklarda ateş 39 -39.5 dereceye yükselebilir. Bunun yanı sıra çocuklarda eller ve ayaklarda hafif morarma, titreme ve huzursuzluk gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Bazen de ateşe bağlı kasılmalar ve havale gibi tablolar oluşabilir. Ayrıca baş ağrısı, bulantı, kusma, dalgınlık, şuur kaybı ve sayıklama olabilir. Çocuğun yeterince sıvı almadığı durumlarda cildinde kuruluk, gözlerinde hafif çökme ve halsizlik gözlemlenebilir. Pembe renkli, gövdeden başlayıp kollara yayılan deri döküntüleri mutlaka dikkate alınmalıdır. Diğer çocukluk çağı hastalıklarında ise döküntüler, genellikle boyun ve yüzden başlamaktadır." ifadelerini kullandı. 'HASTALIK BULAŞICI' Hastalığın bulaşıcı olduğunu, hasta çocuğun öksürmesi ya da hapşırması ile ortama yayılan damlacıkların hastalığın başkalarına da bulaşmasına yol açabileceğini dile getiren Dr. Demir şunları söyledi: "Bulaşmanın solunum yoluyla olması nedeniyle kalabalık ortamlar bebekler için büyük risk taşır. Tüm ateşli hastalığı olan çocuklar diğer sağlıklı bebeklerden izole edilmelidir. Ayrıca hastalıktan korunmak için genel hijyen kurallarına dikkat edilmelidir. Eller iyi yıkanmalı, bebeğin temas ettiği her şey dezenfekte edilmelidir. Özellikle ağzına götürdüğü bütün cisimler mikroplarından arındırılmalıdır. Virüs vücuda girdikten sonra genellikle ortalama 9 gün kadar insanın vücudunda bir üreme dönemi geçirir. Hastalığı bir defa geçiren bir çocuk hayatı boyunca bir daha bu hastalığı geçirmez."'BOL BOL SIVI TÜKETMELİ'Hastalığa özel bir tedavisinin bulunmadığına dikkat çeken Dr. Demir, "Hastalık süresince çocuk bol sıvı tüketmeli, özel olarak bakımları ve yakın takibi yapılmalıdır. Altıncı hastalıkta da beslenme çok önemlidir. Çocuklar hasta olduklarında iştahları kesilir ve yeme içmeyi reddetme eğilimi içerisine girer. Aileler bu durumlarda çok büyük sabır göstermelidir. Sürekli ateş ölçümleri yapılıp çocukla yakından ilgilenilmeli, bol su ve sıvı tüketmesi sağlanmalıdır. Taze meyve suyu kokteylleri ve ev yapımı çorbalar hazırlanarak çocukların içmesi sağlanmalıdır." önerilerinde bulundu. (CİHAN)
12 Ocak 2015 17:12 | sağlık
Yüksek ateş şeklinde kendini hissettiren 'altıncı hastalık', kış aylarında çocuklarda sık rastlanan rahatsızlıkların başında geliyor. Uzmanlar, yüksek ateş ile başlayıp, vücutta kızarıklarla devam eden hastalığın çocukları yatağa düşürebileceğini vurguladı.Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Doç. Dr. Ahmet Demir, altıncı hastalık ve tedavisi hakkında bilgi verdi. Hastalığın neden olduğu yüksek ateşle aileleri tedirgin edebileceğini dile getiren Doç. Demir, "Birkaç gün yüksek ateşle seyredip, ardından deri döküntüsüyle kendini belli eden altıncı hastalık, virüslerin neden olduğu ve genellikle 6 ay-3 yaş arasındaki çocuklarda görülen bir sorundur. Altıncı hastalığın için henüz hazırlanmış bir aşı yoktur ve etkeni 'Herpes virüs tip 6'dır. Altıncı hastalığı geçiren çocuklar, hastalığa karşı ömür boyu bağışıklık kazanır." dedi.'HASTALIĞIN BELİRTİSİ YÜKSEK ATEŞ' Altıncı hastalığın en önemli belirtisinin döküntüler öncesinde görülen yüksek ateş olduğuna işaret eden Dr. Demir, "Hastalık sırasında çocuklarda ateş 39 -39.5 dereceye yükselebilir. Bunun yanı sıra çocuklarda eller ve ayaklarda hafif morarma, titreme ve huzursuzluk gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Bazen de ateşe bağlı kasılmalar ve havale gibi tablolar oluşabilir. Ayrıca baş ağrısı, bulantı, kusma, dalgınlık, şuur kaybı ve sayıklama olabilir. Çocuğun yeterince sıvı almadığı durumlarda cildinde kuruluk, gözlerinde hafif çökme ve halsizlik gözlemlenebilir. Pembe renkli, gövdeden başlayıp kollara yayılan deri döküntüleri mutlaka dikkate alınmalıdır. Diğer çocukluk çağı hastalıklarında ise döküntüler, genellikle boyun ve yüzden başlamaktadır." ifadelerini kullandı. 'HASTALIK BULAŞICI' Hastalığın bulaşıcı olduğunu, hasta çocuğun öksürmesi ya da hapşırması ile ortama yayılan damlacıkların hastalığın başkalarına da bulaşmasına yol açabileceğini dile getiren Dr. Demir şunları söyledi: "Bulaşmanın solunum yoluyla olması nedeniyle kalabalık ortamlar bebekler için büyük risk taşır. Tüm ateşli hastalığı olan çocuklar diğer sağlıklı bebeklerden izole edilmelidir. Ayrıca hastalıktan korunmak için genel hijyen kurallarına dikkat edilmelidir. Eller iyi yıkanmalı, bebeğin temas ettiği her şey dezenfekte edilmelidir. Özellikle ağzına götürdüğü bütün cisimler mikroplarından arındırılmalıdır. Virüs vücuda girdikten sonra genellikle ortalama 9 gün kadar insanın vücudunda bir üreme dönemi geçirir. Hastalığı bir defa geçiren bir çocuk hayatı boyunca bir daha bu hastalığı geçirmez."'BOL BOL SIVI TÜKETMELİ'Hastalığa özel bir tedavisinin bulunmadığına dikkat çeken Dr. Demir, "Hastalık süresince çocuk bol sıvı tüketmeli, özel olarak bakımları ve yakın takibi yapılmalıdır. Altıncı hastalıkta da beslenme çok önemlidir. Çocuklar hasta olduklarında iştahları kesilir ve yeme içmeyi reddetme eğilimi içerisine girer. Aileler bu durumlarda çok büyük sabır göstermelidir. Sürekli ateş ölçümleri yapılıp çocukla yakından ilgilenilmeli, bol su ve sıvı tüketmesi sağlanmalıdır. Taze meyve suyu kokteylleri ve ev yapımı çorbalar hazırlanarak çocukların içmesi sağlanmalıdır." önerilerinde bulundu. (CİHAN)
12 Ocak 2015 16:32 | sağlık
Peygamber Efendimiz’in (sas) uyguladığı ve ümmetine tavsiye ettiği tıbbi uygulamalardan oluşan Tıbb-ı Nebevî, dün Ankara’da bir sempozyumda konuşuldu. Alanında uzman birçok bilim adamı, Efendimiz’in (sas) hadislerinde yer alan sağlık tavsiyelerini anlattı.Küresel Doktorlar Uluslararası Anadolu Sağlık Federasyonu’nun (USAF) düzenlediği Tıbb-ı Nebevî Sempozyumu’nda Peygamber Efendimiz’in (sas) uyguladığı ve ümmetine tavsiye ettiği tıbbi uygulamalar masaya yatırıldı. Sempozyumun açılış konuşmasını USAF Genel Başkanı Doç. Dr. Ekrem Yeter yaptı. Peygamber Efendimiz’in uyguladığı ve ümmetine tavsiye ettiği tıbbi uygulama ve tavsiyelerinden oluşan Tıbb-ı Nebevî’nin kaynak itibarıyla Hz. Âdem’e kadar uzandığını belirten Yeter, “Tıbb-ı Nebevî, bireyin sadece fiziksel ve ruhsal sağlığını değil, toplum içindeki sorumluluklarını, yiyip içmesinden temizliğine, giyimine, uyumasına, evlenmesi ve cinsel yaşamına, iş hayatına kadar hemen her şeyi ilgi sahasına alır.” dedi.Peygamberimiz’in hem kendisi hem de çevresindekilerin sağlığı bozulunca çeşitli tedavi yolları ve tavsiyelerde bulunduğunu aktaran Yeter, “Tıbb-ı Nebevî, ağırlıklı olarak koruyucu hekimlik tarzında yani hastalanmadan hastalıklardan korunma yöntemleri üzerine yoğunlaşmıştır.” diye konuştu. Tıbb-ı Nebevî’de tavsiye edilen zencefil, çörekotu, kekik, incir, zeytinyağı gibi gıdaların bugün modern tıbbın da kabul ettiği çok güçlü antioksidan ve immün sistemini güçlendirici etkiye sahip olduğunu belirtti. Tıbb-ı Nebevî’nin yaratılışa uygun hareket etmek olduğunu belirten Yeter, Peygamberimiz’in ‘Biz acıkmadan yemek yemeyiz, yemek yediğimizde de sofradan doymadan kalkarız. Senede bir kez hacamat yaptırırız.” hadisinin günümüzde obeziteye karşı bir reçete, genç ve sağlıklı kalmanın sırrı olduğunu vurguladı.Tıbb-ı Nebevî şişmanlıktan korur“Tıp Açısından Tıbb-ı Nebevî” konulu sunum yapan Prof. Dr. İrfan Yılmaz, “Tıbb-ı Nebevî’de pislikten ve şişmanlıktan kaçınma şeklinde iki temel uyarı vardır.” diye konuştu. Peygamberimiz’in “İnsanda 360 eklem vardır, her bir eklem için bir sadaka vermek gerekir.” hadisindeki rakamın tesadüfen söylenmediğini belirten Yılmaz, “Bir tıpçı arkadaşımız merak etti tek tek saydı ve insan vücudunda 360 eklem olduğunu ortaya koydu. Bu çok mucizevi bir bilgidir.” şeklinde konuştu.Tıbb-ı Nebevî’ye son zamanlarda büyük bir merak olduğunu söyleyen Prof. Yılmaz, “Ancak son zamanlarda bazı kimseler, bilinçli olarak hadisleri uydurarak insanların zaaflarından istifade ediyor. Örneğin lahana suyunu tavsiye ederken bunun hadislerde geçtiğini söylüyor. Birisi yine turp hakkında hadis uydurmuş. Bunlar işin şarlatanları ve maalesef para tuzakları.” dedi.Yediklerimiz nesillerimizi etkiliyorSempozyumda Doç. Dr. Serkan Çakır da helal gıda konusunda önemli uyarılarda bulundu. “Helal ve temiz olandan yiyiniz.” ayetinin önemli bir ölçü olduğuna dikkat çeken Çakır, “Yediklerimiz nesillerimizi etkiliyor. Helâle hassasiyet gösterilmediği takdirde vebal altında olduğumuzu hatırlatmak istiyorum.” dedi. Katkı maddelerinin çoğunun yurtdışından geldiğini aktaran Çakır, “Menşei domuz veya helal kesilmeme ihtimali olan sığır gibi hayvanlar olabilir. Bu hususta dikkat etmek gerek.” diye konuştu. Çakır, katkı maddelerinin son yıllarda aşırı bir şekilde tüketilmesi ile özellikle kanser ve kısırlık vakalarının arttığına dikkat çekti.Tıbb-ı Nebevî’ye uydum ve zarar gördüm, diyen yoktur!“Tıbb-ı Nebevî’de Metod ve Yaklaşım Problemi” konulu bir sunum yapan Prof. Dr. Beşir Gözübenli, Tıbb-ı Nebevî ile ilgili geçmişten günümüze muazzam bir bilgi birikimi olduğunu aktardı. Prof. Gözübenli, “Konu bu kitaplarda geçmişten günümüze tanıtılmıştır. Ancak halen çeşitli kütüphanelerde Tıbb-ı Nebevi ile ilgili bir çok yazma eser var.” dedi. Tıbb-ı Nebevî deyince pek çoğunun aklına genellikle hastalıkların tedavisi kapsamındaki tavsiyeler geldiğini belirten Gözübenli, “Dolayısıyla insanların beklentisi de bu yönde oluyor. Oysaki Tıbb-ı Nebevî’ye dair hadislerin önemli bir kısmı hıfzıssıhha yani sağlığın korunması ile ilgilidir. Ancak bazı hastalıklar ilgili müşahede, tedavi ve tavsiyeler de vardır. Ama esas sağlığın korunmasıdır.” diye konuştu. Bu konuda yüzlerce hadis olduğunu söyleyen ilahiyatçı, hadiselerin büyük çoğunluğunun sahih olduğunu belirtti. Tıbb-ı Nebevî’de anlatılan konuların sadece sağlıkla sınırlı olmadığını dile getiren Prof. Gözübenli, hadislerde hayatın her alanına ilişkin mesajlar olduğunu vurguladı. Gözübenli, “Tıbb-ı Nebevî’de anlatılanlara uydum ve zarar gördüm diyen yoktur.” ifadelerini kullandı.Uzman Dr. Figen Barlas Es ise çörek otu ile alakalı Peygamberimiz’in “Şu çörekotunu kullanmaya devam edin çünkü onda ölümden başka her derde deva vardır.” hadisini hatırlattı. Efendimizin hastalandığında bir avuç çörekotunu su ve bal ile karıştırıp içtiğini söyledi. Çörekotunun antikansorejen, antioksidan, antiülser etkisi olduğunu aktaran Es, çörek otunun bağışıklığı arttırdığının ve alerjik rinit üzerinde semptomları giderici etkisi olduğunun kanıtlandığını söyledi.
11 Ocak 2015 02:00 | sağlık

sayfa sayısı: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11


Hakkımızda  -  İletişim  -  Gizlilik  -  Firma, Mekan Kayıt

© 2007-2008 ankaradaki.com,  16.1.218