Ana Sayfa     Haberler     Firmalar, Mekanlar     Harita     Hava Durumu    

Ankaralılar için özel derlenmiş haberler. Çeşitli kaynaklardan (hürriyet, milliyet...) Ankara'yla ilgili haberler tek bir yerde toplanıyor.


Ankara Sağlık Haberleri


Yıllar önce sağ gözüne yapılan operasyonda yerleştirilemeyen göz içi merceği nedeniyle 23 yıldır sağ gözünü kullanamayan Ebru Bayar'ın gözleri, Ankara'da Doç. Dr. Volkan Hürmeriç tarafından dünyada ilk defa uygulanan bir yöntemle tedavi edildi. SMILE lazer yardımıyla gerçekleştirilen operasyonla ilgili konuşan Doç. Dr. Hürmeriç, "Hipermetrop vakalarda daha önce çok az sayıda uygulanmış bu yöntem başka hastalardan alınan lentikül dokular ile yapılmaktaydı. Oysa biz hastanemizde dünyada ilk defa aynı hastanın iki gözü arasında doku nakli uygulayarak hipermetropi tedavisini gerçekleştirdik." dedi.Yıllar önce geçirdiği göz ameliyatında göz içi merceği yerleştirilemeyen 38 yaşındaki Ebru Bayar'ın 23 yıldır hiç kullanamadığı hipermetrop sağ gözü ile miyopi olan sol gözü dünyada ilk defa kullanılan bir yöntemle tedavi edildi. İlk defa yapılan bir ameliyata başarıyla imza atan Doç. Dr. Volkan Hürmeriç, "Hastamızın tedavi öncesindeki göz muayenesinde sağ gözünde mercek olmadığı için +6.00 derece hipermetrop, sol gözü ise -6.00 derece miyoptu. En son jenerasyon lazer tedavisi olan SMILE lazer tedavisi ile hastamızın gözlüklerinden kurtulmasını planladık. Ve önce hastamızın sol gözünde bulunan miyopi SMILE lazer yöntemiyle düzeltildi. Ardından dünyada ilk defa kullanılan bir yöntem ile hastamızın sol gözünden SMILE lazer yardımıyla çıkartılan lentikül dokusu kullanılarak, sağ gözünde bulunan hipermetropik görme kusuru da düzeltildi." diye konuştu. Ameliyatın normal şartlarda çok büyük bir risk taşıdığına dikkat çeken Doç. Dr. Volkan Hürmeriç, hastanın göz içi merceğinin göz duvarına dikilmesi gibi ağır bir operasyon geçirmesi gerekirken uygulanan yöntemle sadece 15 dakikada sağlığına kavuştuğunu söyledi. Gerçekleştirdiği ameliyat yönteminin daha önce hipermetrop vakalarda çok az sayıda uygulanmış olduğunu söyleyen Doç. Dr. Hürmeriç, şöyle konuştu: "Bu yöntem daha önce başka insanlardan alınan lentikül dokuları ile yapılmaktaydı. Biz bu ameliyatla dünyada ilk defa aynı hastanın iki gözü arasında doku nakli uygulayarak hipermetropi tedavisini başarıyla uygulayarak hastamızı sağlığına kavuşturduk." SMILE LAZER YÖNTEMİNİN DİĞER LAZER YÖNTEMLERİNDEN FARKI Miyop ve astigmatta çok düşük ve çok yüksek derecelerde bile başarılı sonuçlar elde edilen SMILE lazer yöntemi, kişiye özel bıçaksız tedavi olarak lazer teknolojisinde bir devrim olarak kabul ediliyor. 3. nesil lazer teknolojisi olarak kullanılan SMILE lazer yöntemi diğer lazer sistemlerine göre tedavide birçok yeniliği ve avantajı da beraberinde getiriyor. LASIK ve LASEK lazer sisteminden sonra kullanılmaya başlanan SMILE lazer yönteminin en büyük avantajı LASIK'te olduğu gibi korneada büyük bir kesi yapılmıyor. Klasik lazer yönteminde gözün kornea tabakasından kapak (flep) kaldırılarak lazer ışını kaldırılan kapağın altına uygulanıyor. Özel bir Femto lazerle uygulanan SMILE lazer yönteminde ise göz bozukluğu korneadan kapak kaldırılmadan düzeltiliyor. Böylelikle LASIK cerrahisindeki kapak (flep) ile ilgili karşı karşıya kalınan komplikasyonlar SMILE lazer cerrahi yönteminde yaşanmıyor. (CİHAN)
04 Şubat 2016 23:00 | sağlık
Kış aylarında artış gösteren hastalıklar en çok çocukları etkiliyor. Özellikle kış mevsiminde kapalı ortamlarda daha uzun süre vakit geçirilmesi mikropların daha sık yayılmasına neden oluyor.Ailelerin kreş ve okullarda çok daha dikkatli olması gerektiği konusunda uyarıda bulunan Liv Hospital Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pakize Elif Erkul kış hastalıkları konusunda önemli bilgiler verdi. HANGİ ÇOCUKLAR DAHA ÇOK RİSK ALTINDA? Özellikle kreşe ve okula giden çocuklar, kreşe-okula giden kardeşi olan bebekler, kalabalık ailelerdeki çocuklar, prematüre doğan, anne sütü almayan, evde sigaraya maruz kalan, belenme bozukluğu, kalp hastalığı, astım, şeker hastalığı, kronik akciğer hastalığı olan, kanser tedavisi gören çocuklar. KORUNMA YOLLARI NELERDİR? NORMAL DOĞUM: Bebeğin enfeksiyonlara karşı korunması daha doğumla birlikte başlar. Özellikle normal doğumla dünyaya gelen bebekler anneden faydalı bakterileri alarak hayata 1-0 önde başlar. ANNE SÜTÜ: Çocukları enfeksiyonlara karşı koruma anne sütü vermekle devam eder. Anne sütü alan bebeklerin orta kulak enfeksiyonu, zatüre, ishal gibi pek çok hastalığı geçirmediği veya daha hafif geçirdiği kanıtlanmıştır. Doğumdan itibaren ilk 6 ay tek başına, daha sonra tamamlayıcı gıdalarla beraber 2 yaşına kadar anne sütü verilmesi bebeğin hastalıklara karşı dirençli olmasını sağlayacaktır. BESLENME: Anne sütü yanında bebek ve çocuk beslenmesi vücut direncinin sağlanması ve enfeksiyonlara yakalanmanın azaltılması açısından çok önemlidir. Bebek ve çocuk beslenmesinde yağ, protein, karbonhidrat ve vitamin-mineral ve eser elementler yönünden her yaşa uygun dengeli bir beslenme çok önemlidir. Her yaş grubu çocuk için mutlaka her gün süt –süt ürünleri, yumurta, et, meyve-sebze, tahıllar ve baklagillerin tüketilmesi önem taşır. Özellikle yumurta en değerli protein kaynağı olup çocuk beslenmesinde çok önemlidir ve günlük tüketilmelidir. Et ürünlerinden kırmızı et ve balık vazgeçilmezdir. Özellikle soğuk su balıkları (somon, hamsi, mezgit, uskumru) bol miktarda omega 3 balık yağı içerdiklerinden haftada 2 kez tüketilmesi uygun olacaktır. Omega 3 balık yağları çocuklarda vücut direncini artırmanın yanı sıra beyin ve göz gelişimi için de çok önemlidir. Yeterli balık tüketmeyen çocuklarda omega 3 balık yağı içeren preparatlar verilebilir. EL YIKAMA: Solunum yolu hastalıklarının özellikle kreşe ve okula giden çocuklarda kış döneminde sık gözlenmesi nedeniyle hijyen kurallarına dikkat etmek ve özellikle çocuklara el yıkama alışkanlığının kazandırılması çok önemlidir. Virüsleri ve bakterilerin vücuda en kolay geçiş yolu ellerdir. Özellikle yemek öncesi ve tuvalet sonrası el yıkama alışkanlığı çocuklara kazandırılmalıdır. SİGARADAN KORUMA: Evde sigara içilmemeli ve çocuklar sigara içilen ortamlarda bulundurulmamalıdır. AŞILAR: Aşılama çocukları enfeksiyonlardan koruyan en önemli silahtır. Rutin aşılar dışında rotavirüs (ishal aşısı) aşısı, grip aşısı, meningokok aşısı (bir menenjit etkeni) ve ergenlerde boğmaca ve rahim kanseri aşılarının yapılması çok önemlidir. D VİTAMİNİ: Özellikle kışın gözden kaçan bir durum da D vitamini eksikliğidir. Ülkemizde 1 yaşa kadar olan çocuklar düzenli D vitamini almasına karşın daha sonra D vitamini kullanılmamaktadır. Son yıllarda D vitamininin sadece kemik ve diş yapısını güçlendirmediği aynı zamanda eksikliğinde üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarının arttığı saptanmıştır. D vitamininin en önemli kaynağı güneştir. Günde en az 15 dakika kolların ve yüzün direkt güneş alması (Cam ya da perde arkasından alınması faydalı değildir) yeterlidir. Ancak kışın bu mümkün olmadığından D vitamini eksiklikleri ortaya çıkmaktadır. Günlük 400-800 ünite D vitamininin damla olarak alınması çocuğunuzu D vitamini eksikliğine karşı koruyacaktır. Çocuğunuz sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu geçiriyorsa kanda D vitamini düzeyine bakılarak uygun tedavi verilebilir. (CİHAN)
20 Ocak 2016 23:00 | sağlık
Aniden ortaya çıkan görme kaybı, konuşma bozuklukları, yürüme problemleri, geçmeyen baş ağrısı, bulantı ve kusma gibi yakınmalar beyin tümörünün habercisi olabilir. Uzmanlar, oluşturduğu hayati risk nedeni ile başlangıçta korkutucu bir tabloya neden olan beyin tümörleri, doğru zamanda doğru tedavi yöntemlerinin uygulanmasıyla kontrol altına alınabildiğini söyledi.Memorial Ankara Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü'nden Prof. Dr. Hakan Oruçkaptan, beyin tümörleri hakkında bilgi verdi. Kötü huylu tümörlerin hızlı ve agresif yayılma eğiliminde olduğunu belirten Prof. Dr. Hakan Oruçkaptan şunları dile getirdi:"Vücudumuzdaki normal hücreler zamanla yaşlanır ve yeni hücrelerle yer değiştirir. Buna karşın tümör hücreleri kontrolsüz olarak çoğalır ve diğer yaşlı hücreler gibi ölüp ortamdan uzaklaştırılamazlar. Beyin tümörleri beynin içinde ya da komşuluğunda yer alan anormal hücre kümeleridir. Bu lezyonlar kafatası içinde bir yer işgal eder ve bu nedenle beyne baskı oluşturarak klinik bulgu veya şikayetlere neden olurlar. Birçok nörolojik hastalık beyin tümörleri ile benzer şikayet ve bulgulara neden olabilir. Beyin tümörleri kısaca benign yani iyi huylu ve malign yani kötü huylu olarak iki grupta toplanabilir. Kötü huylu tümörler beyinde gelişen kanser olup, iyi huylu tümörlere göre çok daha hızlı büyür ve çevre dokuya agresif biçimde yayılma eğilimi gösterir. Bazı iyi huylu tümörler zaman içinde kötü huyluya dönüşüm gösterebilirler.NÖROLOJİK FONKSİYON KAYBINA NEDEN OLABİLİRBeyin tümörleri ister iyi ister kötü huylu olsun belli bir boyuta ulaştıktan sonra kafa içinde basınç artışına neden olarak beyni bir tarafa doğru itebilir veya beynin dokusu ya da sinirleri işgal ederek fonksiyon kaybına yol açabilirler. Beynin farklı bölgeleri değişik işlevlerden sorumludur ve bu nedenle tümörün yerleşimine göre birbirinden çok farklı klinik bulgular ortaya çıkabilir.BEYİN TÜMÖRLERİNİN BELİRTİLERİ NELERDİR?* Daha önce hiç olmadığı halde hastanın nöbet geçirmesi (sara),* Vücudun bir kısmında duyu veya kuvvet kaybı gelişmesi,* Kısa zamanda gelişen görme kaybı, çift görme veya işitme kaybı* Hafıza ve davranış bozuklukları,* Konuşma bozuklukları, dengesizlik ve yürüme problemleri* Hormonal bozukluklar ve buna bağlı klinik semptomlar (erken puberte, el ve ayaklarda büyüme, menstrual siklus bozuklukları, hipertiroidi, kortizol yetmezliği veya fazlalığı…)* Baş ağrısı ile birlikte bulantı, kusmaTANIDA MR VE BİLGİSAYARLI TOMOGRAFİ GENELLİKLE YETERLİ BİLGİ SAĞLIYORHastada beyin tümörüne işaret eden bulgular olması durumunda ilk yapılması gereken, hastanın tam nörolojik muayenesinin yapılmasıdır. Eğer muayene bulguları bir tümör olasılığını düşündürüyorsa hastaya MR ve gerekirse ek olarak bilgisayarlı tomografi çekilmelidir. Tümör tanısında bu tetkikler genellikle yeterli bilgi sağlamakla birlikte, daha ileri bilgi edinmek ve tedavinin planlanması amacı ile fonksiyonel MR (fMR), MR-Angiografi, önemli lif demetlerinin görüntülenebilmesi amacı ile traktografi (DTI) ve/veya selektif beyin anjiyografisi yapılması gerekebilir. Anılan tetkikler genellikle tümörün niteliği ve davranışı hakkında tama yakın bilgi sağlar, bununla birlikte bazı durumlarda önceden biyopsi alınması gerekebilir.TÜMÖRÜN HÜCRE TİPİNİ VE BİYOLOJİK DAVRANIŞINI BELİRLEMEK GİDEREK KOLAYLAŞIYORTümörün kesin tanısı tümör dokusunun histolojik incelenmesi ile konulur. Son yıllarda standart yöntemlerle yapılan incelemelere ilave olarak kullanılmaya başlanan immünhistokimyasal paneller ve genetik analizler tümörün hücre tipini ve muhtemel biyolojik davranışını belirlemede çok etkili olmakta ve ideal tedavi şemasınının seçiminde önemli rol oynamaktadır.BEYİN TÜMÖRLERİNİN TEDAVİ YÖNTEMİ KİŞİYE ÖZEL OLARAK BELİRLENMELİTümör tedavisinde temel amaç; hastanın yaşam kalitesinden ödün vermeden tümörü yok etmek veya en azından hastalıksız sağkalım süresini olabildiğince uzatmaktır. Beyin tümörlerinin tedavisinde ilk ve en önemli seçenek lezyonun cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Cerrahi tedavide belirleyici olan faktörler tümörün tipi, yerleşim yeri, hastanın yaşı, genel durumu ve hastada operasyon kararını etkileyebilecek ek sistemik problemlerin olup olmamasıdır. İyi huylu tümörlerin tam ya da tama yakın çıkarılması ile ek tedaviye gerek duyulmadan uzun ve sağlıklı bir yaşam elde edilebilir. Kötü huylu tümörlerde cerrahi tedaviye ek olarak hastaya radyoterapi ve kemoterapi verilmesi gerekir ve bu yöntemler hastalığın tekrarlama olasılığını azaltarak sağlıklı yaşam süresini uzatır. Son zamanlarda stereotaksik hedefleme sistemleri ile donatılan radyoterapi cihazları bir yandan olası yan etkileri azaltırken tedavinin etkinliğini önemli ölçüde artırabilmektedir. Beyin tümörlerinin yerleşimleri nedeni ile hastada tedavi öncesi ve sonrasında fonksiyon kaybı gelişebilir ve bu durumda fizik tedavi ve rehabilitasyon programının uygulanması gerekebilir. Beyin tümörü olan bir hastada beyin tümörlerinin tedavisi sırasında ve sonrasında hastaya psikolojik danışma ve yardım sağlanması giderek önem kazanmaktadır."(CİHAN)
12 Ocak 2016 23:00 | sağlık
Dünyadaki ilk pizzacı Napoli'de açıldığından bu yana geçen 277 yılda şüphesiz çok şey değişti. Bu lezzetin insanları etkileme kapasitesi ise bir an olsun düşmedi. Bugün bütün dünyada, her 5 restorandan 1 tanesi pizzacı. 5'te 1 kuralı
02 Ocak 2016 23:00 | sağlık
Manisa Özel Sekiz Eylül Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Buse Telli, kış aylarında vücut ısısının artmasına yardımcı olduğu için tarçın tüketilmesini önerdi. Telli, tarçının metabolizmayı hızlandırarak, yağ yakmayı sağladığını ve kilo artışını da engellediğini söyledi.Kış aylarında soğuk havalardan şikayetçi olan vatandaşlara tarçın tüketmelerini öneren Beslenme ve Diyet Uzmanı Buse Telli, kolesterolü dengelediğini, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, hastalıklara karşı koruduğunu vurguladı. Telli, "Tarçının birçok faydası var. Özellikle şeker düşürücü özelliği var. Demlediğimiz çayların içerisine çubuk tarçını atarsak hem antioksidan özelliğinden yararlanırız, hem de şekerimizi yükseltmemiş oluruz. Aynı zamanda çubuk tarçını normal sularımızın içerisine atarak da kullanabiliriz. Tarçın nezle, soğuk algınlığı ve grip hastalıklarında da kullanabiliriz. Toz halinde sütlerimize katabiliriz. Salebin üzerinde de kullanabiliriz. Tarçın daha çok sıcak içeceklere yakışır" dedi. Metabolizmayı hızlandırarak yağ yakıyor Tarçının metabolizmayı hızlandırarak, yağ yakışına yardımcı olduğunu belirten diyetisyen Buse Telli, "Kışın vücut ısımız artınca doğal olarak enerji ihtiyacımız da artar. Bununla birlikte fiziksel aktivitemizin azalması kilo artışına yol açar. Tarçının yağ yakımında önemli bir etkisi vardır. Fiziksel aktivitemiz olmadığında metabolizmamızı hızlandırarak tarçın sayesinde zayıflayabiliriz. Toz tarçın tadında yoğunluğa yol açtığı için, bu tattan hoşlanmayanlar çubuk tarçını kullanabilirler" diye konuştu. (DHA)
24 Aralık 2015 23:00 | sağlık
Cilt kuruluğunun kaşıntıyla kendini gösterdiğini ve birçok dermatolojik ve sistemik hastalığa eşlik ettiğini belirten Liv Hospital Ankara Dermatoloji Uzmanı Dr. Sevil Özdöl, "Çok sık duş almak, uzun süre duşta kalmak, fazla kese yapmak, temizleyen ve cildi kurutan ürünleri sık kullanmak, cilt kuruluğunu arttıran en önemli faktörlerdir" dedi.Derinin iklim, çevre, yaşam tarzı gibi dış faktörlerden etkilendiği gibi, ilaçlar ve dahili hastalıklar gibi iç faktörlerden de etkilendiğini ifade eden Özdöl, kuru cilde neden olan çevresel etkenleri; sıcak su, deterjanlar, giysilerden dolayı oluşan sürtünme, sık hava yolculuğu, rüzgara maruz kalmak, çevre kirliliği, klima ve diğer kimyasal maddeler olarak sıraladı. Kuru derinin, derinin en üst tabakasının nem içeriğinin azalmasıyla oluştuğunu bildiren Özdöl, sıcağa ve soğuğa maruz kalan ciltte su kaybının artacağını ve bu artışın cildin kurumasına neden olacağını belirtti. Bu nedenle dönemsel kuruluk dendiğinde 'kış kaşıntısı' olarak da bilinen soğuğa bağlı cilt kuruluğunun akla geldiğini vurgulayan Özdöl, düşük neme bağlı olarak gelişen bu tablodan korunmak için mutlaka koruyucu giysiler giyilmesini, nemlendirici kullanılmasını önerdi. Cilt kuruluğunun ciltte gerilme, pul pul soyulma, kepeklenme, kaşıntı gibi şikayetlere sebep olduğunu ifade eden Özdöl, kızarıklık, kepeklenme, kaşıntı ile giden kuruluğun egzamaya da yol açabileceğini dile getirdi. CİLT KURULUĞUNU ENGELLEK İÇİN NELER YAPILMALI? * Bulunduğunuz ortamı nemlendirin. * Duş sıklığı ve süresini kısaltın. * Kurutmayan cilt temizlik ürünleri kullanarak cilt kuruluğunun başlamasına veya ilerlemesine engel olun. * Özellikle ofis ortamında çalışanlar, klimanın neden olduğu düşük neme bağlı cilt kuruluğundan şikayet edebilirler. Odanın nem oranının düşük olmamasına dikkat edin. * Dengeli beslenin. Doymamış yağ asitlerinin diyette olması cilt bariyerinin kuvvetlenmesi açısından önemlidir. * Nemlendirici ürün uygulamalarının cildin kendi nemini korumasında, kazanmasında ve dış faktörlerden en az düzeyde etkilenmesindeki rolü ise tartışılamaz. Lanolin, üre, gliserin, pantenol, petrolatum (vazelin) gibi maddeler içeren nemlendiriciler banyodan çıkar çıkmaz cildi fazla kurulamadan hafif nemli cilde uygulanmalıdır. * Soğuk havalarda açıkta kalan bölgeleri, özellikle ellerimizi eldivenle korumamız gerekir. * Çok dar giysiler sürtünmeye bağlı deride kuruluk ve iritasyona neden olabileceğinden kıyafet seçimine de dikkat edilmelidir.
15 Aralık 2015 23:00 | sağlık
Hipertansiyon hastası olan her 3 kişiden biri ilaç tedavisine cevap alamıyor. İlacın etki etmediği dirençli hipertansiyon hastalarına ise artık yeni bir yöntem olan şah damarı pili uygulanıyor.Memorial Ankara Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü'nden Doç. Dr. Barış Durukan, şah damarı pili yöntemiyle dirençli hipertansiyon tedavisi hakkında bilgi verdi. Vücutta dolaşan temiz kanın atardamarlara uyguladığı basıncın belli bir seviyenin üzerine çıkmasının 'hipertansiyon' olarak adlandırıldığını belirten Durukan, "Günümüzde hipertansiyonun tedavisi için oldukça etkin ilaçlar bulunmaktadır. Buna karşılık hipertansiyon hastalarında ilaç kullanım oranları yüzde 50'nin altındadır. İlaç kullanan hastalarda kan basıncının etkin kontrolü ancak her 2 hastadan 1'inde sağlanabilmektedir." dedi. DİRENÇLİ HİPERTANSİYON HASTALARINDA DİYABET RİSKİ YÜKSEKHipertansiyon hastalarının önemli bir kısmında ilaçlara dirençli hipertansiyon saptandığını kaydeden Durukan, şu bilgileri verdi: "Bu hastalarda kan basıncı, içinde idrar söktürücü de bulunan 3 ilaç kullanımına rağmen kontrol altına alınamamaktadır. Özellikle bu vakalarda obezite, kalp, diyabet ve kronik böbrek hastalığı gibi risk faktörleri oluşmakta ve bu durum hastanın diğer organ sistemlerini de tehdit etmektedir. Dirençli hipertansiyon hastalarındaki tedavi güçlüğü nedeniyle yeni tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. Şah damarı pili bu yöntemlerden biridir. Aslında ileri evre kalp yetmezliği tedavisinde yeni bir yaklaşım olan şah damarı pili, dirençli hipertansiyon hastalarında da etkin bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Pil, şah damarı üzerine yerleştirilen bir uyarıcı ve göğüs kası içine yerleştirilen kablo ile bağlı olduğu bir batarya sisteminden oluşmaktadır. İşlem, kalp pili takılmasına benzer, ancak daha kolay bir şekilde hızlıca yerleştirilmektedir."ŞAH DAMARINA YERLEŞTİRİLEN PİL, KAN BASINCINI DÜŞÜRÜYORŞah damarına yerleştirilen pilin kan basıncını düşürdüğünü kaydeden Durukan, "Pil, şah damarı üzerine basit bir cerrahi işlem ile konulmaktadır. Şah damarı üzerinde doğal olarak bulunan bir reseptör, normal şartlar altında kan basıncı yükselmesine tepki olarak parasempatik sistemi uyarmakta ve kan basıncını düşürmektedir. Bu tepki, hipertansiyon hastalarında etkin olarak kan basıncını düşürmeye yeterli olmamaktadır. Ancak şah damarı üzerine cerrahi işlemle yerleştirilen pil, bu bölgeye sürekli uyarı vermekte ve etkin kan basıncı düşüşü sağlamaktadır." şeklinde konuştu.ŞAH DAMARI PİLİ UYGULAMASI NASIL YAPILIR?"Şah damarı pili uygulaması hipertansiyon tanı ve tedavisini üstelenen kardiyoloji, iç hastalıkları ya da nefroloji bölümleri tarafından verilmektedir. Uygulama ise kalp ve damar cerrahisi bölümü tarafından yapılmaktadır. İşlemin bilinen herhangi bir yan etkisi bulunmamaktadır. Hasta işlem sonrasında aynı gün taburcu edilebilmektedir. TEDAVİYE KISA SÜREDE CEVAP ALINIYORTedaviden yaklaşık 1 ay içinde etkin cevap alınmaktadır. Bu yeni yöntem, özellikle dirençli hipertansiyona bağlı uç organ hasarından kaçınmak ve kan basıncı kontrolünde oldukça etkindir. Uygulama teknik alt yapısı uygun, yeterli cerrahi tecrübeye sahip merkezlerde yapılmalıdır."ŞAH DAMARI PİLİ TAKILDIKTAN SONRA NELERE DİKKAT EDİLMELİ?* Kan basıncı günde en az 2 kez ölçülmeli ve doktorla iletişimde olunmalı* Tuzlu ve yağlı besinlerden kaçınılmalı* Tansiyon ilaçlarına doktorun önerdiği şekilde devam edilmeli* Hareketli yaşam tarzı benimsenmeli ve düzenli egzersiz yapılmalı* Kilo fazlası varsa verilmeli ve sağlıklı kilo kontrolü sağlanmalı* Şeker hastalığı varsa kontrol altında tutulmalı* Rutin kontroller ihmal edilmemeli.(CİHAN)
29 Kasım 2015 23:00 | sağlık
Terör olaylarının artması ve savaş çanlarının çalmasıyla birlikte toplumsal kaygı da gittikçe artıyor. Ankara'nın göbeğinde bombalar patlıyor, Doğu'da insanlar keskin nişancıların hedefi olmamak için beyaz bayraklarla hastaneye gidebiliyor, sınırda çatışmalar artıyor ve Suriye'deki iç savaşın yavaş yavaş Türkiye'ye sıçraması endişeyle izleniyor.Ancak bir yandan da toplumun bir grubu devlet eliyle ciddi bir ötekileştirmeye maruz bırakılıyor, nefret operasyonlarıyla masum öğretmenler ve işadamları gözaltına alınıyor. Gazeteciler tutuklanıyor. Yaşanan tüm bu olumsuzluklar, toplumda psikolojik açıdan ciddi etkiler bırakıyor.Sema Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Vedat Bilgiç,
25 Kasım 2015 23:00 | sağlık
Akciğer kanseri, dünyada en çok öldüren kanser olarak yerini koruyor. Uzmanlar, tüm dünyada kanser olgularının yüzde 13-14'ünden ve kanser ölümlerinin yüzde 20'sini oluşturan akciğer kanseri üzerinde duruyor. Son araştırmalara göre genellikle ağız yoluyla verilen ilaçlarla uygulanan hedefe yönelik tedavi, hastalar için umut ışığı oluyor.Liv Hospital Ankara Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Uğur Gönüllü, akciğer kanserinin tedavisiyle ilgili bilgi verdi. Gönüllü, son zamanlarda en umut verici sonuçların genetik şifrelerindeki bozuklukları saptanan akciğer kanserli hastalarda kullanılan 'hedefe yönelik tedavi' çalışmalarından geldiğini söyledi. Gönüllü, "Hedefe yönelik tedavi şekli kemoterapiye tamamlayıcı ya da tek başına olarak çoğunlukla ağız yolundan verilen ilaçlarla yapılıyor. Yan etkisi hem daha az hem de kişinin yaşam kalitesinin artmasını sağlayan bu tedavi akciğer kanserli hastalar için umut ışığı." dedi. EN BÜYÜK NEDEN SİGARA Akciğer kanseri gelişiminden yüzde 90 oranında sigaranın sorumlu olduğunu söyleyen Gönüllü, şöyle konuştu: "Sigara içenlerde akciğer kanseri riski içmeyenlerden 24 – 36 kat daha fazladır. Pasif sigara içiminde risk yüzde 3,5'tur. Sigaraya başlama yaşı, sigara içme süresi, içilen sigara sayısı ile tütün ve sigara tipi (filtreli, filtresiz, puro, düşük tar ve nikotin içeriği vb.) akciğer kanseri gelişme riskini etkiler. Kanser olmayanlar, kronik obstrüktif akciğer hastalıkları (KOAH), amfizem, damar hastalıkları ve kalp hastalıklarından birine yakalanarak hayatını kaybetme olasılığı yüksektir. Burada da rol oynayan faktörler ailemizden bize aktarılan genlerdir. Ailesinde kanserli yakını olanlarda akciğer kanseri gelişme riski daha da artmaktadır. Kanserli hastaların birinci derece yakınlarında akciğer kanseri riski 2,4 kat daha yüksek bulunmuştur. Sigarayı bıraktıkları halde akciğer kanserine yakalananlar da vardır. Bunun da nedeni, bırakmadan önce kanserleşme sürecinin başlamış olması ve bu sürecin 10 yıl sürmesidir. Yine de, sigara bırakıldıktan 10 yıl sonra akciğer kanseri riski yüzde 50 azalmaktadır." Akciğer kanserinde tanı konulduktan sonra değişikliklerin rutin olarak test edildiğini belirten Gönüllü, "Saptanmaları durumunda kemoterapiye ilave ya da tek başına bu değişiklikleri hedefleyen ilaçlar kullanılıyor. Hedefe yönelik tedavi yönteminde amaç, hastanın genetik şifresindeki sorunu tanımlayıp, bu küçük farklılığı tespit edebilen ve kanser hücresini normal hücreden ayırabilen ilaçların geliştirilerek organizmanın hastalıkla mücadelede daha da güçlenmesini sağlamaktır. Bu tedavi, tümörün çeşidine, bağışıklık sisteminin yeterliliğine ve tedavi ekibinin görüşüne göre planlanır. Akciğer kanseri saptanan hastalara tablet şeklinde verilen hedefe yönelik ajanlar ile hastaların bir kısmında kemoterapiye oranla çok daha iyi yanıt elde edilir. Üstelik yan etki daha azdır ve yaşam kalitesi artmaktadır." dedi. (CİHAN)
15 Kasım 2015 23:00 | sağlık
Düzenli ve dengeli beslenmek sağlıklı yaşama açılan kapının anahtarlarından biri.Liv Hospital Ankara Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Gaye Başkurt, Liv Hospital Ulus Dyt. Burcu Erdöl, sağlıklı beslenmeyle ilgili bilgiler verdi. Uzmanlar, doğru beslenme alışkanlığını bir yaşam tarzı haline getirmek gerektiğine değindi. Diyetisyen Başkurt ve Erdöl'ün tavsiye ettiği püf noktaları şöyle:
14 Kasım 2015 23:00 | sağlık
Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Haşmet Bardakçı, sonbahar ve kışın başlangıç döneminin havanın ani soğumasından dolayı kalp ve damar sağlığı için oldukça riskli dönemler olduğunu söyledi.Sonbaharda kalp sağlığının korunması için 7 öneride bulunan Bardakçı, "Ani hava değişikliklerine ve ani hava soğumalarına dikkat edilmeli ve kıyafetler buna göre seçilmeli. Sonbahar, beraberinde kalp ve damar sağlığı için birbirinden faydalı besinler getirir. Özellikle nar, siyah üzüm, siyah erik, kızılcık, alıç gibi besinler. Bu besinlerin vücudu hastalıklardan özellikle kalp damar hastalıkları ve kanserden koruma kapasitesi daha yüksek. Sonbahar balıkları olan Sardalya ve hamsi içerdikleri omega ve koenzim Q10 sayesinde kalp ve damarlarımız için çok faydalıdır." diye konuştu. Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Haşmet Bardakçı, havaların soğumaya, hastalıkların artmaya başladığı şu günlerde alınması gereken önlemlerle ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu. Sonbahar ve kışın başlangıç döneminin havaların ani soğumalarından dolayı kalp ve damar sağlığı için oldukça riskli dönemler olduğunu belirten Bardakçı, "Havadaki ani soğumalar cilt damarlarında ani büzüşmelere ve bu büzülmeler sonucu kalbin yükünde ciddi artışlara sebep olmakta." dedi. Kalbin iş yükünün ani artışının olası kalp ve damar rahatsızlıklarına özellikle kalp krizlerini tetiklediğini kaydeden Bardakçı, ani hava değişikliklerine ve ani hava soğumaları dikkat edilmesi ve kıyafetlerin buna göre seçilmesi gerektiğini vurguladı. Sonbaharın beraberinde kalp ve damar sağlığı için birbirinden faydalı besinler getirdiğini ifade eden Bardakçı, "Bunlar özellikle nar, siyah üzüm, siyah erik, kızılcık, alıç gibi besinler. Bunlar orak değeri yüksek dediğimiz besinler. Orak değeri, oksijen radikali emme kapasitesidir. Bir besinin orak değeri ne kadar yüksekse vücuda faydası ve vücudu hastalıklardan özellikle kalp damar hastalıkları ve kanserden koruma kapasitesi daha yüksektir. Sonbahar besinleri meyve ve sebzeleri özellikle koru renkli kabukları olanlar son derece orak değeri yüksek ve kalp damar sağlığı açısından faydalı besinlerdir. Bunun dışında kendi denizlerimizde bulunan sardalya ve hamsi balıkları omega 3 ve koenzim q10 içeriği çok yüksek olan ve kalp damar sağlığı için faydalı besinler. Kışa girerken bu balıkları denizlerimizde çıkıyor. Son derece faydalı tüketilmesini tavsiye ediyoruz." şeklinde konuştu. Havaların soğumasıyla birlikte insan metabolizmasının yavaşladığını vurgulayan Bardakçı şunları söyledi: "Metabolizmanın yavaşlaması aynı zamanda kilo artışı demek. Hareket azalıyor. Kışla birlikte hareket azalıyor. Metabolizmanın yavaşlamasıyla birlikte kilo artışı ve bunun sonucu kolesterol değerlerinde ve tansiyonda artış meydana geliyor. Hep yaza fit giriniz denir ama çok önemli bir şey kışa fit girmek lazım. Kişi kışa mümkün olduğu kadar fazla kilolarını atıp, normal kilo ile girmesi gerekir ki, kışın bütün insanlar kilo almaya meyillidir. Bu dönemde egzersiz yapmak için havanın ılık olduğu saatleri tercih etmek gerek." NAR, SİYAH ÜZÜM, ALIÇ,KIZILCIK GİBİ ORAK DEĞERİ YÜKSEK BESİNLER TÜKETİLMELİ Grip aşısını tüm bireylere tavsiye ettiklerini ancak 50 yaş üzeri kişilere önemli tavsiye ettiklerine değinen Bardakçı, "Vücudun gribi tedavi etmek için verdiği cevap esnasında oluşan yangı kroner damar içindeki plaklarda ani şekil değişikliği yapabilmekte. Bunlar da kalp krizine sebep olabilmekte. Araştırmalara göre özellikle sonbahar ve kış döneminde geçirilen kalp krizlerinden kısa bir süre önce mutlaka hastaların çok büyük bir çoğunluğunun grip ve griple birlikte üst solunum yolu enfeksiyonu geçirdiği saptanmış durumda. Grip aşısını tavsiye ediyoruz. Bir de bu aşıdan sonra 70 yaş ve üzeri kimselerde mutlaka zatürre aşısını tavsiye ediyoruz. Dünya üzerinde yaşlı ölümlerinin en önemli sebeplerinden biri grip sonrası gelişen zatürreye bağlı solunum yolu enfeksiyonlarıdır. 70 yaş üstüne grip aşısından sonra zatürre aşını tavsiye ediyoruz. Bunların ötesinde her şeyin başı olumlu ve pozitif düşünmek. Sonbahar aslında dingin bir dönem. Doğanın mümkün olduğu kadar farkına varabilmek. Daha da önemlisi sevdiklerimize ailemize ve kendimize zaman ayırabilmek çok kıymetli." ifadelerini kullandı. Bardakçı sonbahar meyveleri ile ilgili de şu bilgileri verdi: * Nar son derece farklı ve özel bir meyve özellikle kalp ve damar sağlığı için. Narın içindeki fenoller pek çok antioksidan madde kalp ve damar sağlığı için hem koruyucu hem de tamir edici özellikle. O yüzden narı mutlaka tavsiye ediyoruz. * Siyah üzüm kabuğundaki ve çekirdeğindeki maddeler sayesinde antioksidan özelliği olan bir meyve. * Alıç başlı başına bir kalp damar sağlığı deposu. * Kızılcık orak değeri oksijen radikali emme kapasitesi çok yüksek bir besin. * Erik özellikle mürdüm eriği gibi türler özellikle kalp damar sağlığı açısından eşsiz besinler. * Taze ince kabuklu elmalar. Rahat bulunabilen ve son derece faydalı besinler. * Ceviz hem kalp damar sağlığı hem de beyin sağlığı için bulunmaz bir nimet. * Ayva başlı başına bir kalp dostu. * Bunların dışında kabak ve kabak çekirdeği kalp ve damar sağlığına son derece faydalı. * Ayrıca sebze olarak brokoli, karnabahar ve kuşkonmaz gibi besinler kalp damar sağlığı için faydalıdır. (CİHAN)
25 Ekim 2015 23:00 | sağlık
Kalp ve damar sağlığı için en riskli dönemler, sonbahar ve kışın başlangıç döneminde havanın aniden soğumasıyla başlıyor. Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Haşmet Bardakçı,
25 Ekim 2015 00:00 | sağlık
Türkiye, yakın zamanda Ankara katliamına tanık oldu. Ülke tarihinin en kanlı saldırısında aralarında doktordan öğretmene, işadamından öğrenciye, işçiden memura her meslek grubundan 102 kişi feci şekilde can verdi.Onlarcası da ağır yaralandı. Ankara'daki patlamada üyelerinden hayatını kaybedenlerin olduğu Türkiye Psikiyatri Derneği'nin Medya Koordinatörü Psikiyatrist Doç. Dr. Burhanettin Kaya, sorumluluk makamındaki siyasilerin yaptıkları açıklamaların toplumu travmatize ettiğini kaydetti. Kaya,
24 Ekim 2015 00:00 | sağlık
Türkiye, yakın zamanda Ankara katliamına tanık oldu. Ülke tarihinin en kanlı saldırısında aralarında doktordan öğretmene, işadamından öğrenciye, işçiden memura her meslek grubundan 102 kişi feci şekilde can verdi.Onlarcası da ağır yaralandı. Ankara'daki patlamada üyelerinden hayatını kaybedenlerin olduğu Türkiye Psikiyatri Derneği'nin Medya Koordinatörü Psikiyatrist Doç. Dr. Burhanettin Kaya, sorumluluk makamındaki siyasilerin yaptıkları açıklamaların toplumu travmatize ettiğini kaydetti. Kaya,
24 Ekim 2015 00:00 | sağlık
Ankara'da yaşanan katliamda hayatını kaybedenlerin yakınlarına, yaralananlara ve olaya tanıklık edenlere psikolojik destek için
21 Ekim 2015 00:00 | sağlık
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde kurulan Kemik İliği Nakil Merkezi, gerçekleştirdiği nakiller ile bölgedeki kanserli hastaların umut ışığı oldu.Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıklar Ana Bilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı bünyesinde 2009 yılında kurulan ve sadece Bursa'ya değil, Güney Marmara Bölgesi'ne hizmet veren Kemik İliği Nakil Merkezi, bugüne kadar gerçekleştirdiği kemik iliği (kök hücre) nakilleri ile kan kanseri (lösemi) ya da lenf bezi kanseri olan hastalar için önemli bir merkez haline geldi. Merkezde yapılan çalışmalar hakkında bilgi veren Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı Kemik İliği Nakli Ünitesi sorumlu Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vildan Özkocaman, bugüne kadar toplam 225 hastaya kök hücre nakil işlemi gerçekleştirildiğini açıkladı. Nakillerin öncelikle kök hücre toplanarak gerçekleştirildiğini vurgulayan Özkocaman, "Hastalıklara göre kök hücrelerin ya kişinin kendisinden ya da dokuları ona uyan kardeşinden uygun ilik hücreleri alınıyor ve nakil işlemi gerçekleştiriliyor. Hastalığın tipine, evresine, çıkabilecek komplikasyonlara göre değişebilmekle beraber hastalarımızın yüzde 85'i hayattadır. Sadece Bursa ve ilçelerine değil, Güney Marmara Bölgesi'ndeki Balıkesir, Gönen, Bandırma, Yalova, Kütahya ve Bilecik'e de hizmet veriyoruz. Merkezimizde Hematoloji Bilim Dalı 24 özel odalı klinik yatağı ve nakil ünitemiz 8 hepafiltreli özel donanımlı odalarla nakil olacak hastaları izleme ve takip sürdürülmektedir. Hastalar nakil sırası beklemiyorlar. Şu an nakil ünitemiz tüm bu bölgelere yetecek sayıda yatağa sahiptir. Sayının artması gereken duruma da cevap verebilir." şeklinde konuştu. BÖLGENİN EN KAPSAMLI MERKEZİ Nakil merkezinin yaklaşık 6 yıldır her yıl artan oranda nakil sayısı gerçekleştirdiğinin altını çizen Özkocaman, "Gerek Güney Marmara bölgesinden gelen hastalarımız dahil, Bursalı hastalar nakil olmak için daha uzak bir şehre gitmek zorunda kalmıyorlar. Kendi şehirlerinde nakil olan hastalarına daha kolay bir şekilde destek olabiliyorlar. Bunlar hastalığın sadece hastayı değil, ailesini ve çevresini de etkileyen önemli bir durum, kriz dönemleri için çok kolaylaştırıcı faktörler olmaktadır. Bursa'da nakil yapılmıyorken hastaların örneğin Ankara'da bir nakil merkezine ya da İstanbul'a gitmeleri ve orada şehre yerleşmeleri, en az 3-4 ay hatta 1 yıl kalacak şekilde bir ev bulmaları gerekiyordu. Ayrıca hastalar tanılarını koyan merkezde, bildikleri ve güvendikleri kendi doktorları tarafından izleniyorlar. Bu da önemli bir avantaj olabiliyor. Merkezimizde her yıl 40-50 arasında hastaya nakil yapılmaktadır. Hastalar nakil için sıra beklememektedir. Nakil ünitemiz her geçen yıl nakil sayısını arttırabilmiştir. Yıllık daha fazla sayıda nakili de kaldırabilecek alt yapıya sahiptir" dedi. KEMİK İLİĞİ NAKLİ NEDİR? NASIL YAPILIR? Kemik iliği nakli (kök hücre nakli) sağlıklı kök hücreler verilerek hasta kişide yeni ve etkili, sağlıklı kan hücreleri yapılanmasını sağlayarak hastalığın ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir tedavi şeklidir. Kan kanserleri, lenf bezi kanserleri olan, kemoterapiler sonrası uygun dönemdeki hastalara yapılabilmektedir. Bazı hastalıklarda standart tedavi şekli iken bazı hastalıklarda da nüks etmiş hastalıklarda kemoterapilerden sonra seçilecek en uygun yaklaşım olmaktadır. (CİHAN)
14 Ekim 2015 00:00 | sağlık
Sıcak ve kuru yaz ayları ile soğuk-nemli kış mevsimi arasındaki geçiş döneminde enfeksiyon hastalıklarının görülme sıklığı artıyor. Ani ısı değişikliklerinin üst solunum yollarını olumsuz etkilediğini belirten uzmanlar, boğaz ağrısı ile başlayan nezlenin 4-5 gün, yüksek ateş neden olan gribin ise 15 gün kadar sürdüğünü belirtti.Memorial Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Bölümü'nden Op. Dr. Ozan Gökdoğan, üst solunum yolu enfeksiyonları ve korunma yöntemleri hakkında bilgi verdi. Gökdoğan, "Bağışıklık sisteminin ani ısı değişikliklerine hemen uyum sağlayamaması, özellikle üst solunum yollarını olumsuz etkiliyor. Bunun yanı sıra okulların açılması, toplu kullanım alanlarında ve kapalı mekanlarda daha uzun vakit geçirilmesi gibi faktörler de hastalıkların hızla yayılmasına yol açıyor." ifadelerini kullandı. Nezle ve grip bulguları ile ilgili Op. Dr. Ozan Gökdoğan, "Bu mevsimde en sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonlarından olan nezle ile grip genellikle birbiri ile karıştırılmaktadır. NEZLE * Boğaz ağrısı, burun akıntısı, öksürük, yüz ve alın bölgesinde dolgunluk hissi gibi belirtilerle ortaya çıkmaktadır. * Erişkinlerde sıklıkla ateşle birlikte seyretmez. * Genellikle boğaz ağrısı ile başlayan hastalığın 4-5'inci gününde burun akıntısı, burun tıkanıklığı, yüzde dolgunluk hissi ve öksürük de görülmektedir. * Zorlu geçen bir haftanın ardından şikayetler azalır ve hastalığın güç olan dönemi geçer. * Öksürük, nezleden sonra birkaç hafta daha devam edebilir. GRİP * Gripte 38 derece üzeri ateş olmakta ve birkaç gün devam etmektedir. * Şiddetli halsizlik, kas ağrıları ve baş ağrısı görülmektedir. * Daha az sıklıkla kuru öksürük, boğaz ağrısı ve burun şikayetleri de bulunabilir. * Hastaların şikayetleri ortalama 10-14 gün sürmektedir. Yeterli sıvı alımı ve dinlenmenin önemli olduğunu belirten Op. Dr. Ozan Gökdoğan, "Üst solunum yolu enfeksiyonlarının tedavisi, altta yatan hastalığa göre değişmektedir. Bu hastalıkların süresini kısaltan herhangi bir ilaç ve bitkisel tedavi bulunmamaktadır. Tedavinin amacı bağışıklık sistemi, enfeksiyonu temizleyene kadar şikayetleri rahatlatmaktır. Ateş ve ağrılar için ağrı kesiciler kullanılabilir. Vücudun susuz kalmasını engellemek için bol sıvı alınmalıdır. Dinlenme vücudun kendini toparlamasına yardım eder." diye konuştu. ANTİBİYOTİK KULLANIMINA DİKKAT! Antibiyotikleri kullanırken dikkatli olunmalı diyen, Op. Dr. Gökdoğan, "Sağlıklı bireylerde antibiyotikler sıklıkla önerilmez. Antibiyotik kullanmadan önce kişinin bağışıklık sisteminin enfeksiyonu temizlemesi beklenmelidir. Antibiyotiklerin virüsler üzerine herhangi bir etkisi yoktur. Ancak viral enfeksiyon üzerine bakteriyel enfeksiyon eklenmesi durumunda antibiyotik kullanılması önerilir. Ateş, nefes almada sıkıntı veya baş ağrısı daha da kötü hale gelirse, burun akıntısı siyah, yeşil renk alırsa, balgamda kan görülüre, bilinç bulanıklığı ortaya çıkarsa, öksürük 3-4 haftadan uzun sürerse ve tekrarlayan ataklar varsa bakteriyel süper enfeksiyondan şüphe edilebilir. Bu durumda antibiyotik tedavisi gerekebilir." şeklinde konuştu. GRİP AŞISI EKİM AYINDA YAPTIRILMALI Grip aşısı için ideal dönemin Ekim ayı olduğunu berten Op. Dr. Ozan Gökdoğan şunları söyledi: "Grip aşıları o senenin grip aşıları çıkar çıkmaz ideal olarak da Ekim ayında yapılmalıdır. Bununla birlikte grip virüslerinin havada dolaştığı sezon boyunca aşılamaya devam edilmelidir. Her yılın grip aşısı o sene görülebilecek grip virüsü çeşitlerini içermektedir. Grip aşıları uygulamadan ortalama 2 hafta sonra antikor oluşmasına neden olmaktadır. Bu antikorlar aşı içindeki virüslerle enfekte olmaya karşı koruma sağlamaktadır. Grip aşılarının belirgin bir yan etkisi yoktur. Aşılamada kullanılan virüsler zayıflatılmış virüs olduğundan, aşı gribe neden olmamaktadır. Düşük derecede ateş, kızarıklık ve ağrı görülebilen yan etkilerdendir. Toplumun aşıdan çekinmesinin nedeni ise, bu aşının koruyucu etkileri ve yan etkilerinin, yarar ve zarar oranlarının yeterince bilinmemesidir." Kronik hastalığı olanların ve hamilelerin grip aşısı yaptırmaları çok önemli diyen Gökdoğan, "Grip aşısı yaşı 6 ay ve üzeri olan herkese önerilmektedir. Bununla birlikte astım, diyabet ve kronik akciğer hastalığı olanlar, hamile kadınlar, 5 yaş altı ve 65 yaş üstü gruplar gibi grip oldukları zaman ciddi komplikasyon gelişme riski yüksek olan kişilerin grip aşısı yaptırmaları oldukça önemlidir. Aşı özellikle 6 aylıktan küçük çocuklara önerilmemektedir. Grip aşısına karşı alerjisi olanların da aşı yaptırmaları tavsiye edilmez. Herhangi bir aktif hastalığı olan veya ciddi ateşi olanlar kişiler aşı yaptırmadan önce iyileşmeyi beklemelidir. Daha önce aşılama sonrası herhangi bir yan etki görenler ise aşı yapılmadan önce hekime danışılmalıdır." dedi. ENFEKSİYONLARDAN KORUNMAK İÇİN BAĞIŞIKLIĞINIZI GÜÇLENDİRİN Bağışıklık sistemini güçlendirmenin dengeli beslenmekten geçtiğini dile getiren Op. Dr. Ozan Gökdoğan, "Sonbahar aylarında üst solunum yolu enfeksiyonlarından korunmak için öncelikle iyi bir vücut bağışıklığının sağlanması gerekir. Dengeli ve düzenli bir beslenme programının bağışıklık sistemi üzerinde belirgin bir etkisi vardır. Bazı araştırmalar, vitamin ve mineral desteğinin hastalıklı gün sayısını ve antibiyotik kullanımını azalttığı ortaya koymaktadır. Bunlar içinde özellikle çinko ve selenyum üzerinde en çok durulan besinlerdir. C vitamini de üst solunum yolu enfeksiyonlarından hem korunmada hem de tedavide sık kullanılan bir vitamindir. Ayrıca E vitamini ve ekinezyanın da hastalığı karşı koruyucu etkisi bulunmaktadır. Üst solunum yolu enfeksiyonlarından korunmak için dengeli beslenmenin yanı sıra düzenli egzersiz yapılmalı, yeterli dinlenilmeli, stres azaltılmalı ve sigaradan kaçınılmalıdır. Ayrıca kişisel ve çevresel hijyen de özen gösterilmelidir. Aksırık, öksürük veya burun temizleme sonrası eller mutlaka yıkanmalıdır. Üst solunum yolu enfeksiyonu gelişme durumunda maske kullanılmalıdır. Özellikle üst solunum yolu enfeksiyon salgını olan dönemlerde iyi havalanmayan kalabalık yerlerden uzak durulmalıdır." diye konuştu. (CİHAN)
13 Ekim 2015 00:00 | sağlık
Bel ağrısı, toplumun büyük bir kesiminin yaşamı boyunca en az bir kez karşı karşıya kaldığı bir sorun olarak göze çarpıyor. Bu ağrılar bazen geçici ve görece önemsiz olabiliyorken, bazen de ciddi sorunların habercisi olabiliyor. Türkiye'de yarım milyondan fazla iltihaplı romatizma hastası bulunduğu belirtildi. Hastaların yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen bu hastalıklar, eklem deformasyonlarına yol açarak hastaların hareket kabiliyetlerini kaybetmelerine sebep oluyor.Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi FTR Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türkiye Romatoloji Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Şebnem Ataman, hastalıklara dair toplumsal farkındalığın yeterli seviyede olmadığını söyledi. 12 Ekim Dünya Artrit Günü nedeniyle açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Şebnem Ataman, bel ağrısının toplumun büyük bir kesiminin hayatı boyunca en az bir kez karşılaştığı bir rahatsızlık olduğunu dile getirdi. Prof. Dr. Ataman, "Toplumumuzda birçoğumuz, bir defa da olsa, bel ağrısı çekiyor. Bu ağrıların önemli olup olmadığını anlamak için ağrı süresine dikkat etmek gerekiyor. Eğer bel ağrıları bir haftadan uzun sürüyorsa, ciddiye almakta yarar var. Ani bel tutulmaları, hareket edememe, yatakta istirahat etmek zorunda kalma, yürürken ağrı çekme gibi belirtilerin dikkate alınması gerekiyor. Önemsiz ağrıların çoğu 1-2 hafta içerisinde kendiliğinden azalır veya geçer. Eğer bu süre uzuyorsa, özellikle bel fıtığı veya disk hernisi gibi mekanik nedenlerin, ve ankilozan spondilit gibi romatizmal hastalıkların araştırılması gerekir. Mekanik ağrılarda ağrı belden bacağa vuruyorsa ve güç kaybına neden oluyorsa bel fıtığı sinir sıkışmasına neden olmuş olabilir ayrıca ciddiye almak gerekiyor." diye konuştu."KADINLAR DAHA SIK YAKALANIR"Önemli nedenlere bağlı olmayan ağrıların genelde çok uzun süreli olmadığını vurgulayan Ataman, sözlerini şöyle sürdürdü: "Romatizma ağrılarında eklemlerde olan ağrılar genelde daha uzun süreli olan ağrılardır. Hareketle artan ağrılar daha çok bel fıtığı ve kireçlenme gibi mekanik ve dejeneratif nedenleri düşündürürken istirahatle artan ağrılar altta yatan iltihaplı bir romatizmal hastalığın habercisi olabilir. Kadınlar, kas-iskelet sistemi hastalıklarına ve romatizmal hastalıklara erkeklerden daha sık yakalanır. Romatoid artrit maalesef kadınlarda daha yaygın. Dolayısıyla onların daha da dikkatli olması gerekiyor. En sık görülme yaşı 40'lı yaşlardan sonra başlıyor. Osteoartirit (kireçlenmede) yine 40-50'li yaşlarda başlayabiliyor. Ama daha yavaş ilerlediği için tam olarak fark edilmesi zaman alabiliyor. Romatoid artrit daha hızlı bir başlangıç gösteriyor. Haftalar içinde hastanın ellerinde, ayaklarında, küçük eklemlerinde şişlikler olabiliyor. Buna karşılık osteoartirit daha sinsi daha yavaş ilerliyor ve ilk başlangıcını genelde hastalar çok iyi tespit edemeyebiliyorlar. İlerleyen dönemlerde giderek artan ağrılar hastanın yaşam kalitesini bozabiliyor."40 YAŞ ÜSTÜ ERKEKLERDE UZUN SÜRELİ BEL AĞRISINA DİKKATAnkara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi FTR Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi, erkeklerde de ankilozan spondilitin yaygın olarak görüldüğüne dikkat çekti ve sözlerini şöyle sürdürdü: "Ankilozan spondilit erkeklerde daha sık görülen bir hastalık. Daha çok 15 yaşından sonra başlıyor ve 40 yaşından önce ilk bulgularını veriyor. Dolayısıyla erkeklerde üç ayı geçen, 40 yaş altında görülen, daha çok istirahatte olan ve hareketle nispeten düzelen bel ağrıları ve sabah tutukluğu ankilozan spondilit'i düşündürmeli. Hastalığa bunların dışında gözde ağrı, kızarıklık ve bulanık görme, yer değiştiren kalça ağrısı ve topuk ağrısı ve bağırsak düzeninde değişiklik gibi bazı bulgular da eşlik edebilir. Bu konularda da takipçi olmak gerekiyor. Uzun süre devam eden ağrılar, sabah tutukluğu, gece ağrısı gibi belirtiler şüphe uyandırmalı ve mutlaka ilgili uzmanlarca hasta muayene edilmeli."Ataman, erken teşhisin önemi konusunda şunları ifade etti: "Erken teşhis, iltihaplı romatizmal hastalıklarda, örneğin romatoid artritli ve ankilozan spondilitli hastalarda çok önemli. Ne kadar erken teşhis edilirse o kadar erken tedavi başlanabiliyor ve hastalığın ilerlemesi önleniyor. Böylece eklemlerde ve omurgada yaptığı hasarlar oluşmadan önlenmiş oluyor, dolayısıyla hastanın yaşam kalitesini, yaşam süresini bu hastalık çok fazla etkilememiş oluyor. Osteoartiritte (kireçlenme) de erken teşhis önemli tabii ama orada daha çok koruyucu önlemlerle hastalığın ilerlemesi yavaşlatılabiliyor. Hala çok etkili osteoartrit gelişimini ve yıkımını önleyici ilaçlar mevcut değil ama koruyucu önlemlerle osteoartiritin neden olacağı yıkım azaltılabilir ve hastanın günlük yaşamında hastalıktan daha az etkilenmesi sağlanabilir." Doğru doktora ve sağlık mercine başvurmanın öneminin altını çizen Türkiye Romatoloji Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Şebnem Ataman, "Hastalar çareyi doğru mercilerde aramalı. Bu hastalıklar için Türkiye'de en doğru merciler Fizik Tedavi ve Romatoloji hekimleridir. Özellikle iltihaplı romatizmalar eklem dışında başka doku ve organları da etkileyebileceğinden daha sık aralıklarla takip edilmelidir. Bu hastalarda kullanılan ve hastalığın seyrini değiştirebilen bazı ilaçlar üniversite hastaneleri ve eğitim ve araştırma hastanelerinde yazılabildiğinden bu merkezlerde takibi tercih edilmelidir." diyerek sözlerini tamamladı.(CİHAN)
12 Ekim 2015 00:00 | sağlık
Türkiye'de her yıl binlerce çocuk, yakıcı (koroziv) madde içimi nedeniyle doktora başvuruyor. En fazla içilen madde çamaşır suyu olmakla birlikte, tuz ruhu ve siğil ilacından zarar görene bile rastlanıyor. Yakıcı madde içen çocuğu kusturmak ise en sık yapılan hata. Çünkü koroziv madde içen çocuğun kusturulması, yakıcı maddenin tekrar yemek borusundan geçerek ikinci kez yanık oluşturmasına neden oluyor.Medical Park Ankara Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Kemal Aslan, batılı ülkelerde bu olayların 'ilginç' olarak nitelenecek kadar ender görüldüğünü belirtiyor. Çocukları yakıcı maddeden uzak tutmada yeterli bilincin sağlanmadığına dikkat çeken Doç. Dr. Aslan, şu bilgileri verdi: "Büyük şehirlerdeki referans denebilecek çocuk cerrahisi kliniklerine koroziv madde içimi yüzünden yılda 50 civarında başvuru oluyor. Bu da yaklaşık olarak her hafta en az bir çocuğun koroziv maddeye maruz kalarak bu kliniklere başvurduğu anlamına geliyor. Tüm Türkiye'de bir yıl içinde bu rakam binleri bulabiliyor. Şehirdeki ve ülkedeki tüm çocuk cerrahisi branşı bulunan merkezleri düşünürsek, durumun ne derece vahim olduğu tahmin edilebilir." Koroziv madde içimine daha çok 2-4 yaş arasında rastlandığı aktaran Aslan, şöyle devam ediyor: "Koroziv; kelime anlamı olarak 'korozyon', yani aşınma, zedelenme oluşturan maddedir. Genellikle evde kullanılan temizlik maddeleri, bazı ilaçlar ve dezenfektanlar, daha nadir olarak da sanayide kullanılan maddeler çocuklar tarafından bilerek veya kazayla içilebilmektedir. Koroziv maddeler temel olarak alkali (yüksek pH'lı) ve asit (düşük pH'lı) olarak iki gruba ayrılabilir. Kireç çözücü, lavabo açıcı, tuz ruhu, siğil ilacı en sık karşılaşılan asitik maddeler; çamaşır suyu ve yağ çözücüler en sık karşılaşılan alkali (bazik) maddelerdir." MİDE KAYBINA BİLE YOL AÇABİLİYOR Bu tür maddelerin çocuklara kalıcı zarar verebileceği uyarısı yapan Dr. Aslan, "Hem alkali hem de asitik maddeler vücutta ciddi hasar oluşturur. Alkali (bazik) maddeler daha derin hasar oluşturma eğilimindedir ve genellikle yemek borusunu yakarlar. Asitik maddeler ise daha yüzeysel hasar oluştururlar. Yemek borusunu daha hızlı geçtikleri için genellikle midenin çıkışında yanığa neden olurlar. Alkali maddeler daha çok yemek borusunda, asitik maddeler ise midede delinmeye, hatta nadiren yemek borusunun veya midenin kaybına neden olabilmektedir. Hasar bölgesine göre farklı tedavi yaklaşımları söz konusudur. Ameliyat veya anestezi altında girişim gerektiren durumlar nadir değildir. Asitik maddelerin tadı daha acı olduğundan, genellikle alkali maddeler kadar fazla miktarlarda alınamamış olması, teselli düzeyinde bir avantaj olarak kabul edilebilir." şeklinde konuştu. Türkiye'de çocukların yanlışlıkla en fazla çamaşır suyu içtiğini anlatan Aslan, şunları kaydetti: "Piyasada birçok derişimde bulunabildiği için farklı klinik sonuçlara da yol açabilir. Çocuklar tarafından içilen diğer maddeler yağ çözücü, kireç çözücü ve lavabo açıcısı olarak sıralanır. Çocukların daha nadir içtiği maddeler arasında ise akü sıvısı, ağartıcılar (hidrojen peroksit v.b.), siğil tedavisinde kullanılan asitik ilaçlar ve potasyum permanganat bulunur." VAKİT KAYBETMEDEN HASTANEYE GÖTÜRÜN Doç. Dr. Mustafa Kemal Aslan yakıcı bir madde içen çocuğun hemen hastaneye götürülmesi gerektiğine vurgu yaparak şöyle konuştu: "Çocuğun yakıcı bir madde içtiğini anlarsak, onu kesinlikle kusturmaya çalışmamalı ve ağızdan hiçbir şey vermemeye dikkat etmeliyiz. Hemen bir sağlık kuruluşuna başvurmak dışında çocuğa hiçbir müdahale yapılmamalıdır. En sık yapılan hatalar sıvı içirilmesi, kusturma ve hastaneye geç başvurudur. Çocuğun ağzında yara olmaması yemek borusunun sağlam olduğunu göstermez. Bu yüzden çocuk az miktarda yakıcı madde içse bile sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Hiçbir koroziv (yakıcı) madde alımında kusturma önerilmez. Sadece zehirli (toksik) madde (fare zehri gibi) veya ilaç alımlarında kusturma yapılabilir. Koroziv madde içen çocuğun kusturulması, yakıcı maddenin tekrar yemek borusundan geçerek ikinci kez yanık oluşturmasına neden olur. Ayrıca kusturma sırasında yakıcı madde solunum yollarına kaçarak yanık oluşmasına ve kimyasal hasara da neden olabilir. Sıvı içirilmesi de kusmayı tetikleyebileceği için önerilmez." Diğer yakıcı maddelerle ilgili uyarılar: Tuz ruhu buharını solumak çok tehlikelidir: Bilinçsizce kullanılan deterjanlar solunum yoluyla da çocuklara zarar verebilir. Tuz ruhu gibi çok güçlü korozivlerin buharlarının solunması bile çocuklar için zararlı olabilir. Bu nedenle çocukların temizlik bölgesinden uzakta tutulması çok önemlidir. Özellikle tuz ruhunun eve hiç sokulmaması ve daha kabul edilebilir temizlik maddelerinin evde kullanılması gerekir. Tuz ruhunun evde kullanımı, hijyen yönünden de tamamen gereksiz ve çok tehlikelidir. Gözüne deodorant sıkarsa suyla yıkayın: Oyun oynarken çocuğunuz gözüne sinek ilacı ya da deodorant sıktıysa, gözünü sadece su ile yıkayın. Gözünde kızarıklık, bulanık görme gibi anormal bir bulgu varsa derhal bir göz doktoruna başvurulmalıdır. Az alınması hasarı önlemez: İçilen maddenin yemek borusuna veya mideye vereceği hasar içilen miktarla, maddenin yoğunluğu ve kimyasal gücüyle, doku direnciyle, hastanın kusup kusmadığıyla yakın ilişkilidir. Çok az miktarda ağza alındığı, hatta hemen tükürülüp hiç yutulmadığı durumlarda bile çok ciddi hasarlar oluşabilir. Fazla miktarlarda içildiği söylenen bazı maddelerse tahmin edilenden daha az hasar oluşturabilir. İçilen madde, sindirim kanalından ilk geçişte bir doku hasarı oluşturur. Bu hasarın iyileşme döneminde ise yemek borusunda veya mide çıkışında yapışıklık ve darlık oluşur. Bu darlıklar hastanın ağızdan beslenmesini olanaksız hale getirecek kadar ciddi olabilir. Genellikle iyileşme dönemindeki darlıklar, madde içildikten sonra ortalama 3 hafta sonra belirgin hale gelebilir. (CİHAN)
09 Ekim 2015 00:00 | sağlık
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Bora Tokçaer, 65 yaş üzerinde her 100 kişiden 1'inde Parkinson hastalığı riski olduğunu belirtti.Tokçaer, bugün Türkiye'de 65 yaş üzerindeki nüfus göz önüne alındığında yaklaşık 110 bin Parkinson hastası olduğu tahmin edilmesine karşın, hastane ve ilaç kayıtlarında ancak 60 bin hastanın takip edildiğinin gözlemlendiğini ifade etti. Parkinson hastalığına dikkat çekmek amacıyla Ankara'da gerçekleştirilen basın toplantısında konuşan Prof. Dr. Ayşe Bora Tokçaer, hastalıkla ilgili güncel bilgiler aktardı. Parkinson'un nörodejeneratif hastalıklar arasında Alzheimer'den sonra en sık görülen ikinci hastalık olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Ayşe Bora Tokçaer, Parkinson hastalığının yüzde 5-10 hastada kalıtsal olduğunu ve bu olguların sporadik Parkinson hastalarına göre daha genç -40 yaşından genç- bireylerde ortaya çıktığını bildirdi. Dünya genelinde 5 milyonun üzerinde, Türkiye'de ise yaklaşık 110 bin Parkinson hastası olduğunu ifade eden Tokçaer, nüfusun yaşlanmasıyla birlikte Türkiye'deki hasta sayısının 20 yıl sonra iki kat artacağını vurguladı. BEYİNDE HAREKET MERKEZLERİNİ ETKİLİYOR Parkinson hastalığı hakkında toplumda bilinçlendirme çalışmalarının önemli olduğunu belirten Tokçaer hastalıkla ilgili şu bilgileri verdi: "Parkinson hastalığı, beyinde hareketlerin ahenkli ve uyumlu biçimde yapılmasını sağlayan bölgelerdeki hücre kaybıyla ortaya çıkıyor. Beyin sapında bulunan siyah çekirdekteki dopamin maddesi vücudumuzun düzgün ve koordineli hareket etmesini sağlar. Parkinson hastalığında dopamin üreten beyin hücreleri ile vücut hareketlerini kontrol eden beyin bölgeleri arasında mesaj iletimi bozulur. Dolayısıyla hastalığın temel belirtileri hareketlerle ilgilidir. Titreme, hareketlerde yavaşlama, kaslarda katılık ve denge bozukluğu tipik Parkinson belirtileridir. Bu belirtiler genellikle vücudun bir tarafından başlar. Başlangıçta en sık görülen belirtiler; ya vücudun bir tarafında istirahat halinde ortaya çıkan bir titreme, ya da hastanın sağ veya solunda hareketlerinin yavaşlamasıdır. Hasta ince işlerde zorlanır, yürürken bir kolunu sallamadığını ya da bir bacağını sürüdüğünü fark edebilir. Hastalar günlük yaşamlarında yazı yazma, çatal bıçak kullanma, düğme ilikleme, ayakkabı bağlama, yatakta dönme, kanepeye oturma-kalkma gibi basit işlerde zorlanmaya başlarlar. Zamanla bu aktiviteler daha da zorlaşır ve yardıma gereksinim olabilmektedir." "İLAÇLARIN ANİ BIRAKILMASI HAYATİ TEHLİKE OLUŞTURABİLİR" Prof. Dr. Ayşe Bora Tokçaer, Parkinson hastalığını tamamen iyileştirecek tedavi olmamasına karşın, belirtilerin ilaç tedavisiyle kontrol altına alınabildiğine dikkat çekerek, "İlaçlar ya eksilen dopamini yerine koyarak veya dopaminin beyinde bağlandığı bölgelere etki ederek belirtileri önemli ölçüde azaltırlar. Hastalığın tedavisi yaşam boyudur. İlaçların düzenli alınması, gıdalarla etkileşimine dikkat edilmesi tedavinin başarısında büyük önem taşımaktadır. Hastanın herhangi bir nedenle Parkinson ilaçlarını ani olarak bırakması hayati tehlike oluşturabilir. Bu nedenle Parkinson hastaları kendilerine uygun gördükleri nöroloji kliniklerinden birinde periyodik olarak kontrollerini yaptırmalı, hekim izleminde olmalıdır." dedi. Parkinson hastalığı tedavisinde halk arasında "beyin pili" olarak bilinen derin beyin uyarımının görsel ve yazılı basında sık değinilen bir konu olduğunu dile getiren Tokçaer, bu konuda da şunları söyledi: "Beyinde özel hedeflere yerleştirilen elektrotlar aracılığı ile cilt altına yerleştirilmiş bataryadan verilen uyarım hastalığın titreme, kas sertliği ve hareket yavaşlığı gibi belirtilerini kontrol eder. Bu cerrahi yöntemin yararı hastanın ilaçtan aldığı fayda kadardır. Ancak ilaçların uzun sürede yol açtığı istemsiz hareketler ve kapalı (hareket edememe) durumlarını ortadan kaldırdığı için ileri evre olgularda tercih edilebilir. Bu tedavi erken evrede değil, hastalığın uzun yıllar ilaçla tedavisi sonrasında ilaca bağlı motor dalgalanmalar olduğunda uygulanmalıdır. Demansı ve aşırı denge bozukluğu olanlar derin beyin uyarımı ameliyatı için aday olamazlar." STRESTEN UZAK BİR HAYAT ÖNEMLİ Başta titreme olmak üzere Parkinson hastalığının tüm belirtilerinin stres ve heyecanla artış gösterdiğini kaydeden Prof. Dr. Ayşe Bora Tokçaer, "Bu nedenle hastaların günlük hayatlarında stresten uzak olması ve pozitif bir yaklaşıma sahip olması hastalığın seyri açısından büyük önem taşımaktadır. Hastalar bu nedenle rahat bir yaşama yönlendirilmektedir. Hastalıkta düzenli egzersiz önem taşımaktadır. Parkinson hastalığının ileri dönemlerinde sorun oluşturacak vücut duruş bozuklukları ve denge kusuru egzersiz ile ötelenebilir. Eklem yumuşaklığını sağlamaya yönelik germe egzersizleri, karın ve sırt güçlendirme egzersizleri, kalp ve solunum sistemini desteklemek üzere aerobik egzersizleri, yürüyüş ve yüzme hastalar için son derece faydalıdır. Egzersiz programı yorucu olmamalı, gerekirse kısa molalar alarak sürdürülmelidir." uyarısını yaptı. (CİHAN)
07 Ekim 2015 00:00 | sağlık

sayfa sayısı: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11


Hakkımızda  -  İletişim  -  Gizlilik  -  Firma, Mekan Kayıt

© 2007-2008 ankaradaki.com,  8.0.092